Eski Türk Edebiyatı Kaynaklarından Şair Tezkireleri: 1. Ünite Özeti - 4.4 out of 5 based on 16 votes

Kullanıcı Oyu: 4 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değil
 

ÜNİTE-1
Tezkire Türünün Doğuşu ve Tarihsel Gelişimi
ESKİ TÜRK EDEBİYATININ KAYNAKLARINDAN ŞAİR TEZKİRELERİ

Eski Türk edebiyatının en önemli kaynaklarının başında divanlar ve mesneviler gelir. Bunlardan başka şiir mecmuaları da dönemin manzum ürünlerini içermektedir. Eski Türk edebiyatı şiir ağırlıklı olmasına rağmen edebî değer taşıyan mensur eserlerin sayısı da az değildir.

Türk edebiyatı tarihi açısından şair ve yazarların edebî eserleri başta olmak üzere tezkireler, çeşitli biyografi kitapları, tarihler, bibliyografyalar, sözlükler, seyahatnameler ve belagat kitapları başlıca kaynaklardır. Bu kaynakların hepsi önemli olmakla birlikte şair tezkirelerinin biraz daha ayrıcalıklı yeri vardır. Çünkü tezkireler hem şairlerin biyografilerini hem de şiirlerinden örnekleri içerir.

 

Tezkire ve Tezkirecilik Nedir?

Tezkire, Arapça ‘ z k  r‘  kökünden türemiş, tefile vezninde bir kelimedir; hatırlamaya vesile olan şey anlamına gelir. Bu haliyle sözcük, dilimizde çeşitli manalarda kullanılmıştır. Bunlar: Küçük mektup, pusula; bir iş için izin verildiğini bildiren veya bir hususu ispata yarayan resmî belge; askerlik görevinin bittiğini bildiren belge; aynı şehirdeki resmî daireler arasındaki yazışma pusulası, makamlar arasında gidip gelen kısa yazı. Bütün bunların ötesinde tezkire, belli bir meslekte tanınmış kişilerin, başta şairler olmak üzere, velilerin, hattatların, mimar ve musiki ustalarının, hatta usta bir çiçek yetiştiricisinin hayat ve sanatından söz eden edebî türün adı olmuştur. şairlerin toplandığı bu tür biyografik eserler, tezkire-i şuara,tezkiretü’ş-şuara ya da sadece tezkire olarak zikredilir.

 

Tezkire Türünün Doğuşu

Din birliği üzerine kurulan büyük uygarlıklar içlerine aldıkları farklı kültürleri az çok birbirine benzeyen bir yapıya büründürürler. Bu anlamda onların edebî gelenekleri de büyük ölçüde birbirine benzer. Tezkire türü bunun karakteristik örneklerinden biridir. İslam uygarlığının dünyaya en büyük katkılarından biri tarih alanına getirdiği zenginlik, özellikle de biyografiye kazandırdığı derinliktir.İslam tarihçilerinin Hz. Peygamberin hayat ve hadislerine dair yaptığı çalışmalar biyografinin bir bilim dalı olarak İslam dünyasında çok önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Bu tür çalışmalara, başta Hz. Peygamber olmak üzere İslam tarihinin önemli şahıslarının topluma örnek kişiler olarak takdimi ve Arap geleneğindeki soy sopla övünme alışkanlığı da eklendiğinde biyografi ilmi daha da önem kazanmıştır. Arap edebiyatındaki biyografik çalışmalar, tabakat (Sıra halinde üst üste konulmuş şeyler;zümre, sınıf, nesil ve kuşaklar. Aynı çağda yaşamış, aynı bilim dalıyla uğraşmış, kişilerin biyografilerinin anlatıldığı eserlerin genel adı.)kitaplarında toplanmaktaydı.İşte, tezkire türünün kökeni bu kitaplara dayandırılabilir.İslam tarihinin ilerleyen dönemlerinde bilgin ve hadis uzmanlarının siyasi tarih alanındaki yerini bir süre sonra resmî görevliler almaya başlayınca, biyografi alanı serbest tarihçilere kalmıştır. Siyasi tarihin hanedanlığa ait yıllıklara dönüştürülmesinden sonra biyografi, bilgin ve hadis uzmanlarının gözünde daha da önem kazanmıştır. Bu niyetle daha çok bir grubun ya da bir sınıfın mensuplarını bir araya getiren eserler yazılmaya başlanmıştır.12. yüzyıl sonlarına kadar Arapça olarak devam eden bu gelenek, müteakip yüzyıldan itibaren yerini Farsça örneklere bırakmaya başladı.

 

TEZKİRE TÜRÜNÜN TARİHSEL GELİŞİMİ

Ali Şir Nevayî’ye ait Mecalisü’n-Nefais  adlı Çağatay Türkçesi’yle yazılmış eser, Türk edebiyatında tezkire türüne ilk örnektir. Mukaddime (önsöz) ve yazarın meclis adını verdiği sekiz bölümden meydana gelen eser, bu haliyle Farsça yazılmış Camî’nin Baharistan adlı biyografik eseriyle ve Devletşah’ın (ö.1495) Tezkire-i Devletşah (y.1487) adlı şair tezkireleriyle benzer özellikler taşır. Tezkirede şairler her mecliste kronolojik olarak sıralanmıştır.Mecalisü’n-nefais, Çağatay edebiyatı, özellikle de iran edebiyatı için çok mühim bir kaynaktır. Fakat asıl önemli yanı Anadolu’da meydana gelen tezkirelere modellik etmiş olmasıdır.

Anılan bu üç eser, Herat’ta yazıldıkları için Herat ekolu tezkireleri olarak adlandırılırlar. Bu ekolün başlıca temsilcileri olan Camî, Devletşah ve Nevayî, ortaya koydukları bu eserlerle hem daha sonra Osmanlı devletinde çıkacak şair tezkireleri türünü derinden etkilemişler, hem de edebî biyografiye ivme kazandırmışlardır.Sözü edilen bu biyografiler, konularına ve bakış açılarına göre küçük farklılıklar göstermekle birlikte ortak bir medeniyetin ürünü oldukları için belli ortak noktalara da sahiptirler. Biyografisi yazılan kişi hemen daima belli bir yaşa geldikten sonra böyle bir değerlendirilmeye hak kazandığı için bu eserlerde doğum tarihleri pek yer almaz. Buna karşılık kişilerin adları, kronolojik unsurlar, özellikle de ölüm tarihleri titizlikle tespit edilmeye çalışılmıştır. Biyografisi yazılan kişinin hayatında geçen belli başlı hadiseler kısaca nakledilir. Bilim adamlarının eğitimleri, başlıca hocaları ve eserleri önemlidir. Şairlerin şiirlerinden örnekler verilir, onların edebî kişilikleri ortaya konmaya gayret edilir. Bu hâliyle gelenek, biyografik künye yazıcılığını esas aldığı için bütünüyle insan unsuruna yöneliktir. Çizilen portre son derece canlı, fakat verilen bilgilerin belgelendirilmesi her zaman mümkün değildir

.

Çağatay edebiyatında Nevayî ile başlayan gelenek kısa bir süre sonra Osmanlılara geçti. Batı Türkçesi geleneğinde de biyografi önce umumi tarihlerin içinde yer aldı. Bu anlamda ilk dönem tarihlerinin hemen hepsinde biyografiye rastlamak mümkündür. Umumi tarihler dışında bizde müstakil biyografi kitabı olarak kaleme alınan ilk örnek, Lamiî’nin  Nefahatü’l-üns’ün tercüme ve zeylini içeren

Fütuhu’l-mücahidin li Tervihi Kulubi’l-müşahidin  adını taşıyan eseridir. Şairler tezkiresi olarak ilk örnek ise Sehî Bey tarafından kaleme alındı. Sehî Bey ve onu izleyen ilk dönem biyografi yazarları, kendilerine Camî’nin Baharistan’ını,Devletşah’ın Tezkiretü’ş-şuara’sını ve Mecalisü’n-nefais’i örnek almışlarsa da 16.yüzyıla kadar gelişen edebî birikim ve onların yaratıcılarını bir araya getirme ihtiyacı, zamansız bir özenti değil, bir ihtiyacın cevabıdır. Sehî Bey’den sonra özellikle Latifî ve Âşık Çelebi şair biyografilerinin çok başarılı örneklerini verdiler. Latifî bizde türle ilgili olarak ilk kez tezkire adını kullanan yazardır. Onu izleyerek daha sonra bu vadide eser veren on üç yazar da eserine tezkire adını vermiştir. Türk edebiyatında şair biyografisi, yani tezkire olarak 35 eser vardır.

Bunları kronolojik olarak tablo ile şöyle gösterebiliriz:

 

 

 

 

 

 

 

 

Osmanlı biyografisi daha önce var olan bir geleneğin izleyicisi olduğu için bu eserler öncelikle bir ön sözle (mukaddime) başlar. Bu bölümde yazar Tanrı’ya hamd, peygambere dua ettikten (hamdele ve salvele) sonra kitabını niçin yazdığını anlatır. Bu kısımda üzerinde ısrarla durulan konular Kuran’da şiir aleyhindeki hükümlerin nasıl yorumlanması gerektiği ve bu hükümlerin aslında belli tarzdaki şiirleri kapsadığıdır. Tanrı’nın insanlara verdiği en değerli nesne konuşma ve yazma yetisidir. Bu yüzdendir ki şiirin tarihi insanla yaşıttır ve ilk şiir Hz. Âdem tarafından söylenmiştir. Bu bölümde bazen tezkireci eserini hangi yöntemleri kullanarak yazdığını ve eserine girecek isimleri nasıl seçtiğini de anlatır. Bu yüzdendir ki tezkirelerin bir bölümünün mukaddimesi orjinal birer poetika(Bir sanat dalı üzerine üretilen düşünce ve teoriler bütünü.)denemesidir.

Mukaddimeden sonra biyografilere geçilir. Bu bölüm de kendi arasında birkaç kısma ayrılabilir. Tezkirecilerin çoğu, yine kendilerinden önceki örneklere bakarak hanedan mensuplarını ayrı bir bölümde ele almışlardır. Tezkirenin çatısını meydana getiren şairler bölümünde Osmanlı ülkesinde yetişmiş ve Türkçe şiirleriyle tanınmış şairler yer alır. Burada yer alan şairlerin doğum yeri, adı, lakabı, öğrenim durumu, meslek veya makamı, başlıca hocaları, hayatlarındaki önemli değişiklikler, ölümü, varsa ölüm tarihi, mezarının yeri, bazan şairle ilgili bir ya da birkaç anekdot, edebî durumuyla ilgili değerlendirmeler, eserleri ve eserlerinden örnekler yer alır. Bu muhteva, bize Herat tezkirelerinden girmiş, tezkirecilik tarihi boyunca da benzer ölçüler içinde devam etmiştir. Sadece son tezkirecilerimizden sayılan Fatin, seçtiği örnek şiirleri biyografinin önüne geçirerek yarar sağlamayan bir yenilik yapmıştır.Biyografiye yönelik bu bilgiler tezkire yazarının imkânlarına, şaire zaman ve çevre olarak yakınlığı ya da uzaklığına, ayrıca yazarın bakış açısına bağlı olarak uzayıp kısalmaktadır. Âşık Çelebi’de son derece ayrıntılı ve uzun biyografi tarzı,Faizî’de sadece şairin adı, işi ve ölüm tarihinden ibaret bir şekle dönüşür. Güftî ise

manzum tezkire yazan tek isimdir.Tezkirelerin sonunda hatime adı verilen bir sonuç bölümü yer alır. Bu kısımda da tezkireci, eserini yazarken karşılaştığı sıkıntıları anlatır, eserini başarılı kılması için Tanrı’ya yakarır, okuyandan ve yazandan beklentilerini sıralar.16. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar devam eden tezkire türü, geniş zaman dilimi içinde farklı şeklî görünümlerle karşımıza çıkar. Bu eserler Herat ekolü tezkirelerini kendilerine örnek almakla birlikte, başta tertip tarzı olmak üzere bir çok değişikliğe de uğramışlardır. Herat tezkireleri tasniflerini tabaka üzerine kurarken bizde bu yöntemi Latifî, çok pratik bir şekle dönüştürmüş ve şairleri alfabetik olarak sıralamaya başlamıştır. Latifî’den sonra bu çağdaş usul, küçük istisnaları dışında Türk tezkireciliğinin vazgeçilmez tertip tarzı olmuştur. Latifî sadece tertip tarzıyla değil, biyografiye kazandırdığı ivme ile artık klasik biyografinin sınırlarını çizmiş,Âşık Çelebi ve antoloji tipi tezkireler hariç kendinden sonraki biyografi yazarları büyük ölçüde onu izlemişlerdir. Başka bir ekol olan Âşık Çelebi, tertip tarzının

kullanışsızlığı ve ortaya koyduğu geniş biyografi yapısı, çok özel yeteneklere ihtiyaç gösterdiğinden kendisinden sonra pek takipçi bulamamıştır. Sehî ve Ahdî dışındaki 16. yüzyıl tezkirecileri, şairlerin kendilerine has bir sınıf olduklarına, meslek ve diğer sosyal ölçülerine bakılmaksızın bir bütün olarak ele alınmaları gerektiğine inandılar. Bu kanaat 18. yüzyıla kadar benzer şekilde devam etti. Fakat ortaya çıkan birikim bu yüzyılda Esrar Dede ve Âkif’i kendi çevrelerinin şairlerini bir tezkirede toplamaya götürdü. Böylece Esrar, sadece mevlevi şairlerden, Âkif de Enderun’da yetişenlerden ibaret zümre tezkirelerini kaleme aldılar. Bunu daha sonra Ali Emirî Efendi, Tezkire-i Şuara-yı Amid’de ve İşkodra Şairleri’nde sadece aynı şehirde doğan biyografilerden ibaret tezkire haline getirdi.

 

19. yüzyıl toplumun kendi medeniyetinden kuşkuya düştüğü, buna bağlı olarak da yenilik arayışlarının derinleştiği dönemdir. Pek çok başka alan gibi değişen ve yenileşen insan,edebî sahada da bir beklenti içinde idi. Toplumda derinden hissedilen ikilem biyografiye de yansıdı. Esat Efendi, Ârif Hikmet ve Fatin klasik geleneği sürdürürken Tevfîk ve Mehmet Tevfîk mevcut birikimi değerlendirip bütün Osmanlı şairlerini tek bir eserde toplamaya çalışmışlarsa da bunda başarılı olamadılar. Öte yandan Esami ve Osmanlı şairleri (y.1896) ile Naci (ö.1893), Eslaf (y.1814) ve birkaç eseriyle Faik Reşat, Osmanlı Müellifleri (y.1915) ve başka örnekleriyle Mehmet Tahir(ö.1925), Sicill-i Osmani (y.1897) ile Mehmet Süreyya (ö.1909) bu yeni arayışın ürünleri olan çalışmalarını verdiler.

 

Türkçe şair biyografisi yazma geleneği Doğu Türkçesi’nde başlamış olmakla birlikte bu yazı dilinde gelişimini sürdürememiş, Nevayî’den sonra ancak Sadıkî ile ikinci bir örnek verebilmiştir. Türün bu coğrafya yerine Osmanlı Devleti içinde hayatını devam ettirebilmiş olmasının sebebi, uzun ve istikrarlı bir devletin varlığı ile mümkün olabilmiş, Orta Asya’da tersine bir yapı söz konusu olduğu için, başka

kültür ve sanat faaliyetleri gibi, 16. yüzyıldan sonra yeni örnek üretilememiştir.

 

Tezkirelerin hedef şair kitlesi zaman içerisinde farklılık göstermiştir; en başta kendilerinden önce yetişmiş şairleri ele alan tezkireciler, daha sonra çağdaşları olan şairleri eserlerine almışlardır. 18. yüzyılda belirli bir zümreye ait olan ya da coğrafyada yetişen şairleri seçme eğilimi ortaya çıkmıştır. Geleneğin son örnekleri ise başlangıcından sonuna kadar divan edebiyatının şair kadrosunu bütünüyle tespit etme gibi bir amaçla kaleme alınmıştır.

 

-16. yüzyıl tezkirelerinin bir özelliği, ele aldıkları şairlerin büyük bölümünün kendi dönemlerinden önce yaşamış olmalarıdır. Bu yüzden biyografiler, toplanan bütün bilgileri ihtiva ettiklerinden, uzundurlar. Buna karşılık örnek şiirler ortalama biyografinin üçte biri kadar bir bölümü kapsar.

-17.yüzyıl tezkirecileri ise daha çok kendi çağdaşlarını kaleme aldıklarından,söylenen şeyler bilineni tekrarlamak anlamına gelecek mütedâvil malûmat olduğu için biyografiler kısalmış, buna karşılık örnek verilen şiirler artmıştır. Riyazî Tezkiresi, bu iki yüzyıl arasında bir geçiş dönemi eseridir. Şekilde meydana gelen bu değişiklikler, giderek antoloji tipi tezkireler diyebileceğimiz bir tarzın doğmasına sebep olmuştur. Bu tarz tezkirelerde bir kaç kelimelik biyografik bilgi ve uzun şiirler yer almaktadır. Mesela Faizî’de örnek şiir sayısı 545 beyte kadar çıkar. Faizî ile başlayan bu antoloji tipi tezkirecilerinin diğer temsilcileri Yümnî, Seyrekzade Asım, Beliğ, Silahdarzade Mehmet Emin ve Şefkat’tir.

-18. yüzyıl ise kendinden önceki döneme bir tepki ve 16. yüzyılın mükemmel örneklerine bir özentidir. Bu yüzdendir 18.yy.’da biyografiler tekrar 16. yüzyıldaki gibi uzamış, buna karşılık örnek şiirlerde azalma olmuştur. Safayî,Sâlim ve Râmiz bu tarz tezkirelerdir. Küçük hacmi ile Mucib’i bir ara örnek olarak değerlendirmek mümkündür..İlk örnek olan Sehî Tezkiresi, üslûp, ifade ve terminoloji açısından da acemilikler gösterir. Bu konuda da Latifî Tezkiresidaha sonraki yazarlara modellik etmiştir. Latifî eserini kendi çağının yazı dili ile fakat bu eserin bilgi vermeyi hedefleyen bir çalışma olduğunu da unutmadan kaleme almıştır. Kendisinden sonra tezkire yazan Hasan Çelebi, Sâlim ve Râmiz süslü ve mutantan bir anlatımı tercih etmişlerdir. Aralarında bu manada üslup farkı bulunmasına rağmen tezkireler, aynı sanat ve kültür telakkisinin ürünleri oldukları için biçim ve muhteva yanında üslup, dil ve terminoloji bakımından da benzerlik gösterirler.

 

Tezkirecilik biyografik künye yazıcılığını esas aldığı için yazarı ortaya koyduğu eserden daha önde tutup sanatın kaynağındaki insan unsuruna yönelir. Bu yüzdendir ki tezkirelerde sanata yönelik değerlendirme unsurları büyük ölçüde şaire yöneliktir. Bu özelliğiyle adı geçen eleştiri sistemi, eseri esas alan modern eleştiriden ayrılır. Ama bu ifade, tezkirelerin sadece biyografik çerçevede kaldıkları anlamına gelmemelidir. Tezkirelerde, özellikle verilen örneklerden önce şairin sanatına yönelik önemli değerlendirme unsurlarına da rastlanır. Pesend ü ısgaya kabil şiir;hoş-ayende nazm; rengin inşa; âşıkane gazel ve muhayyel eş’ar gibi bütün tezkirelerde karşımıza çıkan terminoloji bunun kanıtıdır.

 

Tarih ve biyografi,sözü edilen uygarlığın dünyaya en dikkate değer armağanlarından biridir.Meseleye Türk biyografi geleneği açısından bakıldığında da Arap ve Fars edebiyatları öncülüğünde gelişmiş olmasına rağmen özellikle şuara tezkiresi türü, en güzel ve başarılı örneklerini Türkçede, özellikle Osmanlı Türkçesi çerçevesi içinde vermiştir.Tür, Doğu Türkçesi dairesi içinde başlamış olmakla birlikte orada sadece sınırlı sayıda ürün ortaya koyabilmiş, buna karşılık Batı Türkçesi hem sayı hem de nitelik bakımından zirve eserlere sahip olmuştur. Üstelik tür, Türkçede 16. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar kopmadan ve hiç boşluk bırakmadan sürüp gitmiştir. Bunun en önemli sebebi istikrarlı bir siyasi politika ve buna bağlı bir bilim anlayışı geliştiren Osmanlı devlet yapısıdır.

 

Kuşkusuz tezkirelerde verilen bilgiler bugünkü biyografi ölçülerine göre eksiktir.Ama Batı ülkeleriyle mukayese edildiğinde bu anlayış kendi çağının çok önündedir. Bu önemli özelliklerine rağmen tezkire birikimi, başka benzer birikimler gibi çağdaş bir organizasyona dönüşmemiş ve çağdaş biyografi bize tamamen Batı’dan gelmiştir. Belki bunun tek istisnası, gençliğinde klasik biyografi ile yakinen

ilgilenen Behçet Necatigil’in (ö.1979) Edebiyatımızda isimler Sözlüğü(y.1960) adlı çalışmasıdır.

 

TÜRK EDEBİYATINDA İLK TEZKİRE ÖRNEKLERİ

ALİ ŞİR NEVAYÎ-MECALİSÜ’N-NEFAİS

Bugün Afganistan sınırları içerisinde bulunan Herat şehri Timurlular döneminde önemli bir kültür merkeziydi. Timurlulardan Şahruh, Miranşah ve Ebu Said’e paytaht görevi de yapan Herat en görkemli devrini Hüseyin Baykara döneminde (1469-1506) yaşar. Türk tezkirecilik geleneği  Herat’ta başlar. Türkçe yazılmış ilk şairler tezkiresi Ali Şir Nevayî (ö.1501)’nin Mecalisü’n-nefais (y.1491) adlı eseridir. Nevayî’den önce İran edebiyatının büyük ustası Camî  Baharistan ’ını, Emir Devletşah  da Tezkiretü’ş Şuara’sını yine aynı muhitte yazmışlardı. Herat’ta yazılan ve Osmanlı tezkire geleneğine modellik eden bu üç tezkireyi Herat tezkirelerikavramıyla adlandırıyoruz. Anadolu sahasında tezkire türünün ilk örneğini de, Heşt Behişt (y.1538) adlı eseriyle Sehî Bey (ö.1548) verir. Sehî Bey, Herat tezkirelerini örnek aldığını açıkça belirtir. Eserinin mukaddimesinde Abdurrahman Câmî’nin Baharistan adıyla Farsça bir tezkire yazdığını ifade eder.

Zaten Sehî Bey, tezkiresinin diğer bölümlerinde de Ali Şir Nevayî’nin tertip tarzını esas almıştır. Anadolu sahasında Sehî Bey’den sonra Latifî Tezkiretü’ş-şuara ve Tabsıratü’n-nuzama  adlı eserini kaleme alır. Latifî, bir bakıma divan şiirinin poetikası sayılabilecek ön sözünde kendisinden bir tezkire yazmasını ısrarla isteyen dostunun elinde bir kitap olduğunu ve kitaptan bazı bölümleri Latifî’ye okuduğunu bu kitabın Baharistan olduğunu belirtirek, Nevayî’nin de “kendü lisanı üzre” Mecalisü’n-nefais adlı bir güzel kitap tertip ettiğini kaydeder.

16. yüzyılın önemli tezkirelerinden biri de Âşık Çelebî (ö.1572)’nin Meşa’irü’ş-şuara (y.1568) adlı hacimli eseridir. Çelebi, eserinin uzun mukaddimesinde Fars şairleri hakkında Devletşah ve Molla Camî’nin tezkire yazdıklarını, Nevayî’nin Mecalisü’n nefais adında bir tezkire tertip ettiğini söyleyerek Herat tezkireleri hakkında bilgi sahibi olduğunu ifade eder. Anadolu sahasında kaleme alınan bu ilk örneklerde Herat tezkireleri örnek alındığı için biyografilerinin uzun, seçilen örneklerin az olduğu görülür.17. yüzyıldan itibaren biyografilerin kısa, seçilen örneklerin fazla olduğu antoloji tipi tezkirelerle karşılaşırız.

 

Ali Şir Nevayî ‘nin özellikle Farsça Divan’ı ve Mecalisü’n-nefais adlı tezkiresiyle de İran edebiyatında çok üstün bir yeri vardır. Mecalisü’n-nefais (y.1498), bir ön söz ve sekiz tabakadan oluşmaktadır. Ali Şir Nevayî, eserinin her tabakasına meclis ismini vermiştir. Tezkirenin ön sözünde Nevayî, şairlerin isimlerinin unutulup yok olmaması için çeşitli eserler oluşturulduğunu, bunlardan Molla Camî’nin, Baharistan isimli eserini sekiz ravzaya(ravza:Bahçe, cennet bahçesi. Divan edebiyatı geleneği içinde yazılan eserlerde bölümleri ifade etmek için kullanılır.) ayırdığını, bir ravzasında şairlerden söz ettiğini; Emir Devletşah’ın Tezkiretü’ş-şuara adlı bir eser yazdığını ve onda şairleri topladığını belirtir. Daha sonra bu konuda başka eserler de kaleme alındığını, ancak bunlarda eski şairlerin yer aldığını ve sıfatlarının belirtildiğini, oysa sultan-ı sâhibkırân (Hüseyin Baykara) zamanında şiirin her alanında değerli şairler yetiştiğini, bunların eskilerden aşağı olmadıklarını,bundan dolayı isimlerinin ve sözlerinin kaybolmaması için onları toplayarak ötekilere katmak amacıyla bu eseri oluşturmaya karar verdiğini belirtir.Tezkirenin her tabakası başında o tabaka için Türkçe açıklama ve her tabaka sonunda-sekizinci tabaka hariç-ise yine Türkçe tetimme(Bir eksiği tamamlamak için katılan şey.)kısmı bulunmaktadır. Nevayî,tabakaları ve tetimmeleri isimlendirirken başlıklarında Türkçe sayıları kullanmayı tercih etmiştir.

Ali Şir Nevayî’nin Mecalisü’n-nefais’indeki her tabaka şu kategori altında toplanmaktadır;

-Birinci Meclis, Ali Şir Nevayî’nin zamanlarının sonuna yetiştiği, ancak kendilerini tanıma mutluluğuna erişemediği şairleri yer alır. Bunlar, 46 kişiden oluşmaktadır.

-İkinci Meclis, Ali Şir Nevayî’nin bazılarıyla küçüklüğünde tanıştığı, bazılarıyla ise sohbet ettiği şairlerden oluşur. Bu şairlerin hepsi eserin yazılmakta olduğu tarih olan 1491’den önce ölmüşlerdir. 93 kişiden oluşmaktadır.

-Üçüncü Meclis, Ali Şir Nevayî’nin zamanında üne kavuşan şairleri anlatır. Nevayî bunların bazılarıyla tanışmış, bazılarıyla da dostluk kurmuştur. Bu meclis, 173 kişiden oluşmaktadır.

-Dördüncü Meclis, dönemin tanınmış fazıl kişilerini (bilginlerini) ihtiva eder

-Beşinci Meclis, Horasan’ın ve başka yerlerin mirzadelerinden müteşekkildir.Bunlar 23 kişiden oluşmaktadırlar.

-Altıncı Meclis, Horasan’ın dışındaki yerlerde yaşayan 31 ulu kişiden meydana gelmektedir.

-Yedinci Meclis, sultanlar ve şehzadelerden meydana gelir. Bunlardan bazıları şairdir, bazıları da güzel şiir okurlar. Bu meclis, 22 kişiden oluşmaktadır.

-Sekizinci tabakayı Hüseyin Baykara teşkil etmektedir. Ayrıca bu meclisin sonuna ilave edilen Halvet başlığı altında, Mevlana Lutfî ve Mevlana Kabulî hakkında da bilgi verilmiştir.

 

Mecalisü’n-nefais’i oluşturan sekiz tabakada daha çok Herat, Horasan ve Azerbaycan’da yaşayan toplam 459 şair yer almaktadır. Bunlardan 46’sı Türkçe şiir söyleyen şairlerdir. Nevayî, bu şairler hakkında bilgi verirken bazılarının bizzat Türk olduğunu, bazılarının da milliyetini söylemeden Türkçe şiir söylediğini belirtir. Türkçe şiir söyleyen şairlerin bir kısmını ise, Türkî-gûy diye vasıflandırır.Ancak bu tezkirede zikredilen diğer şairlerin içinde Türk asıllı olanlar kuşkusuz bulunmaktadır. Ali Şir Nevayî, şairler hakkında bilgi verirken, önce şairin ismini zikreder. şairin isminden sonra verilen bilgiler arasında belirli bir tertip ve düzen olmadığı görülmektedir.Şairin adından sonra lakabı, baba adı, doğum yeri, kimin öğrencisi olduğu sıra gözetilmeksizin belirtilir. Bazen da şairin şiiri ve yeteneğine yönelik değerlendirmeyle başlar. Sonra da öğrenim durumu mesleği ve hocaları ile ilgili biyografik malumat verir. Varsa eserlerini sayar, bazen beyit sayılarını da belirtir. Bu eserler Türkçe ise, Türk diliyle yazıldığı ifade edilir. Zikredilen eserler eğer başka bir şairin eserine nazire ise o şairin ismi belirtilir. Tezkirede şairlerin doğum tarihlerine rastlanmaz. Nadiren ölüm tarihi ile kimin döneminde yaşadığı belirtilir. Genellikle şairlerin nerede öldüğünü bazen da kabirlerinin nerede olduğu kaydedilmiştir. Şiirlerinden örneklerle o şair hakkındaki bilgi tamamlanır. Nevayî’nin her şairin ekseriyetle bir, bazen iki, en çok da dört beytini örnek verdiği görülür. Sadece Hüseyin Baykara’nın şiirlerinin tamamının matla beyitlerini tezkiresine almıştır.Ali Şir Nevayî, tezkiresini hazırlarken şairler hakkında uzun uzadıya bilgi vermekten kaçınmıştır. Bu bakımdan bilgiler kendi ifadesiyle muhtasardır. Sadece söylenmesi gerekenler belirtilmiştir. Bazen bunlar bir cümleye sığdırılmış bazen de şairin sadece nereli olduğu söylenmekle yetinilmiştir. Bu durum daha ziyade üçüncü meclisteki şairler için geçerlidir.

Ali Şir Nevayî, tezkiresinde yalın fakat estetik bir dil kullanmıştır. Hem şair hem de şiir değerlendirmelerinde belli kelimeler, terkipler, tabirler ve klişelerle karşılaşırız. Biyografi geleneğimiz daha önce Arap ve Fars edebiyatında çerçevesi belirlenmiş bir geleneği izlediği için kendi örneklerinde Farsça ve Arapça kelime ve terkiplere sıklıkla yer verir. İlk örnek olan Mecalisü’n-nefais’te Çağatay Türkçesi’ne

ait kelimeler yanında bu dillerden giren kelimeler de vardır.Mecalisü’n-nefais, hem Fars edebiyatı hem de Türk edebiyatı için önemli bir

eserdir. Farsça şiir söyleyen şairlerin hayat hikâyelerine bir silsile içerisinde yer veren Devlet Şah’ın Tezkiretü’ş-şuara’sı ile Sam Mirza-yı Safevî’nin Tuhfe-i Samî’si arasındaki boşluğu tamamlaması ve Farsça şiir söyleyen Fars asıllı şairleri almasından dolayı Fars edebiyatı için de önemli bir kaynaktır. Ama Mecalisü’nnefais’in asıl değeri Türkçe’de yeni bir türü, şairler tezkiresi geleneğini başlatmış olmasıdır. Çünkü bu eser Türkçe’de yazılmış ilk şairler biyografisidir. Ayrıca eserin Ali Şir Nevayî tarafından estetik bir Çağatay Türkçesi ile kaleme alınması, anılan şairlerin bir bölümünün Türk asıllı olması eseri Türk edebiyatının en kıymetli örneklerinden biri haline yükseltir. Bunlar kadar önemli bir başka yön ise Mecalisü’n-nefais’in kendisinden sonra Osmanlı ülkesinde yazılan tezkireler için birinci derecede model olmasıdır.

 

SEHÎ BEY-HEŞT BEHİŞT
Sehî Bey Edirne’de doğdu. Asıl adı belli değildir. Abdullahoğlu denmesine bakılırsa devşirme olduğu söylenebilir.15. yüzyılın büyük şairlerinden Necatî Bey’in yanında yetiştiği ve hayatı boyunca da onun çevresinden hiç ayrılmadığı biliniyor.Necatî Bey, Sultan Bayezit’in oğlu şehzade Mahmut’un Manisa valiliği zamanında, şehzade hocası ve nişancı olunca, Sehî Bey de 1504 yılında onunla birlikte Manisa’ya gitti. Ömrü kâtipliklerde geçen Sehî Bey, şehzade Mahmut’un yanında başladığı bu görevine onun ölümü üzerine İstanbul’da devam etti. Daha sonra da şehzadeliği sırasında Kanunî’ye divan kâtibi(Eskiden taşrada memur olan vezir veya amirlerin mektupçuluk vazifesini gören memur) oldu (1504) ve 1520 yılına kadar Manisa ve kısa süreler Edirne’de olmak üzere yedi yıl onun hizmetinde bulundu.Kanunî, padişah olunca Sehî Bey, önce kapıkulu sipahi bölüğüne atandı ve bir süre sonra da Edirne’de küçük bir tevliyet(Vakıf işlerine bakma görevi.) hizmetine geçti. Ardından Ergene ve başka bazı imaretlerin mütevelliliğine (bir vakfın idaresine bakan kişi) tayin edildi. Sehî Bey, hayatının son 30 yılını Edirne’de yalnızlık içinde mütevellilik maaşıyla geçirdi. Burada iken tezkiresini yazdı. Eserini bitirdikten sonra Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Ama Anadolu sahasının ilk tezkire örneği olan bu eserle beklediği ilgiyi göremedi. Sehî Bey,1548 yılında Edirne’de seksen yaşını aşmışken öldü.

 

Eserleri

Sehî Bey, divan sahibi bir şair olmasına rağmen daha çok tezkiresiyle tanınır.Heşt Behişt (y.1538): Anadolu sahasında şairler tezkiresi yazma geleneği, Sehî Bey’in 1538 yılında Edirne’de tamamladığı Tezkire-i Sehî olarak da bilinen Heşt Behişt ile başlar. Eser, bir ön söz, her birine behişt (cennet) adı verilen sekiz tabaka ve bir hatimeden meydana gelmiştir.Yazar, sekiz tabakaya ayırdığı eserinde, her tabakada ele alacağı şairlerin sınıf ve sınırını, tabaka başına koyduğu küçük bölümle izah etmiş, tabakanın sonuna eklediği tetimme ile de yazdığı bölümdeki şairlerin özelliklerini bir kez daha kısaca anlatmıştır.

Giriş kısmından sonra tezkirede, sekiz bölüm içinde Anadolu’da Türk edebiyatının başlangıcından eserin yazıldığı tarihe kadar yetişen şairlerin sıralanmasında herhangi bir tertip gözetilmemiştir.Sehî Bey, Abdurrahman-ı Camî’nin Baharistan’ından ve Devletşah’ın Tezkiretü’ş-şuara’sından etkilenmekle birlikte asıl model olarak Ali Şir Nevayî’nin Mecalisü’n-nefais’ini almıştır. Bunu da eserinin ön sözünde açıklamıştır.. Sehî Bey’in Tabaka adını verdiği sekiz bölüm ile Ali Şîr Nevayî’nin Meclis(Toplanılacak yer, toplantı mekânı. Mecalisü’nnefais’te, ön sözden sonraki bölümlere verilen ad.) adını verdiği sekiz bölümün muhtevası şöyledir;

 

 

Heşt Behişt’te bulunan 241 şair hakkında fazla bilgi verilmemiş;hayatları kısaca anlatıldıktan sonra, şiirleri ve sanatları konusunda birkaç söz söylenmiş ve örnek olarak şiirlerinden bir ya da birkaç beyit alınmıştır. Şairlerin sanatları ve şiir özellikleri hakkında Sehî Bey’in değerlendirmeleri çoğu kez yüzeyde kalmıştır.Hemen bütün şairler için birbirine çok benzer sözler kullanılmış, benzer hükümler verilmiştir.Bununla birlikte Sehî Bey’in kendisinden önce ve devrinde yaşamış her şairi tezkiresine almadığı, şairler arasında bir seçim yaptığı ve ancak tanınmış olanlara yer verdiği de görülür.15. ve 16. yüzyıl şiirlerini toplayan şiir ve nazire mecmualarındaki şairlerin bir bölümü Heşt Behişt’te yoktur.Sehî Bey’in dili süs ve özentiden uzak, sade ve açıktır.Sehî Bey, sözü uzatmaktan kaçınmış olmakla birlikte bazan cümleleri yarım ve eksik bırakmıştır. Bu durumda cümleyi anlamak için araya bazı sözler ekleyerek cümleyi tamamlamak gerekir.

Müellif, şairlerin şahsiyetini ve sanat değerlerini ifade ederken belirli bir kelime kadrosu içinde kalmıştır.Heşt Behişt’in en önemli tarafı, Osmanlı Devleti sınırları içinde yetişen şairleri ilk kez bir tezkire halinde toplaması ve böylece birçok şairi unutulmaktan kurtarmasıdır. Tezkire, Osmanlı edebiyatının ilk devirlerindeki şairlerin çoğu hakkında bilgi veren tek kaynaktır. Ayrıca Sehî Bey, Anadolu’daki şuara tezkireciliğini başlatmış, bu bakımdan kendisinden sonra gelen tezkirecilere örnek olmuştur.

HAZIRLAYAN:DİLEK BUCAK…

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile