Çağdaş Türk Romanı- Ders Kitabı (Pdf değildir) - 5.0 out of 5 based on 1 vote

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 
T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2448 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1420 ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Yazarlar Prof.Dr. Yakup ÇELİK (Ünite 1, 6) Prof.Dr. Osman GÜNDÜZ (Ünite 3, 5, 9) Doç.Dr. Mehmet NARLI (Ünite 2, 4) Yrd.Doç.Dr. Tacettin ŞİMŞEK (Ünite 7, 8) Editörler Prof.Dr. Yakup ÇELİK Doç.Dr. Emine KOLAÇ Bu kitabın basım, yayım ve satış hakları Anadolu Üniversitesine aittir. “Uzaktan Öğretim” tekniğine uygun olarak hazırlanan bu kitabın bütün hakları saklıdır. İlgili kuruluştan izin almadan kitabın tümü ya da bölümleri mekanik, elektronik, fotokopi, manyetik kayıt veya başka şekillerde çoğaltılamaz, basılamaz ve dağıtılamaz. Copyright © 2012 by Anadolu University All rights reserved No part of this book may be reproduced or stored in a retrieval system, or transmitted in any form or by any means mechanical, electronic, photocopy, magnetic, tape or otherwise, without permission in writing from the University. UZAKTAN ÖĞRETİM TASARIM BİRİMİ Genel Koordinatör Doç.Dr. Müjgan Bozkaya Genel Koordinatör Yardımcısı Arş.Gör.Dr. İrem Erdem Aydm Öğretim Tasarımcısı Doç.Dr. Cemil Ulukan Grafik Tasarım Yönetmenleri Prof. Tevfik Fikret Uçar Öğr.Gör. Cemalettin Yıldız Öğr.Gör. Nilgün Salur Ölçme Değerlendirme Sorumlusu Öğr.Gör. Meryem Aydm Kitap Koordinasyon Birimi Uzm. Nermin Özgür Kapak Düzeni Prof. Tevfik Fikret Uçar Öğr.Gör. Cemalettin Yıldız Dizgi Açıköğretim Fakültesi Dizgi Ekibi Çağdaş Türk Romanı ISBN 978-975-06-1117-9 1. Baskı Bu kitap ANADOLU ÜNİVERSİTESİ Web-Ofset Tesislerinde 43.000 adet basılmıştır. ESKİŞEHİR, Nisan 2012 İçindekiler Önsöz vii Tarihsel Roman Kavram> ve 1950 Sonras> I- ÜNİTE Edebiyat>nda Tarihsel Roman I TARİH VE TARİHSEL ROMAN KAVRAMI 3 TÜRK EDEBİYATINDA TARİHSEL ROMAN 6 1920-1960 Arası 6 1960 Sonrası 7 TÜRK ROMANINDA TÜRK TARİHİNİN ÇEŞİTLİ EVRELERİ 9 Safiye Erol-Ciğerdelen 9 Kemal Tahir-Devlet Ana 10 YAKIN TARİHİN TÜRK ROMANINA YANSIMASI 12 Nahit Sırrı Örik-Abdülhamit Düşerken 14 Tarık Buğra-Küçük Ağa 16 Attilâ İlhan-Dersaadet’te Sabah Ezanları 17 Özet 21 Kendimizi Sınayalım 23 Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 24 Sıra Sizde Yanıt Anahtarı 24 Yararlanılan Kaynaklar 25 Başvurulabilecek Kaynaklar 26 Toplumcu Gerçekçi Roman ve Gelişimi 28 TOPLUMCU GERÇEKÇİ ROMANIN SİYASAL SOSYAL ARKA PLANI 29 TOPLUMCU GERÇEKÇİ KÖY ROMANI 32 İlk Köy Romanından Toplumcu Gerçekçi Köy Romanına 32 Köy Romanları Üzerine 33 Mahmut Makal: Bizim Köy 33 Yaşar Kemal: Teneke 34 Fakir Baykurt: Yılanların Öcü 35 Kemal Tahir: Köyün Kanburu 37 TOPLUMCU GERÇEKÇİ İŞÇİ ROMANI 38 İşçi Romanının Doğuşu 38 İşçi Romanları Üzerine 39 Orhan Kemal: Bereketli Topraklar Üzerinde 39 Orhan Kemal: Gurbet Kuşları 40 TOPLUMCU GERÇEKÇİ AYDIN ROMANI 42 Toplumcu Gerçekçilik ve Birey Olarak Aydın 42 Yusuf Atılgan: Aylak Adam 43 Oğuz Atay: Tutunamayanlar 44 Selim İleri: Bir Akşam Alacası 45 Toplumcu Gerçekçi Roman ve Darbeler 46 Sevgi Soysal: Şafak 46 Erdal Öz: Yaralısın 47 Mehmet Eroğlu: Issızlığın Ortasında 48 Özet 49 Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan Kaynaklar 1950 Sonrası Türk Romanında Bireysel Eğilimler 1950 SONRASI TÜRK ROMANINA GENEL BİR BAKIŞ 1950 Öncesi Kuşağından Romancılıklarını Sürdürenler İçedönük Bireysel Eğilimler ya da Geçmiş Özlemi Konularını ve Kişilerini Anadolu Kent ve Kasabalarından Alan Romancılar Özet Kendimizi Sınayalım Okuma Parçası Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Başvurulabilecek Kaynaklar Yararlanılan Kaynaklar Postmodern Roman POSTMODERN ROMANIN KÜLTÜREL, SİYASAL VE SOSYAL ARKA PLANI MODERN ROMAN VE POSTMODERN ROMAN POSTMODERN ROMANLAR ÜZERİNE Orhan Pamuk: Karakitap Hasan Ali Toptaş: Bin Hüzünlü Haz İhsan Oktay Anar: Puslu Kıtalar Atlası Özet Kendimizi Sınayalım Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan Kaynaklar Çağ>na Taniklik Eden Romanlar (12 Mart-12 Eylül Romanlar>) BİR DÖNEMİN YARGILANIŞI YA DA 12 MART/12 EYLÜL ROMANLARI 12 Mart/12 Eylül Roman ve Romancılarının Genel Karakteristiği Dönem Romanları İçin İki İlginç Model: Şafak ve Yarın Yarın TOPLUMCU GERÇEKÇİ BAKIŞ YA DA 68 KUŞAĞI MİLLİYETÇİ/ÜLKÜCÜ BAKIŞ Özet Kendimizi Sınayalım Okuma Parçası Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Yararlanılan Kaynaklar Feminist Söylem ve Kad>n Yazarlar 110 FEMİNİST SÖYLEM 111 KADIN YAZARLAR 111 Cumhuriyet Döneminde Yetişen İlk Kadın Yazarlar 112 1950 Sonrasında Kadın Yazarlar 113 Milliyetçi - Maneviyatçı Görüşe Sahip Olanlar ve Tarihsel Perspektifle Yazanlar 113 Toplumcu - Gerçekçi Çizgide Eser Veren Kadın Yazarlar 115 Popüler Kadın Romancılar 117 Modern Akımların İzinde Yazan Kadın Romancılar 117 Veda, Esir Şehirde Bir Konak - Ayşe Kulin 124 Özet 128 Kendimizi Sınayalım 129 Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 130 Sıra Sizde Yanıt Anahtarı 130 Yararlanılan Kaynaklar 131 Başvurulabilecek Kaynaklar 131 Gelenekçi Romanın Özellikleri ve Gelişimi 132 GELENEK VE ROMAN 133 GELENEKÇİ ROMANIN ÖZELLİKLERİ 133 GELENEKÇİ ROMANIN İLK ÖRNEKLERİ 134 TÜRKİYE’DE GELENEKÇİ ROMANIN GELİŞİMİ 135 1950’Lİ YILLARDA GELENEKÇİ ROMAN 136 1960’LI YILLARDA GELENEKÇİ ROMAN 136 İslami Roman 139 1970’Lİ YILLARDAN SONRA GELENEKÇİ ROMAN 140 Tarihî Roman ve Gelenek 142 1980’Lİ YILLARDAN GÜNÜMÜZE GELENEKÇİ ROMAN 145 VE DİĞERLERİ 151 Özet 152 Kendimizi Sınayalım 153 Okuma Parçası 154 Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 155 Sıra Sizde Soruları Yanıt Anahtarı 155 Yararlanılan Kaynaklar 156 Başvurulabilecek Kaynaklar 156 Türk Roman>nda Yeni Bir Tarz: Biyografik Roman 158 BİYOGRAFİK ROMAN 159 Biyografik Romanın Özellikleri 159 TÜRK EDEBİYATINDA BİYOGRAFİK ROMAN 160 İlk Biyografik Roman Örnekleri 160 BİYOGRAFİK ROMAN MODELİ: BİR BİLİM ADAMININ ROMANI 161 1990’LI YILLARDA TÜRKİYE’DE BİYOGRAFİK ROMAN 163 GÜNÜMÜZ TÜRK EDEBİYATINDA BİYOGRAFİK ROMAN 164 VE DİĞERLERİ 171 Özet 173 Kendimizi Sınayalım 175 Okuma Parçası 176 Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 176 Sıra Sizde Yanıt Anahtarı 177 Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar 178 Modern Söylem ve 1980 Sonras> Türk Roman> 180 ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANINDA YENİ AÇILIMLAR, YENİ SÖYLEMLER 181 Köy-Kasabanın Dar Çevresinden Büyük Kentin Geniş Mekânlarına ya da Zamana, Mekâna ve İnsana Açılma 181 MODERNLEŞME YOLUNDA YENİ ADIMLAR YA DA ÖNCÜLER 186 MODERN, FANTASTİK VE POST-MODERN EĞİLİMLER 189 YENİ ARAYIŞLAR: FANTASTİK, BİLİM-KURGU, POLİSİYE ROMANLAR.. 202 GENÇ KUŞAK ROMANCILAR YA DA 2000 SONRASI ROMANCILARI 204 SONUÇ 206 Özet 207 Kendimizi Sınayalım 208 Kendimizi Sınayalım Yanıt Anahtarı 209 Sıra Sizde Yanıt Anahtarı 210 Yararlanılan Kaynaklar 211 Sözlük 213 Önsöz Sevgili Öğrenciler, Toplumlar, elbette ki bilimsel zenginlikler çevresinde gelişirler. Bilimi besle¬yen en önemli unsur düşüncedir. Düşünceyi dil besler, dili de edebiyat. İnsanlar bilebildikleri, kullanabildikleri sözcükler çevresinde düşünürler, üretirler, Edebiyat, insanın dille gerçekleştirdiği bireysel sanat etkinliğidir. Edebiyat ile ha¬yaller, duygular, düşünceler paylaşma zemini bulur. Edebiyat türleri içerisinde de geniş anlatma zemini ve kurmacanın verdiği imkânlar çevresinde romanın ayrı bir yeri vardır. Roman, yazarına anlatacağı olaylar çevresinde yeni bir dünya kurma, hayallerini, duygularını, düşüncelerini ayrıntılarıyla sunma ve tartışma imkânı verir. Türk edebiyatında romanın serüveni de bu imkânlar çevresinde gelişir. Yazar¬lar, bazen içerisinde yaşadıkları toplumu, kendi duygu ve düşüncelerine göre ye¬niden düzenleme; bazen hayallerini, acılarını, düşüncelerini farklı kurmacalar çev¬resinde yansıtma yoluna gitmişlerdir. Tanzimat’tan itibaren edebiyatımıza giren romanın ilk örnekleri Fransız edebi¬yatının etkisi altında kaleme alınmışlardı. Divan edebiyatı ve daha önceki dönem¬lerde de roman ihtiyacını mesnevi, halk hikâyesi, destan, masal gibi türler karşılı¬yordu. Servet-i Fünun edebiyatı döneminde (1896-1901) Halit Ziya Uşaklıgil, Türk¬çe ile güzel roman örnekleri vermeye (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu) başladı. Türk¬çe’nin roman dili olmasını sağlayan Uşaklıgil’den sonra Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Günte- kin, Peyami Safa gibi yazarlarımız roman türünün gelişmesine hizmet etti. Türk edebiyatında romanın asıl gelişmesi 1950 sonrasındadır. Türk toplumu- nun 1940 sonrasında yaşadığı sosyal ve siyasal gelişmeler, edebiyat ve sanat ala¬nındaki yenilikler; çok zengin temaların ve anlatım tekniklerinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Elinizdeki bu çalışma, genel olarak 1950 sonrası Türk romanın gelişimini ve özelliklerini anlatmayı hedeflemektedir. Kitabın yazarları olarak sizlere başarılar diliyoruz. Editör Prof.Dr. Yakup ÇELİK ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Tarih ve roman arasındaki ilişki ile tarihsel roman kavramının boyutları hak¬kında değerlendirme yapabilecek, Türk edebiyatının çeşitli dönemlerindeki tarihî romanın niteliğini tartışabilecek, Türk romanında, Türk tarihinin hangi evrelerinin nasıl yer aldığını açıklaya¬bilecek, Yakın tarihin romanımıza nasıl yansıdığını örnek romanlar aracılığıyla yo¬rumlayabileceksiniz, Anahtar Kavramlar İçindekiler Tarihsel Roman Kavramı ve 1950 Sonrası Türk Edebiyatında Tarihsel Roman TARİH VE TARİHSEL ROMAN KAVRAMI Edward Hallett Carr, “tarih nedir?” sorusunu şöyle cevaplandırır: “Tarihçi ile olgu¬ları arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bugün ile geçmiş arasında bit¬mez bir diyalog” (1994: 37). Tarih bilimcisi de geçmişin kaydedilmeye değer yön¬lerini ortaya koyar ve insanları geçmişlerini tanımaları yönünde bilgilendirir. Tarihsel gerçeklik önce tarihçinin, yani tarihsel olayları kaydeden kişinin değer¬lendirmesinden geçer. İnsanlar, tarihsel gerçeklikleri, olayları kaydeden tarihçinin yorumlarına, dünya görüşüne göre izlemek durumundadırlar. Yani tarihsel olayla¬rın yorumu bir bakıma sübjektif bir karakter taşır. İlk elde erozyona uğrayan tarih, tarihî roman aşamasında kurgu denilen ikinci bir değişime girer. Roman yazarı ise tarihçinin malzemesini alır, muhayyilesinde yoğurarak, bilinmeyenler üzerine bir kurgu oluşturarak, tarih malzemesini yeniden insanların dikkatlerine sunar. Yazar, tarihsel gerçekliğin üzerine, tarihsel olmayan kurguya dayalı insan faktörünü ve onun yine tarihe konu olmayacak insan çevre¬sini yerleştirerek eserini meydana getirir (Bakınız, Çelik, 2007). Collingwood’a göre, her insanın eylemi tarihe konu olmaz. Tarihçiler de böyle düşünürler: “Ne ki, kendilerine tarihsel insan eylemleri ile tarihsel olmayan insan eylemleri ara¬sında nasıl ayırım yapılacağı sorulduğunda, ne diyeceklerini şaşırırlar. Biz şimdiki bakış açımızla bir yanıt önerebiliriz: insanın yapıp ettikleri, onun hayvansal doğası, güdüeri ve arzuları denebilecek şeyler belirlendiği sürece, tarihsel değildir; bu etkin¬likler süreci doğal bir süreçtir. Bunun için, tarihçi, insanların yiyip içmesiyle, uyu¬masıyla, sevişmesiyle ve böylece doğal arzularını doyurmasıyla ilgilenmez; bu arzu¬ların gelenek ve ahlâkça onaylayacak biçimde doyum bulduğu bir çerçeve olarak, düşünceleriyle yarattıkları toplumsal adetlerle ilgilenir.” (1996: 259). Tarihî roman yazarı ise tarihsel olmayan insan eylemlerini hayal dünyasında canlandırır. İşin insanî boyutunu kendince ortaya çıkarmaya çalışır. Tarihî romancı ile tarihçi arasında yorum ve değerlendirme bakımından az da olsa bir benzerlik söz konusudur. Tarihin yorumlanmasına dair çıkan kitaplarda ta¬rihçi ile tarihî roman yazanlar arasında fiksiyon bakımından da benzerlik vardır. Ta¬rihçinin, tarihsel gerçeklikleri yeniden yorumlamasında, kendi dünya görüşü ve ha¬yatı algılama tarzı etkili olur. İlhan Tekeli, tarihçinin görevini şöyle açıklar: “Tarih ancak bugünden geçmişe gidilerek bir bütün olarak kavranabilir ve tarihçinin yak- laşımı da bugünden geçmişe giderek tarihi anlamak olmalıdır.” (1998: 39). Tarihî ro¬man yazarının durumu daha farklıdır. O, tarihçinin sunduğu malzemeyi, duydukla¬rından ve efsanelerden elde ettiği bilgiyi hayal dünyasında yoğurur, tarihî malzeme¬yi insana ait duygularla, yaşama tarzıyla şekillendirerek karşımıza çıkarır. Tarih, tarihî belgelerin yorumlanması ve yapılan araştırmaların artmasıyla sü¬rekli olarak tamamlanmaktadır. O halde tarihin sürekli olarak kendini yenilemesi de kaçınılmazdır. İlk belgelerden hareketle oluşturulmuş tarih, bulunan yeni bel¬geler ve getirilen yeni yorumlarla sürekli değiştirilir ve zenginleştirilir. Bu bağlamda diyebiliriz ki, tarihsel gerçeklikle, tarihi olayları hareket noktası alan romanlarda tarihin yeniden yorumlanması söz konusudur. Romanda daha fazla olmak kaydıyla ikisinde de fiksiyon vardır. Fakat tarih, gerçek olmak iddi¬asındadır. Roman ise, yalnızca yazarının tarihi kurgulaması sonucunda tarihçinin sunduğu malzemeden hareketle kendi gerçeklerini sezdirmek maksadıyla kaleme alınmıştır. Edebiyat da, tarihî roman bağlamında tarihle ilişki içersindedir. İlk tarihî roman örneğini Walter Scott’un kaleme aldığı kabul edilir. Scott, İskoç halkına ait efsane ve halk hikâyelerini toplayarak kendi tarih bilgisiyle yoğurarak roman haline getir¬miştir. İlk tarihî roman örneği sayılan Waverleyde (1814) Walter Scott, gerçek bir olayın içersine fictif yapıda bir metin yerleştirmiştir. Romanın konusu, İskoçya ta¬rihindeki 1745 Jakoben Ayaklanması’dır. Bu romanda fictif'yapı, tarih ve eğitim iç içedir. Tarihî roman yaşandığı kabul edilen olaylarla, yazarın kurgu dünyasının birle¬şimi sonucunda meydana gelir. Roman mı, tarih mi olduğu hakkında çeşitli düşün¬celer ileri sürülen tarihî romanın estetik boyutu da tartışmalıdır. Tarih ilminin ışı¬ğında aydınlatılmış bir geçmiş ele alınır. Bu sebeple edebî eserin fictif yapısı ile ta¬rihsel gerçeklik iç içe girmiş durumdadır. Bütün bu gelişmelere rağmen, tarihin konusu veya hareket noktası, romanla karşılaştırıldığında sınırlıdır. Roman savaş, siyaset ve ekonomik hayata, okuyucu¬yu sıkmamak açısından, fazla girmese de; insana ve tabiata ait her şeyi herhangi bir sınırlama olmaksızın kurguya dayandırarak anlatabilir. Tarih şuuru veya tarihsel olan şimdiki zaman ile geçmiş arasındaki bağlantıyı sağlar. Tarihî roman yazarı da, modern edebiyat kuramları içersinde, en az iki za¬mana yönelik, veya değişik zaman süreçleri içersinde bir ilişki kurgulayarak roma¬nını oluşturur. Bu, tarih veya tarihî roman yazıcılığında temel kural niteliğindedir. Romanın içersinde hissedilse de, hissedilmese de, yazma zamanı ile vak’a zamanı arasında, anlatımdan veya kullanılan dilden kaynaklanan uzaklık bulunur. Roman¬daki anlatıcının bazen o zaman dilimiyle bütünleştiği de görülür. Bu, başarılı bir anlatım tekniğidir. Farklı anlatım tekniklerini deneyenler de vardır. Postmodern anlatım tarzını de¬neyen Nedim Gürsel’in Boğazkesen/Fatih’in Romanı’nda bugün ve geçmiş iki çiz¬gi halinde birlikte sunulmuştur. Burada anlatıcı durumundaki “ben”, 12 Eylül 1980 sonrasında Boğaziçi’ndeki terkedilmiş bir yalıda oturmakta ve Fatih dönemi ile İs¬tanbul’un fethini anlatan bir roman kaleme almaktadır. Binalar ve tarihsel mekân¬lar “ben”i tarihin içine sürüklemektedir (Gürsel, 1997: 74-75). Boğazkesen/Fatih’in Romanı’ndaki bu anlatıma karşın Kemal Tahir’in Devlet Ana, Yorgun Savaşçı; Tarık Buğra’nın Osmancık, Küçük Ağa; Halide Edip’in Ateş¬ten Gömlek, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler gibi romanlarında, bugünün varlığı, yazarın biyografik bilgisi, eserdeki dil özellikleri ve zamana daya¬lı anlatım özellikleri dışında fazlaca hissedilmez. Romancının tarihsel bilgiyi yorumlamasında hiçbir sınır yoktur. Konu aldığı za¬mana ait sıradan bir insanın yaşadığı devri değerlendirmesini sunabileceği gibi, sa¬vaşların ve siyasî olayların görüntüsünü de nakledebilir. Hatta tarihsel gerçekliği istediği tarzda değiştirebilir. Buna “counter factual” denilmektedir. Osmanlı İmpa¬ratorluğunun Söğüt dışına hiç çıkamaması, OsmanlI’nın Viyana’yı fethetmesi gibi. Fakat böyle bir durum hemen okuyucunun tepkisiyle karşılaşır veya alay konusu olur. Hiç denenmemiş olmasına karşın, farklı bir yorum ve tarz olduğu da tartış¬masızdır. Tarihî roman, tarihin yeniden yansıması değildir. Belki geçmişi, fiksiyon bakı¬mından yeniden yorumlama endişesidir. Hülya Argunşah, tarihçi ile roman yazarı arasındaki farklılığı şöyle açıklar: “Roman, kurmaca esasına dayalı bir edebî türdür. Yaratıcılık konusunda sanatın bir kolu olan edebiyatın bütününde olduğu gibi romanda da yaratma ve yeniden in¬şa sayesinde mevcut malzeme değişerek yeniden kurgulanır. Sanatçının kültürü dünya görüşü ve psikolojisinin yönlendirmeleriyle şekillenerek yeni bir bütün halini alır. Halbuki tarih, şahsiliği temel bir özellik hatta ayrıcalık olarak kabul eden sana¬tın aksine tarafsızlık ilkesine bağlı kalmak zorundadır. Sebepleri ve sonuçlarıyla açıklanabilir olmalıdır. Tarihçi, ideolojisi ve eğitimi gibi sebeplerle ne kadar yorum hakkına sahipse de bu yorumlan kabul edilebilir, geçerli belgelerle ispat etmek zo¬rundadır. Belgeler üzerinde gerçek dışı yorumlar yapmak hakkına sahip değildir. Kendini fantezilerine kaptırmak hürriyeti ise hiç yoktur. Buna karşılık edebi eserin - burada romanın- temeli, yazarının yaratma kabiliyeti ve eserini işleyiş tarzıdır. Ta¬rihî roman yazan ise daha önce tarihçinin tespit ettiği hadiseyi bu özellikleri üzerin¬den yeniden işler/kurar. Ancak onun, bilimsel sonuçlara ve verilere bağlı kalma zo¬runluluğu yoktur. Buna karşılık o tarihi yorumlamak, canlandırmak hatta tarihin açıklayamadığı ya da sorumluluk alanı içerisinde olmayan bir takım boşlukları da hayal gücünün aracılığıyla doldurmak durumundadır.” (Argunşah, 2006: 411). Romancının tarihsel bilgiye yaklaşımı nasıldır? Tarih, belgelerin ve daha önce yazılmış tarihlerin ışığında, günün getirdikleri¬nin de hesaba katılarak yorumlanması sonucunda ortaya çıkar. Roman ise, tarihsel gerçekliğin romancının muhayyilesinde yeniden, herhangi bir kurala bağlı kalmak¬sızın, tarihsel önem göz önünde tutulmaksızın kurgulanması sonucunda oluşur. Bu itibarla, birinde öğretme veya bilgi verme, diğerinde itibarî bir dünyanın yansı¬tılması söz konusudur. İkisi de aynı dönemi konu alsa bile (Çelik, 2007). Tarihî romanda her insan tipi romanın kahramanı olabilir. Tarih metinlerinde durum böyle değildir. Romanlarda bilginin sunulma tarzı, kahramanların kendi aralarındaki İnsanî ilişkiler çevresindedir. Romancılar, tarihsel gerçeklik içerisinde yer almayan kahramanları yaratma hakkına da sahiptirler. Romanlarda dilin kullanımı da tarih metinlerine göre, fark¬lılık gösterir. Kahramanlar bazen konu alındıkları dönemi hatırlatan bir anlatımla, bazen de günümüze has bir anlatım tekniğiyle romanda konuşturulurlar. Tarih gerçeği söylemekle görevli bir disiplin roman ise edebi bir tür ve sanat eseridir, dolaysıyla gerçeği yansıtmak zorunda olan tarihten farklı bir misyon yük¬lenir. Tarih yazıcısından farklı olarak tarihçinin ortaya sunduğu malzemeleri este¬tik düşünceden ve hayal dünyasının imbiğinden geçirerek ortaya koyar. TÜRK EDEBİYATINDA TARİHSEL ROMAN 1920-1960 Aras> Tarihsel roman alanında ilk örnekleri Ahmet Mithat verir. Onun Yeniçeriler, Hasan Mellah Yahut Sır İçinde Esrar adlı eserleri ile, Musullu Süleyman, Ahmet Metin ve fiirzâd romanları konu ve kahramanları bakımından bu türün ilk örnekleri olarak gösterilir. Namık Kemal’in Cezmi (1880) romanı, tarihi bilinçli olarak işleyen ilk tarihî ro- manımızdır. Namık Kemal, Cezmi’nin şahsında, l6.yy.’da Osmanlı-İran-Kırım iliş¬kilerini, bir aşk-kıskançlık olayı çevresinde anlatmaya çalışmıştır. Oğlunu tablolaş- tırmış, kendine göre Türk değerlerini betimlemiştir. Daha sonraki dönemlerde Türk milletinin altın harflerle yazılı tarihini özellikle gençlere anlatmak, Türk milletinin değerlerini nakletmek amacıyla Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Ömer Seyfettin konusunu tarihten alan eserler kaleme almışlardır. 1920-1960 dönemi Türk romanında tarih konusunu işleyen romanların büyük bir çoğunluğu popüler nitelikteki halk romanlarıdır. Cumhuriyete kadar neşredilen tarihî romanlarda yazarlar, genellikle geçmişin şanlı devrelerine giderek hem millî uyanışı gerçekleştirmeye, hem de mensubu olduğu topluma tarih bilinci aşılama¬ya çalışmışlar, onların yıkılan maneviyatlarını ve cesaretlerini sağlamlaştırmaya gayret etmişlerdir. Cumhuriyet yıllarına geldiğimizde temelde pek farklı bir durum söz konusu değildir. Ulusal tarih bilincinin uyandığı bu dönemde Türkçülüğün kö¬kenlerine, Türk tarihine karşı duyulan ilgi daha da artar. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi yapılanmalar yeni bir anlayışın kurulup geliştirilmesinde rol alıp elde edilen sonuçlar, şiir, tiyatro, roman gibi edebî türler aracılığıyla verilmeye ça¬lışılır (Taştan, 2000). Tarihsel romanlar, genellikle tezli eserlerdir. Bir tez çevresinde gelişirler ve okuyucuya yol gösterirler. Oysa bizdeki tarihsel roman yazarları, biraz da sahip ol¬dukları siyasal görüşlerinin etkisiyle, eserlerini belli bir teze dayandırmak yerine, gerilim ya da kriz niteliği taşıyan olaylara yönelmişlerdir (Gündüz, 2006). Tarihsel roman yazarları çoğunlukla şimdiye egemen olan şartları vurgulamak ya da siyasal görüşlerini desteklemek amacıyla tarihi, kurmaca dünyanın merkezine yerleştirir¬ler. Bu yüzden klasik kurgulu tarihsel romanlar, sade ve sürükleyici üsluplarıyla ra¬hat okuyucu bulmalarına karşılık, belli bir tarih tezine dayanmadıkları için tarih ve sosyoloji için bir belge niteliği taşımaları dışında roman türüne fazla bir katkı sağ¬lamazlar (Gündüz, 2006). Bu yıllarda, popüler tarih romanları, çokça ilgi görmüş, geniş halk kitleleri ta¬rafından fazlaca benimsenmiştir. Popüler tarih romanları, tarih bilgisinin yanı sıra, aşk, serüven ve macera gibi unsurları roman kurgusuna katarak, estetik ve sanat kaygılarını ikinci plâna itmiş olsa bile, okurda tarih bilgisinin sevdirilmesi ve tarih bilincinin oluşturulması aşamasında çok önemli rol oynamıştır. Popüler tarih ro¬manları, İslâmiyet öncesi Türk tarihi, Türk-İslâm tarihi, Osmanlı tarihi, Türkler ve ilişkide bulunduğu ülkeler (Bizans, Çin, İran vb), padişahlar, harem ve kadın sul¬tanlar, Türk tarihinin önemli zaferleri ve savaşları, Kurtuluş Savaşı, I. Dünya ve Ça¬nakkale Savaşı gibi Türk tarihinin hemen her dönemini, yazarların dünya görüşle¬ri ve birikimleri doğrultusunda konu olarak işlemişlerdir (Yalçın-Çelik, 2006). Abdullah Ziya Kozanoğlu, Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu), Turhan Tan, Vâlâ Nurettin, Fazlı Necip, İskender Fahrettin, Peyami Safa, Sami Karayel, Hayret¬tin Ziya, Kemalettin Şükrü, Enver Behnan fiapolyo, Kadircan Kaflı, Ziya fiakir, Re¬şat Ekrem, Ilgaz-Vahap Nevruzhan, Safiye Erol, Nihal Atsız, Feridun Fazıl Tülbent¬ çi, Zuhuri Danışman, Ratip Tahir, Turhan Tan, Reşat Ekrem Koçu, Murat Sertoğlu, Ragıp Şevki Yeşim, Feridun Fazıl Tülbentçi bu dönemin önemli popüler tarihsel roman yazarlarıdır, Cumhuriyet devri tarihî roman yazarları, tarihî romanı ve Osmanlı dönemlerini veya diğer bazı dönemleri seçerlerken kişisel tercihlerinin yanında, devirlerindeki bazı yöntem ve uygulamalardan, devrin hâkim tarihî anlayışından etkilenmişlerdir. Tanzimatın ilk dönemlerinde tarihsel romanın gelişimi nasıl olmuştur? 1960 Sonrası 1960 sonrasında da tarihsel romanın varlığı daha çok popüler tarih romanları çev¬resinde yürür. Bu dönemin tarihsel romanlarıyla en etkin ismi şüphesiz Mustafa Necati Sepetçioğludur (A7//M971, Anabtar-1975, Kapı-1975, Konak-1974, Çatı- 1974, Üçler-Yediler-Kırklar-1975, Bu Atlı Geçide Gider-1977, Karanlıkta Mum Işı¬ğı- 1978, Darağacı-1979, £¿7£>»-1980, Ebem Ruşağı-1989, Cevahir ile Sadık Ça- vuş'un Buğday Kamyonu-1980, Gece Vaktinde Gündönümü-lstanbul'un Fethi- 1980; Geçitteki Ülke-1980. Ve Çanakkale/Geldiler-1989, Ve Çanakkale/Gördiiler- 1989, Ve Çanakkale/Döndüler-\9S9/YYV> 1980 Yılın Romanı Ödülü, Kutsal Mah- pus-1990 Sabır Ağacı-1992, Benim Adım Yunus Emre-199Ât). Sepetçioğlu, eser lis¬tesinden de görülebileceği gibi, Türk tarihinin başlangıcından 20. yüzyılın başına kadar gelen süreci bir görev bilinciyle romanlaştırmıştır. Sepetçioğlu tarihsel ro¬manlarında sadece tarihsel süreci aktarmaz, o sürecin özellikle manevi değerleri¬nin şekillenme macerasını işler. Bu Atlı Geçide Gider romanında Yıldırım Beyazıt dönemindeki Osmanlı toplumunun bağlandığı manevi değerler, Somuncu Ba- ba’nın etrafında şekillenen eğitim ve bilime verilen değer vurgulanır. Bekir Büyükarkm, Oğuz Özdeş, Yavuz Bahadıroğlu, Ahmet Yılmaz Boyunağa, Suzan Sözen, Zuhuri Danışman, Murat Sertoğlu; bu dönemin popüler tarihsel ro¬man türünü sürdüren yazarlarıdır. Adı geçen yazarların eserlerinde Osmanlı tarihi¬nin kahramanlıkları, görkemi dikkatlere sunulur. Tarihsel romanın etkin bir tarzda ortaya çıkışı 1980 sonrası dönemdir. 1980 son¬rasında yalnız yakın dönem değil, Türk ve Dünya tarihinin en bilinmeyen dönem¬lerine kadar gidilir. 1980 sonrası kuşaktan türe birer ikişer eserle katılan Gürsel Korat (Zaman Ye- li/1994), felsefi derinliği olan romanlarıyla Ihsan Oktay Anar (Puslu Kıtalar Atla- s>/1995, Kitabü’l Hiyel/1996, Efrasiyab’m Hikâyeleri/1998), tarih ve fantezinin ka¬rışımı roman yazan Elif Şafak (Pinhan), Handan Öztürk (YalnızBebekler/1996), İs¬tanbul’un fethini konu alan tek romanında hem Doğu’yu hem de Batı’yı Marksist bir dikkatle eleştiren Nedim Gürsel (Boğazkesen-Fatih’in Romanı/1995), Haldun Çubukçu ((Yıldızsayan/1996), konusunu XVII. yüzyılda Osmanlı sarayında yaşa¬nan olaylardan alan Zülfü Livaneli (Engereğin Gözündeki Kamaşma/1996), mito¬lojik unsurları ve halk öykülerini folklorik malzeme ile zenginleştirerek roman for¬mu içinde okura sunan Yaşar Kemal (Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana/1998), gele¬neksel anlatı formlarını romana uyarlayan Nazan Bekiroğlu (Yusuf He Züley- ha/2000, İsimle Ateş Arasmda/2002), İskender Pala (Babil’de Ölüm İstanbul’da Aflk/2003), Sadık Yalsızuçanlar (Gezgin/2004) (Gündüz, 2006). Bu romancıların eserlerinde hem anlatım tekniği bakımından farklılıklar, hem de tarihe bakış açı¬sında ilgi çekici yorumlar bulunmaktadır. Türk edebiyatında tarihsel roman, bir anlatım aracı olarak, çok farklı noktalar¬da gelişimini sürdürür. Osman Gündüz, bu dönemdeki tarihsel romanları, özellik¬leriyle şöyle sıralar (Gündüz, 2006): Murat Erman’ın gizemli ve ütopik karakterli romanı Beyazateş Adası’m (1998), Ümit Kıvanç’ın ironik bir üslupla rejimi eleştirdiği Gaib Romanımı (1992), Ahmet Sipahioğlu’nun aynı bakış açısıyla yazdığı 1929 (1997) romanlarını, Ahmet Yurda¬kul’un geleneksel tarihi roman algısıyla yazdığı Kahramanlar Ölmeli (1987), Yor¬gun Çamlar (1989) ile Erol Toy’un Yitik Ülkü I-II-IIIve Toprak Acıkmca/1968 ro¬manlarını; Şemsettin Ünlü’nün Osmanlı-Rus savaşının öncesini ve sonrasını anlat¬tığı Yukarışehir ve devamı niteliğindeki Toprak Kurşun Geçirmez ile II. Meşruti¬yet sonrası siyasal ortamı işlediği Yüz Uzun Yıl romanlarını; Sevinç Çokum’un Bi¬zim Diyar (1978), Hilal Görününce (1984) ve Ağustos Başağı (1989) romanlarını, Emine Işmsu’nun Ak Topraklar (1976) ve Cumhuriyet Türküsü romanlarını; Meh¬met Niyazi Özdemir’in Ölüm Daha Güzeldi (1982) ve belgesel-romanı Çanakka¬le Mahşerini (1998); Çanakkale savaşlarına evrensel bir bakışla yaklaşan Serpil Ural’ın Şafakta Yanan Mumlar (1998) romanını, Selma Fındıklı’nın anı-roman tü¬ründeki 93 Savaşları sırasında yaşanan göçü ve Erzincan’da başlayıp beş büyük kentte devam eden olayları anlattığı Nereye Yüreğim? (1994), Gözüm Yaşı Tuna Selidir Şimdi (1997), Saray Meydanında Son Gece (1999), Gecenin Yalnızlığında (2002) romanlarını; yakın dönem sosyal ve siyasal olaylarını yeniden sorgulayan Durali Yılmaz’ın Aziz Sofi-1976, Fetva Yokuşu-1978, Çilekeş Müslümanlar-1982, Ölmeden Ölenler-1988, Yesevî Irmaklan-1995, Çerağ Uyanmak mı?-Hacı Bektaş Güvercin-Babalar fiahin-2002 adlı romanlarını; Derman Bayladı’nın III. Selim ’in Romanı, Nağmeler Tahtım Olsaydı (1999) romanlarını; Emre Kongar’ın Hocaefen- di’nin Sandukası’nı (1989); Ahmet Altan’ın Yalnızlığın Özel Tarihi (1991), Kılıç Yarası Gibi (1998) tezli eserlerini; Gürsel Korat’ın Anadoluyu resmi tarihin dışın¬da kavrama çabasının bir ürünü olan Zaman Yeli (1994) ve Güvercine Ağıt (1999) romanlarını; Haldun Çubukçu’nun marksist tarih görüşüne göre yazdığı Yıldızsa- yan’ını, Hıfzı Topuz’un konusunu büyük annesinin yaşam öyküsünden aldığı Meyyale (1998) ve belgesel-roman, anı-roman hüviyetindeki Taifte Ölüm (1999), Paris’te Son Osmanlılar (1999), Hatice Sultan (2000) romanlarını; Ayla Kutlu’nun Çeçen kökenli ailesinin 93 savaşından itibaren izini sürdüğü Emir Bey ve Kızla- n’nı (1998); Erendiz Atasü’nün Dağın Öteki Yüzü, Nermin Bezmen’in büyük ba¬basının Rusya’dan İstanbul’a uzanan yolculuğunda yaşadığı olayları anlattığı Kurt Seyit ve Shura, Kurt Seyit ve Murka adlı romanlarını; Şirin Devrim’in bir çeşit aile biyografisi olan fiakir Paşa Ailesini; Leyla Neyzi’nin 1945 yılı İstanbuluna ayna tuttuğu Küçük Hanım ’dan Rubu Asırlık Adama romanını; Ayşe Kulin’in akrabası ve yakından tanıdığı ünlü kişilerin hayatını anlattığı Adı Aylin ve Füreya (2000) romanlarını; Vecdi Çıracıoğlu’nun Macar döküm ustası Verbain ile yardımcısının serüvenlerini anlattığı Kara Büyülü Uyku’sunu (1999), Teoman Ergül’ün Altının Lânetini (2003), Latife Mardin’in Batıda Fırtma’smı (2003), Mehmet Fuat Umay’ın Cumhuriyetin ilk yıllarında geçen anı karakterli Bir Devrimci Doktorun Anılan’nı (2003) , Kemal Anadol’un konusunu 1900’lerin Ege kıyılarında ve Foça’da geçen olaylardan alan Büyük Aydınlık (2003), İpek Arman’ın son dönem saray hayatını saray kökenli bir kadının anı defterinden verdiği Fesleğenin Uğuru’nu (2003), I. Hakkı Sunata’nın Gelibolu’dan Kafkaslara (2003) romanını, Gül İrepoğlu’nun Gölgemi Bıraktım Lale Bahçelerinde (2003). Yine bu dönem içerisinde çağının tanığı olarak yaşadığı devirdeki tarihsel olay¬ları romanlaştıran yazarlarımız da vardır. Demokrat Parti’nin iktidar sürecini bu çerçevede romanlaştıran, bu dönemdeki siyasal olayları anlatan romanlar kaleme alınmıştır. Samim Kocagöz (İzmir’in İçinde), Attilâ İlhan (Bıçağın Ucu, Sırtlan Pa¬yı, Yaraya Tuz Basmak), Vedat Türkali (Bir Gün Tek Başına), Tarık Buğra (Döne¬ meçte), Yılmaz Karakoyunlu (Yorgun Mayıs Kısrakları), Nesrin Turhallı (İhtilalin Süvarisi), Ahmet Kekeç (Derin Roman), Ayşe Kulin (Gece Sesleri), Ali Arslan (Ser- çe-2) bu tarz romanlardır. Türk Edebiyatında tarihsel romanın etkin olarak ortaya çıkışı nasıl olmuştur? TÜRK ROMANINDA TÜRK TARİHİNİN ÇEŞİTLİ EVRELERİ Osmanlı-İran savaşlarını konu edinen Cezmiden sonra Türk edebiyatında tarih ro¬manları iki çerçevede kaleme alınmıştır. Bunlardan birincisinde romancı elde etti¬ği bilgi ve belge birikimiyle uzak geçmişi yeniden kurgular, görmediği tarihsel olayları romana has kurgu içerisinde dikkatlere sunar. İkincisinde ise romancının yaşadığı dönemi, çağını anlatması söz konusudur. Yazarın bilgi ve belge birikimiyle kaleme aldığı uzak dönemleri anlatan tarih¬sel romanlarda en çok Osmanlı dönemi işlenmiştir, Osmanlı İmparatorluğunun ku¬ruluşunu anlatan Kemal Tahir’in Devlet Ana, Tarık Buğra’nın Osmancık, Yavuz Ba- hadıroğlu’nun Merhaba Söğüt romanları, farklı çerçevelerde Türk tarihinin bilin¬meyen bir dönemini aydınlatırlar. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun romanları Türk tarihini, başlangıcından 1915 Çanakkale savaşlarına kadar getirir. Sepetçioğlu, kendine özgü anlatımıyla, Türk tarihinin kahramanlıklarını, ihtişamını, değerlerini oluşturduğu kurgular çevresinde dikkatlere sunar. 1930’lardan sonra Türk okuyucusuyla bütünleşen popüler tarih romanları da Türk tarihinin bilinmeyen dönemlerini ve kahramanlarını anlatırlar. Bekir Büyükarkm, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Turhan Tan gibi romancıların eserleri bu niteliktedir. Hatta romandan ziyade tarih yazmak amacıyla hareket eden Feridun Fazıl Tülbentçi’nin romanlarında, tarih kitapları gi¬bi, dipnotlarıyla aktarılmış bilgi notlarına tesadüf edilir. 1980 sonrası postmodern tarih romanlarında da yeni tarihselcilik kuramı çevre¬sinde Türk tarihinin çeşitli evreleri anlatılmaktadır (Bu konuda bakınız: 5. Ünite- Postmodern Romanlar). Bu çerçevede Türk tarihinin uzak dönemlerini konu alan romanlardan Ciğerde- len ve Devlet Ana üzerinde durulacaktır. Safiye Erol-Ciğerdelen Ciğerdelen (1946), Safiye Erol’un en meşhur romanıdır. Romanda şimdiki zaman ile geçmişte meydana gelen tutkulu bir aşk etrafında, Türk romanının geleneksel temalarından Doğu-Batı çatışması işlenir. Simdiki zaman, mimar Turhan Tuna’nın ağzından anlatılır. Geçmiş ise, romanın kadın kahramanı Cangüzel’in yazdığı hika¬yelerle 17.yüzyıla, Estergon Kalesi cengine kadar gider. Cangüzel’in yazdığı Sarı Si¬pahiler, Yedi Peçeli ve Ciğerdelen adlı üç hikâyede tarihsel bir olay anlatılır. Bu iki zamanı bir olayda karşı karşıya getirerek Safiye Erol’un tarih bilincini derinleştir¬meye çalıştığı düşünülmektedir (Çelik, 2006). Ciğerdelen, 16. ve 17. yüzyıllarda Türklerin Rumeli’deki en son kalesinin adı¬dır. Yani stratejik noktadaki bir Türk üssüdür. Ciğerdelen romanını tarihsel bağ¬lamda değerlendiren Sema Uğurcan; isimle roman konusunu arasındaki bağı irde¬ledikten sonra Cangüzel’in anlattığı hikâyelerle ilişkilendirir: “Hikâyeler Osman¬lI’nın toprak olarak en genişlediği, o genişliği muhafaza etmek için kendini en zor¬ladığı dönemi anlatmaktadır. Kahraman olmayana hayat hakkı tanınmadığı devir ve yerde, bütün erkekler kaleyi korurken şehit düşer. Sosyal sorumluluğun ciğeri deldiği zamanlarda, aşk geri plâna itilir. Bu kadar kan ve canın bedeli olan kale¬nin elden çıkması, kahramanların da, okuyucunun da ciğerini deler. Kale kaybe¬dildikten yaklaşık 250 sene sonra kader, Cangüzel ile Turhan’ı birleştirir. Onlar için ‘ciğerdelen’; dün ile bugünü birleştirmek, millî kültürün kendilerine kattığı değerli mayayı keşfetmek, o mayayla artık sınırları daralmış vatana hizmet etmektir.” (Yar¬dım, 2003: 207). Kemal Tahir-Devlet Ana Kemal Tahir romancı olarak Türk tarihinin geçirdiği sosyal değişimleri işler. Bu çerçevede de tarihi kullanır. Osmanlı Devletinin kuruluş sürecini Devlet Ana roma¬nında, Ankara Savaşı (1402) dönemini da yarım kalmış Topal Kasırga’da işler. Ke¬mal Tahir, Türk tarihi ve toplum düzenine ilişkin düşüncelerini Devlet Ana’da sis¬temli bir şekilde aktarır. Kemal Tahir’in Türk tarihine bakışında OsmanlI’nın yanında Batı ve Batılılaşma sorunu da vardır. Yazar, OsmanlI’nın kuruluş yıllarından itibaren Türk tarihini in¬celerken, Batıdan tarih, kanunlar, inançlar, iktisadî ve sosyal hayat bakımından farklı bir yapıda olduğumuzu, kendimize özgü bir tarihimiz olduğunu savunur. Sonraki romanlarında (Bir Mülkiyet Kalesi, Esir Şehrin İnsanları, Yol Ayrımı v.s) OsmanlI’nın -Doğu’nun kalesi olan- siyasetinin bozulması, yeni kurulan Cumhuri¬yetle hızlı bir değişimin yaşanması, Batı uygarlığına yetişmek için, Osmanlı’ya da¬ir ne varsa hızlı bir biçimde hayatımızdan atılması, Batı’ya ait her şeyi hızlı bir bi¬çimde hayatımıza sokma çabalarını anlatır (Fedai, 1998: 19-20). 1967 yılında yayınlanan roman, Anadolu toprağının Bitinya (Söğüt) ucundaki Türkmenlerin, uç beyliğinden, topraklarını genişletmek suretiyle Osmanlı devleti¬nin temelini atmaları ve yaşadıkları olayları anlatır. Konu, Ertuğrul Gazi’nin at ba¬kıcısı Demircan ve sevgilisi Liya’nın düşmanlarınca öldürülmesi ve kardeşleri Ke¬rim Can ile Mavro’nun intikam almak için giriştikleri mücadele çevresinde gelişir. Daha sonra intikamın alınması, katillerin öldürülmesi ve Kerim Çan’ın tekrar mol¬lalığa dönüşü anlatılır. Romanda tarihi olaylar 1290-1299 yılları arasında Ertuğrul Gazi’nin başında bulunduğu beyliğin, hastalığı nedeniyle, oğlu Osman Bey’e geç¬mesi ve böylece bir aşiretin devlet oluşu anlatılır. Kemal Tahir, romanda anlatmak istediği siyasal ve toplumsal mesajları tarihten çok iyi tanınan şahsiyetlere söylet- miştir. Romanda iç içe geçmiş dramlar Hristiyan Batılı” düşmanlardan intikam alın¬ması, Osmanlılar’ın kendilerini düşmanlara karşı savunması, kazandıkları zafer sa¬yesinde topraklarını genişletmeleri sonucuna bağlanır ki, yazar romanda Osman Bey’i ve beyliği “işgalci değil kurtarıcı, dünya üzerinde adaleti sağlayıcı, kötülüğü dünyadan sonsuza kadar kaldırmak için mücadele eden bir mitolojik kahraman olarak gösterir (Fedai, 1998: 38). Anadolu’ya gelen Sen-Jan tarikatı şövalyelerinden, Napoli kralının gayrimeşru oğlu Notüs Gladyüs, Issızhan’da Mavro’nun hanına yerleşir. Notüs Gladyüs, Ertuğ¬rul Bey’in hasta olduğu haberini almıştır. Onun beyliğini yıkarak Bitinya ucunun prensliğini ele geçirmek ve Bizans İmparatorluğumun başına geçmek istemektedir. Türkopol Uranha ve handa buluştuğu Keşiş Benito ile işbirliği yaparak, Türkmen¬lerin zayıf noktalarını öğrenmek suretiyle plânlar kurar. Bacıbey’in büyük oğlu De- mircan’ı, sevgilisi Liya ile buluştuğu sırada arkadan vururlar. Böylece, Gladyüs, hem Ertuğrul Bey’in değerli atlarına sahip olur. Türkmenlerle Bizans arasındaki ba¬rış bozulmuş olur. Ertuğrul Bey’in yatağa düşmesiyle, beyliğe oğlu Osman Bey vekâlet eder. Bey¬lik, kıtlık ve Moğolların ağır vergileri yüzünden zor günler geçirmektedir. Orhan Bey, Kerim ve arkadaşları, oyun oynarken bir itin boğduğu kurt postuna sahip ol¬mak için atla iz sürerlerken, Dönmezköy’e kadar giderler. Orada Demircan’ın, çıp¬lak bir halde arkadan vurulduğunu görürler. Orhan Bey, Demircan’ı vuran okun Karacahisar’da yapıldığını ve düşmanlarının Batılı olduğunu anlar. Demircan’ın ölümü beylikte büyük üzüntü yaratır. Osman Bey’in amcası Dündar Bey ve taraf¬tarları, barışın bozulmasını ve intikam alınmasını isterler. Bu sırada Ertuğrul Bey ölür. Dündar Bey, beyliğe göz diker. Ancak Osman Bey, herkesin rızasıyla bey ilân edilir. Osman Bey ilk önce, yapmak istediklerini haber vermek ve akıl danışmak için Kerim Çan’ı alarak Ahi Şeyhi Edebâli’ye gider. Ona, beyliği Batı’ya, Bizans’ın verimli topraklarına doğru genişleteceğini, Batı’daki Hristiyan halkın da güvenini kazanacağını ve onları da kendine bağlayarak devleti güçlendireceğini söyler. Üçüncü bölümde, âşık Yunus Emre, yakın dostu Kaplan Çavuş’un evine gelir. Yunus, Kerim’in sevgilisi Aslı’nın babası Kaplan Çavuş’a beyliğin geleceğiyle ilgili rüyasını anlatır. Rüyasında kucağından doğan ayla, giderek büyüyen ve tüm dün¬yayı kaplayan bir ağaç görmüştür. Aynı rüyayı Şeyh Edebâli’nin de gördüğünü, Os¬man Beyin gidip Balhatun’u istemesini söyler. Osman Bey, Balhatun’u istemeye Alişar’ı gönderir. Ancak Alişar, Balhatun’u Osman’a değil kendisine ister. Alişan red cevabını alınca da Hristiyanlarla işbirliğine geçer. Osman Alişan’ı kılıç darbe¬siyle safdışı bırakarak Balhatun’la İtburnu tekkesinde evlenir. Son bölümde, Dündar Alp ile Osman Bey arasındaki kavga vardır. Osman Bey’i, beylikten indirmek için düşmanlarla işbirliği içerisindedir. Bu arada Orhan Bey, Yarhisar Tekfuru’nun kızı Lotus (Nilüfer Hatun) ile karşılaşır. Orhan Bey âşık olur ve ondan kendisiyle evlenmesi için söz alır. Germiyanoğlu Beyliği’nde yüzbaşı olan Esir Dayı, yol boyunda kendilerine tuzak kurulduğunu haber verir. Mavro ve Ke¬rim’in bataklıktaki takipleri neticesinde tuzağı kuran Şövalye Gladyüs ve Uranha öl¬dürülür. Böylece Demircan’ın intikamı alınmış olur. Bu arada Lotus (Nilüfer), Orhan Bey’e haberci göndererek, kendisini kaçırmasını ister. Yarhisar tekfuru Rumanos’la evlendirilmek istenen Lotus kaçırılır. Bacıbey’in kale muhafazalarına altın saçıp on¬ların gafletinden yararlanması, Bilecik kalesinin alınmasını sağlar. Bu arada Osman¬lılar Bilecik’e sahip olmuşlardır. Roman, Osman Bey’in sınırlarını batıya doğru ge¬nişleterek devlet kurma düşüncesinin gerçekleşmesi ile sona erer. Batıcılık düşüncesine her zaman karşı olan Kemal Tahir, Türk toplumunun ger¬çeklerine eğilen bir yazarımızdır. Devlet Ana’da yazarın tarih açısından önemle üzerinde durduğu Batının, tüm kurumlarıyla bize benzemediği vurgulanmış olur. Kemal Tahir, Devlet Ana’da Türk milletinin -Osmanlı’dan gelen- devlet kurucu ve yaşatıcı dehâsının günümüzde de var olduğunu, Türk kimliğine yönelmek için Osmanlının ilk dönemlerine bakmanın zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Hristiyan Batı’da soylular, köylüler (köleler) vardır. Soylular, köleler üzerinde her türlü hakka sahiptir. Osmanlı’da ise sosyal sınıflar yoktur. Bu bakımdan herkes devlete bağlıdır. Kemal Tahir özellikle tarihsel perspektifte bu vurguyu yapar. Kemal Tahir, romanını, öncelikle cinayet vak’ası üzerine kurar. Ancak diğer yandan Türklerin devlet kurmaktaki yeteneklerini sergiler. Kemal Tahir, Devlet Ana’da, Türk ruhunu, Osmanlı Devleti’nin kuruluş şartları¬na bağlı kalarak aramış ve anlatmıştır. O; Osmanlı’yı, Batı’nın aştığı iktisadî aşama¬ları geçirmemiş; dolayısıyla devlet ve toplum düzeni, ahlâk yapısı olarak yozlaşma¬mış sınıfsız bir toplum ve bu toplumun tüm sorumluluğunu yüklenmiş bir devlet olarak anlatmıştır. Ona göre, feodalite Batı’ya özgüdür ve merkezî devlet, sınıfsız toplum olgularını yaşayan Doğu’da hiçbir zaman gelişme ortamı bulamamıştır (Fe¬dai, 1998: 53). Romanda Osman Bey’in, Edebali ile yaptığı konuşmada beyliğe dair amaçları¬nı sıralaması hem devlet adamlığı yönünü hem de geleceğe dair öngörüsünü orta¬ya koyar niteliktedir: “Anadolu’yu bırakacağım. şimdilik...Benim gördüğüm, tez vakitte gidicidir moğol... Çünkü moğolun düzeniyle de uyuşmaz bizim Anadolu toprağı... Eski Yunan’m Ro- ma’nm düzeniyle de uyuşamamıştır çünkü... -Rahatça gülümsedi-Bizim gazi bey¬likler çabalasın bakalım,Konya’yı ele geçirmek için... Boğuşsunlar birbirleriyle, güç¬ten düşünsünler kendilerini boş yere... İşimi kolaylaştırsınlar! Verimli topraklara sa¬hip olana yarar Anadolu... Tükenmez insan kaynağıdır, insanının zenaatı da gö¬ründüğü gibi, köylülük değildir, devlet kuruculuğudur” (s, 183). Kemal Tahir, Devlet Ana romanında, özellikle Osmanlı toplumunun üretim tar¬zına da dikkat çeker. Osmanlı toplumun köylüler Allah’a ait, padişahın yeryüzün¬de koruduğu toprağı eker, biçer, devlete bir miktar vergi verir. Bu bireyin üretim¬deki hürriyetidir. Kemal Tahir, Devlet Ana romanında Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecini an¬latmaktadır. Batıcılık düşüncesine her zaman karşı olan Kemal Tahir, Türk toplu¬munun gerçeklerine eğilen bir yazarımızdır. Devlet Ana’da yazarın tarih açısından önemle üzerinde durduğu Batının, tüm kurumlarıyla bize benzemediği vurgulan¬mış olur. Kemal Tahir, Devlet Ana’da Türk milletinin -Osmanlı’dan gelen- devlet kurucu ve yaşatıcı dehâsının günümüzde de var olduğunu, Türk kimliğine yönelmek için Osmanlının ilk dönemlerine bakmanın zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Hristiyan Batı’da soylular, köylüler (köleler) vardır. Soylular, köleler üzerinde her türlü hakka sahiptir. Osmanlı’da ise sosyal sınıflar yoktur. Bu bakımdan herkes devlete bağlıdır. Kemal Tahir özellikle tarihsel perspektifte bu vurguyu yapar. Kemal Tahir, romanını, öncelikle cinayet vak’ası üzerine kurar. Ancak diğer yandan Türklerin devlet kurmaktaki yeteneklerini sergiler. Kemal Tahir, Devlet Ana’da, Türk ruhunu, Osmanlı Devleti’nin kuruluş şartları¬na bağlı kalarak aramış ve anlatmıştır. O; Osmanlı’yı, Batı’nın aştığı iktisadî aşama¬ları geçirmemiş; dolayısıyla devlet ve toplum düzeni, ahlâk yapısı olarak yozlaşma¬mış sınıfsız bir toplum ve bu toplumun tüm sorumluluğunu yüklenmiş bir devlet olarak anlatmıştır. Ona göre, feodalite Batı’ya özgüdür ve merkezî devlet, sınıfsız toplum olgularını yaşayan Doğu’da hiçbir zaman gelişme ortamı bulamamıştır. SI RA S i Z D E JDevlet Ana romanının Türk edebiyatında nasıl bir yere ve öneme sahiptir? SIRA Si YAKIN TARİHİN TURK ROMANINA YANSIMASI Tarihsel romanlarımızda İttihat ve Terakki, Mütareke ve Milli Mücadele dönemleri çokça işlenmiştir. 1908-1923 yıllarını konu alan romancılardan ilk grup İttihat ve Terakki, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarını yaşayan yazarlar, kendi dö¬nemlerinin tanıklığını yapmışlardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adı- var, Reşat Nuri Güntekin, Nahit Sırrı Örik, Mithat Cemal Kuntay; yaşadıklarını, yıl¬lar sonra, bir kurgu ile sundular. Mithat Cemal Kuntay ve Reşat Nuri Güntekin de yaşadıkları dönemi çok farklı boyutlarıyla sorgulamışlardır. Mithat Cemal Üç İstan- bulda II. Abdülhamit dönemini, İttihat ve Terakkili yılları, Mütareke İstanbul’unu; yozlaşmış insan tipleri ile yansıtmaya çalışır. Reşat Nuri, tezli romanı Yeşil Gece’de, Milli Mücadele yıllarını, önceleri din adamı, sonra öğretmen olan Ali Şahin’i mer¬keze alarak anlatır. Nahit Sırrı Örik, çocukluk yıllarının dünyasını, II: Abdülhamit’in son dönemini eleştirel bir tarzda dikkatlere sunar. Sahnenin Dışındakiler romanın¬da Ahmet Hamdi Tanpınar, Mütareke dönemi İstanbul’unu, 17-18 yaşın gençliğiy¬le idrak ettiği tarzda yansıtmaktadır. İkinci grup ise, Milli Mücadele yıllarında çocuk olan yazarlarımızdır. Kemal Ta¬hir, Tarık Buğra ve Samim Kocagöz. İttihat ve Terakki’nin işbaşına geldiği dönem¬de doğmuş, Milli Mücadele yıllarına çocuk gözleriyle tanıklık etmiştir. Bir Mülkiyet Kalesi, yazarın aile hayatını konu almaktadır. II. Abdülhamit’in marangozu olan babasının yaşadıklarını kurguya dönüştüren yazar, İttihat ve Terakki’den Milli Mü- cadele’nin sonuna kadar olan bir dönemi, Mahir Efendi’yi merkeze alarak yansıt¬maktadır. Esir Şehrin İnsanları’nda, yurt dışında eğitim görmüş Paşa çocuğu Kâmil Bey’in Mütareke İstanbul’unda yaşadıkları vardır. Kemal Tahir’in aydın gözüyle yo¬rumladığı Mütareke dönemi İstanbul’u, Yorgun Savaşçı’da eski bir asker açısından verilir. Küçük Ağa yazarı Tarık Buğra da, olayların yaşandığı dönemde çocuktur. Ba¬basından ve aile çevresinden duyduklarından hareketle oluşturduğu romanında, Akşehir’e simge değeri yükleyerek Milli Mücadele cephelerine bakar. Belgesel tadındaki roman Kalpaklılar-Doludizgin yazarı Samim Kocagöz de bu yıların çocuklarındandır. Söke çevresinde gelişen olayları da romanın kurgusuna alan Kocagöz, Milli Mücadele yıllarını Nutuk rehberliğinde romanlaştırır. Üçüncüsünde ise belgeler ışığında Milli Mücadele yıllarını kurgulayan yazarla¬rımız vardır. Bu gruptaki yazarlar, yazılanları ve belgeleri hareket noktası alarak geçmişi yorumlamışlardır. Attilâ İlhan, Aynanın İçindekiler serisinde yakın dönem tarihimizi bütün boyutlarıyla yansıtmaya çalışmıştır. Ayşe Kulin ise ele aldığımız romanında, belgelerden ve mektuplardan hareket ederek Milli Mücadele yıllarında ailesinin yaşadıklarını, romanın verdiği imkânlar ölçüsünde kurgulamıştır. Türk romancıları İttihat ve Terakki-Milli Mücadele sürecini, çeşitli kurgulamalar ile ele almışlardır. Her her biri farklı bir yön üzerine dikkatini yoğunlaştırmıştır. Bu dönem için kaleme alınmış romanlarda tarih anlatımlarını ideolojik neden¬lerle açıklayanlar da vardır. “Birçok tarihsel roman yazarı, şimdiki zamanda ege¬men koşulların vurgulanması amacıyla da yazınsal yaratısının merkezine yerleş¬tiriyor tarihi” (Göğebakan 2004: 78). Çağının tanığı olan Türk romancıları, toplu¬ma ibret dersi vermek, bir bakıma eğitmek amacına yönelik yazmışlardır diye dü¬şünüyoruz. Ancak günümüz romancılarının yazma gayelerini Göğebakan’ın değer¬lendirmesiyle açıklamak mümkündür. Milli Mücadele dönemini doğrudan ya da dolaylı olarak işleyen birinci kuşak romancıların en başat özelliği, olayları yaşandığı yılların sıcaklığında değil, sonuç¬larına göre değerlendirmiş olmalarıdır (Gündüz, 2006). 1960’lı yıllara kadar yazı¬lanların hemen hepsi birbirine benzer. 1960’tan sonra yazılanlar hem roman tekni¬ği hem de bakış açısı bakımından farklıdır. Bazı romancılar Milli Mücadele dönemine alternatif tarih oluşturma anlayışıyla yaklaşırlar. “Bir tarafa “biz”i Doğu’yu, karşı cepheye ise Batı’yı ve Batılı değerleri koyarlar. Anadolu direnişinde birinci kuşağın dışladığı halkı ve halk önderlerini ön plana çıkaran, İttihatçıları ve padişahı savunan, Kurtuluş Savaşı’nm ‘din ve padişah için’ yapıldığı temel düşüncesini işleyen tezli romanlarıyla yeni tartışmalara zemin hazırlarlar. Farklı bir söyleyişle Anadolu direniş hareketinin zaferle sonuçlanması¬na, sadece aydın üst kadroların değil, altı yüz yıllık imparatorluk deneyimi olan ariflerin ve halkın gönlünde yaşayan halk önderlerinin de payı olduğu temel dü¬şüncesiyle yaklaşırlar (Gündüz, 2006). Tarık Buğra (Küçük Ağa, Küçük Ağa Anka¬ra’da, Firavun İmanı, Yol Ayrımı); Münevver Ayaşlı (Pertev Beyin Üç Kızı, Pertev Bey’in İki Kızı, Pertev Bey’in Torunları), Bahaeddin Özkişi (Köse Kadı, Uçtaki Adam, Sokakta), Durali Yılmaz (Siyah Perdeli Evler, Savaş Günlüğü, Ankara’da Ölüm), Yavuz Bahadıroğlu (Sel). Milli Mücadele dönemini sadece ulusçu bir dikkatle ele alan romanlar da ol¬dukça fazladır. Azmiye Hami Güven (Hemşire Nimet/1951), General Hamdi Günay (Deli Orman/1955), Recai Sanay (İngiliz Kemal Lavrense Karşı/1956, İngiliz Kemal Yakınşark Cumhuriyetçileri Arasmda/1957, Yunan Zindanlannda/1958, İstiklâl Harbinde/1959), Oğuz Özdeş (Dağ Başını Duman Almış/1960), Fikret Arıt (Hep Bu Topraklar İçin/1965, Muhtar/1977), İskender Ohri (Aşktan da Üstün/1971), Barbaros Baykara (Kanayan Toprak/1911, Nefret Köprüsü), Ümit Kaftancıoğlu ( Ye- latan-1972, Tüfekliler-1914), İbrahim Ethem Aladağ (Şahin Bey/1973), Tahir Kutsi Makal (Meydan Dayağı/1911"), Fikret Arıt (Güzel Yuana, Bu Hayatı Yaşamak Lâ- zım/1955, Hep Bu Topraklar İçin/1961, Küçük Fedailer/1962, Muhtar/1977, İf¬fet/Maziden Gelen Sesler/2002), Osman K(orkut) Akol (Kurtuluş Savaşı’nda Bir Çocuk/1968), Yusuf Ziya Bahadınlı (Gemileri Yakmak/1976), Yusuf Ateş (Kırım, Kıyım, Kıtlık/1916), Bekir Eliçin (Onlar Savaşırken/1978), İbrahim Atmaca (Çekir- geler/1979), İbrahim Ethem Aladağ (İşgalciler/Şahin Bey/1973). Milli Mücadele dönemini ve Mütareke dönemi İstanbul’unu anı-roman şeklinde tarzında yansıtan eserler ise şunlardır: Hasan İzzettin Dinamo/1909-1989 (Kutsal İsyan I.II.III.-1966-1968 -MillîKurtuluş Savaşı’nın Gerçek Hikâyesi I, II, IIIadıyla-, Ateş Yılları/1968, Savaş ve Açlar/1969, Kutsal Barış/ I-VII, 1972-1976, Öksüz Mu¬sa-1973, Musa’nınMapushanesi-1974, KoyunBaba-1976, Musa’nın Gecekondusu- 1976, Açlık-1982, TürkKelebeği-1981, Adalet Sıtması-1983, Anadolu’da Bir Yunan Askeri-1988), Bekir Büyükarkın (Bozkırda Sabah/1969), Ahmet Hamdi Tanpınar (Sahnenin Dışmdakiler/1912), Haydar Berköz (İkinci Ergenekon/1965), Ayşe Ku- lin (Veda-Esir Şehirde Bir Konak/2002). Bunlardan başka Milli Mücadele döneminin problemlerini tarihsel süreç içeri¬sinde değerlendiren romanlar da kaleme alınmıştır. Nazım Hikmet Ran (Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim/1967), Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Selçuk (Yüzbaşı Sela- hattin’in Romarn/1973-1975), Orhan Hançerlioğlu (Ekilmemiş Topraklar/1954), Talip Apaydın (TozDuman İçinde/1974, Vatan Dediler/1981, Köylüler/1991), Ke¬mal Bilbaşar (Bedofl-2.bs.1983) Samim Kocagöz (Kalpaklılar/1962, Doludiz- gin/1963, İzmirin /çmde/1973), Erol Toy (Toprak Acıkmca/1968), İlhan Tarus (Var Olmak/1957, HükûmetMeydam/1962, Vatan Tutkusu/1967), Melih Cevdet Anday (1915-2003) (Aylaklar-1965, Gizli Emir-1970, İsa’nın Güncesi/1974). (Ro¬man listeleri Osman Gündüz, 2006 adlı çalışmadan alınmıştır). Milli Mücadeleyi anlatan romanlarda çatışma iki nokta belirir. Bunlardan birin¬cisi işgal güçleri ile yurtsever insanlarımızın mücadelesi şeklindedir. İşgal güçleri Anadolu’yu ve İstanbul’u paylaşma amacıyla işgal eden Fransız, İngiliz, İtalyan ve Yunan kuvvetleridir. Bunlar emperyalist güç olarak da tanımlanmaktadır. İkinci çatışma da milli değerlerinden kopan aydınlar ile Anadolu’ya yönelip kurtuluş mücadelesine karar vermiş olanlar arasındadır. Bu dönemleri anlatan romanlardan Abdülhamit Düşerken, Küçük Ağa ve Der- saadet’te Sabah Ezanları üzerinde durulacaktır. Nahit S>rr> Örik-Abdülhamit Düşerken II. Abdülhamit döneminin son yılları ile İttihat ve Terakki’nin ilk yıllarını konu edi¬nen Abdülhamit Düşerken romanında Nahit Sırrı Örik, çocukluk yıllarında tanığı olduğu tarih kapsamında değerlendirilebilecek olayları kurgulamaktadır. 22 Mayıs 1895 doğumlu olan Nahit Sırrı’nın babası II. Abdülhamit dönemi Maarif Nezareti mektupçularındandır. Yazarın yaşı ve babasının görevleri, bize, çocukluk yılların¬daki izlenimlerinden çok babasından duyduklarının etkin kaynak olduğunu gös¬termektedir. Bu bakımdan Nahit Sırrı’nın tarihi anlatmaktan çok, kendi çağına ta¬nıklık ettiğini düşünebiliriz. Nahit Sırrı’nın kurgusunu bir tarihçinin görüşü olarak ele almanın yanlış olaca¬ğını söyleyen Sevim Kantarcıoğlu, yazarın 1908 -1909 arasındaki bir dönemi ince¬lediğini ve özellikle ahlaki çöküntüyü vurguladığını; bu çerçevede Abdülhamit’i, İttihat ve Terakki’yi yorumladığını belirtir. Abdülhamit Düşerken’i “saf bir tarihi ro¬man” olarak tanımlar: Abdü/hamit Düşerken’i geleneksel roman kategori/eri i/e yaratılmış dar an/amda saf bir tarihi roman o/arak değerlendirmek yerinde o/ur. Eserde Osman/ı tarihinde ve yakınçağ tarihimizde kritik bir dönem ve o dönemin sosyal aktör/eri estetik bur kurgu içinde ve Örik’in perspektifine uygun o/arak yer/erini a/mış/ardır. ” (2008: 162). II. Abdülhamit dönemini öncesi ve sonrasıyla sorgulayan roman; dönemin pa¬şalarından birinin kızı ve İttihat Terakki’nin hırsına yenik düşmüş bir subayının iliş¬kileri çevresinde kurgulanmaktadır. Romanda kurgulanmış şahısların dışında II. Abdülhamit, Arap İzzet Paşa, Servet-i Fünun dönemi romancılarından Hüseyin Ca¬hit, İttihat ve Terakki’nin önderlerinden Talât Paşa, Mahmut Şevket Paşa gibi yakın dönem tarihimizin önemli isimleri, II. Abdülhamit döneminin önemli paşaları da yer almaktadır. Romanda, isimlerinden, kurgu ile ilgisi olmaksızın bahsedilen dö¬nemin önemli şahsiyetleri de bulunmaktadır. Nahit Sırrı Örik, 10 Temmuz 1908’den 31 Mart 1909’a kadar olan yakın tarihi¬mizin çok önemli bir sürecini çeşitli sorgulamalar süzgecinden geçirerek dikkatle¬re sunmaktadır. Abdülhamit Düşerken isimli roman, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü hazırlayan sosyal, politik ve kurumsal nedenleri bir aşk kurgusu çevre¬sinde irdelemektedir. Yazar, bu döneme ait düşüncelerini ve dönemin tarihsel olaylarını ortaya koyarken, roman kişilerinin hareketlerinin arkasındaki psikolojik ve sosyolojik nedenleri, çıkar kaygılarını, endişelerini de dikkatlere sunar; kişilerin davranışlarını yönlendirirken değerleri duyma noktasındaki çelişkilerini sergiler. Bir bakıma, söylemek istediklerini, kişilerin bu iç tahlillerinin arkasından aksettirir. Fethi Naci, romanda, Nahit Sırrı’nın bir dönemi yansıtırken Abdülhamit ve Ha¬reket Ordusunun gelişini haklı göstermeye çalıştığını belirtmektedir: “Nahit Sırrı Örik’in tutumu, İkinci Meşrutiyet’ten, İttihat ve Terakki’den, Su/tan Ha- mit’ten söz açan öteki romancıların tutumuna hiç mi hiç benzemiyor. İttihat ve Te¬rakki’nin zorba/ığma karşı çıkıyorlardı ama hiçbirinin ak/mdan 31 Mart’ı sevim/i göstermek ya da Su/tan Hamid’i tutmak geçmiyordu; oysa Su/tan Hamid’in kafası da gön/ü de Su/tan hamit’tenyana.” (2002: 231). Bu konuda II. Abdülhamit ile ilgili bölümde de belirteceğimiz üzere, yazarın Abdülhamit’i desteklemek gibi bir düşüncesi yoktur. Çevresinde güvenebileceği kimsenin bulunmadığı, güçlü ancak yalnız bir insan olduğu, dönemi anlatan bütün romanların ortak görüşüdür. Nahit Sırrı, II. Abdülhamit’in, Hareket Ordusunun durdurulması konusunda Şefik’in getirdiği teklif karşısındaki tavrını da, milli du¬yarlılıktan değil, kan dökülmesini istememesiyle ve Şefik’e tam olarak güvenme¬mesi olarak tanımlamaktadır. Yazarın çoğu kez, koca imparatorun düştüğü duru¬mun acı verici olduğunu, hangi tip insanların elinde oyuncak olduğunu sunarak anlatmaya çalıştığını da söyleyebiliriz. Romanda kişisel duygular, ilişkiler, insanların yapıp-etmelerini yönlendiren de¬ğerler tarihsel olayların daha önündedir. Bir bakıma tarihteki önemli olayların ar¬kasında insani davranışların, duyguların, önlenemez hırsların payı dikkatlere su¬nulmaktadır. Daha doğrusu Osmanlının çöküşündeki çürümüşlüğün insana sirayet etmiş bütünlüğünün ne kadar vahim olduğu sezdirilmektedir. Tarık Buğra-Küçük Ağa Tarık Buğra’nın ikinci romanı olan Küçük Ağa, 1963 yılında İstanbul’da yayımlanır. Tarık Buğra, Küçük Ağa’yı çocukluğundan itibaren babasından, babasının arkadaş¬larından dinlediklerinden ve yazılı belgelerden hareketle kaleme aldığını belirtir. Küçük Ağa, Millî Mücadele yıllarının Kuvayı milliyenin oluşumundan Çerkez Ethem birliklerinin bozguna uğratılması arasındaki dönemin kurgusu niteliğindedir. Yazarın Millî Mücadele yıllarını konu alan romanı, halk hareket noktası alına¬rak kurgulanmıştır. İstanbullu Hoca, Çolak Salih, Reis Bey, Doktor Haydar, Ali Em¬mi gibi halktan insanlar romanın kahramanlarıdır. Fatih Andı ve Beşir Ayvazoğlu, bu çok yönlü roman kişilerinin yer alışını kazanılan zaferin, daha önce kaleme alınmış romanlardaki tezlerden ayrı olarak, bütün millete ait olduğu görüşünden kaynaklandığını belirtirler: “Mi//î Mücade/e romanlarında di/e getiri/en resmi görüşün aksine, Millî Mücadele’nin asker, siyasetçi, sivil bürokrasi, din adam/arı, eşraf, hatta toprak ağa/arı i/e bir/ikte, bütün bir millet olarak topyekûn kazanılmış bir zafer olduğunu, ancak Cumhuri¬yetin ilanı sonrasında yolların ayrılmaya başladığını işler. ” (Andı, 2000: 27). Aynı konu benzer tarzda Beşir Ayvazoğlu’nun çalışmasında da ifade edilir. (2006: 74). Küçük Ağa romanının kişileri hakkında yazı kaleme alan Muzaffer Uy- guner de, farklı ve zengin kişi kadrosunun romandaki canlılığına değinir: “Buğra, imanlı ve inançlı kişilerin başardığı bir büyük kurtuluşun romanını yazar¬ken kişilerini çok iyi seçmiştir. Bunlar, birer simgedir, birer tiptir. Ancak, bu yönle¬riyle birer gölge, silik birer iz olarak kalmamışlardır. Buğra, bunlara can vermiş, ruh katmıştır. Kişiler bir bütün olarak verilebilmiştir. Kişiler kendi yapıları ve yaratışları içinde zıtlıklara düşmemekte; yapaylık izlenimi vermemektedir.” (1976: 93). Gerçekten de, Küçük Ağa romanı dikkatle okunduğunda görülecektir ki kurguda yer alan şahısların tümü, Millî Mücadele yıllarının birer unsurunu simgelemektedirler. Sevim Kantarcıoğlu, romanı destan olarak değerlendirir: “Tank Buğra ‘Küçük Ağa’ adlı eserinde bir destan yaratmış ve bu destanı roman kahramanlarını kullanarak romanın estetik yapısı içinde somutlaştırmıştır. Bir des¬tanda, bir halkın tarihin belli bir zamanı ve mekanı içinde sahip olduğu ortak de¬ğerleri, idealleri ve yücelik kavramları ifade bulurken, bu korik unsurun parçalarını bir sanat eserinin organik bütünlüğü içinde birleştiren bir trajik veye traji-komik omurga da bulunur.” (2008: 218). Trajik veya traji-komik omurga, Çolak Salih ve Küçük Ağa’nın yaşadıklarıdır. Taner Timur, Küçük Ağa’nın Milli Mücadele yıllarına Türk-İslam sentezi perspekti¬finden yaklaştığını, bu nedenle de 12 Eylül sonrasında çok okunduğunu belirtir: “Küçük Ağa romanı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ‘Türk-İslam sentezi’ çevresinde sergi¬lenmesidir. Eserin kahramanı ve en sevimli gösterilen kişisi, kritik anlarda İmam Ga¬zali’nin İhya-ul Ulum’unu okuyan İstanbullu Hocadır. Küçük Ağa’nın sonunda Ku- vayı Milliye’ye katılması, eseri tabularla biçimsel bir uzlaşma haline sokar ve gerçek¬te Kemalistlerin prim kaybettiği, şeriatçılığın canlandığı 12 Eylül döneminde roman baskı üzerine baskı yapar.” (1991: 60). Küçük Ağa romanında iki şahsın diğerlerinden fonksiyon ve simgelediği unsur¬lar bakımından öne çıktığını görüyoruz: Küçük Ağa (önceleri İstanbullu Hoca) ve Çolak Salih. Tarık Buğra, Çolak Salih’in asker olması dolayısıyla, dönemin siyasal ve sosyal olaylarını, kurgu içerisinde anlatmakta zorlanmaz. Çolak Salih, geçmişin ihtişamını aramaktadır. Çanakkale’de kolunu kaybetmiş, herkesin kendisine acıma duygularıyla yaklaştığı, hatta uzaklaştığı bir adam hâline gelmiştir. Görev anlayışı en üst seviyede gelişmiş olan Çolak Salih, halk adamıdır. Memleketine ve vatanı¬na geleneksel bağlılığı temsil etmektedir. Millî Mücadele öncesinde çok iyi bir as¬kerdir. Silah talimlerinde hâlâ iyidir. Aynı zamanda güvenilir bir kuryedir. Aile ha¬yatı söz konusu değildir. İstanbullu Hoca, Anadolu insanının Millî Mücadeleye bakışını en iyi ortaya çı¬karabilecek bir mekândadır: Cami. Cami, Osmanlı İmparatorluğunda Millî duyarlı¬lığın, halifeye bağlılığın en çok konuşulduğu, tartışıldığı, duyarlılığının yaşandığı mekân durumundadır. Roman içerisinde tedricen tanıdığımız İstanbullu Hoca, baş¬langıçta cemaati etkileyen konuşmaları ve Osmanlıya bağlılığı ile karşımıza çıkar. Daha sonra eşi ve aile duyarlılığı çevresinde tanıtılan İstanbullu Hoca, romanın ilerleyen kısımlarında Millî Mücadeleye ve bağımsızlığa olan inancı ile ortaya çıkar. Ancak zafer sonrasına dair kuşkuları da vardır. İstanbullu Hoca’nın romanın başlangıcında din adamı olması bir tesadüf değil¬dir. Roman, İstanbullu Hoca’nın (Mehmet Reşit), Küçük Ağa oluş macerası üzerine kurulmuş gibidir. Tarık Buğra’nın bir din adamını temel kahraman olarak belirle¬mesinde ve romanını ondaki değişim üzerine kurmasının bir nedeni de vatanın kurtulmasında dinin fonksiyonunu da tanımlamaktır: “Bu millet her zaman olduğu gibi o devirde de vatan sevgisini, devlet şuurunu dini ile iç içe duyardı. Her savaş bir cihad olagelmişti. Vatan, millet sembolleri din sem¬bolü ile birleşiyordu: Bir tek bayrakta üç kutsallık. Bu milletin kaderi, bu milletin tâ kendisi yüzyıllar boyunca işte bu bayraktı.” (Ayvazoğlu, 2006: 78-79). Tarık Buğra Küçük Ağa romanı için kaleme aldığı bu önsözde, din unsurunun Millî Mücadeledeki rolünü tanımlarken, Küçük Ağa’nın yaşadığı maceranın da çağ¬daşlarının en az yarısının ortak kaderi olduğunu söyler. Attilâ İlhan-Dersaadet’te Sabah Ezanları Attilâ İlhan’m Aynanın İçindekiler serisinin dördüncü kitabı olarak yayımlanan Dersaadet’te Sabah Ezanlarinvn basım yılı 1981’dir. (Daha öncekiler Bıçağın Ucu, Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak yayınlandı. Daha sonra da O Karanlıkta Biz) At¬tilâ İlhan bu romanlarında yakın dönem Türk tarihini kurgu ile yorumlamaktadır. Turgut Göğebakan, Attilâ İlhan’m romanlarında tarihin hangi yönüyle ve hangi metodla ele alındığını şöyle açıklamaktadır: “Ancak klasik bir tarihsel roman yazarı değil İlhan. Onun tarihsel ormanlarında. geç¬mişle şimdiki zaman arasındaki çizgiye özel bir önem veriliyor. Geçmişle şimdiki za¬man arasında bir nedensellik ilişkisi var bu romanlarda. Başka bir deyişle; her şey diya¬lektik bir yöntemle getiriliyor okurun karşısına. Bir tarihsel olayı anlatmıyor yazar, ak¬sine tarihsel bir süreci yansıtmaya çalışıyor. Tarihsel olayın yalnızca kendisi değil, onu doğuran nedenler ve ortaya çıkardığı sonuçlar da önemli İlhan için.” (2004: 79). Attilâ Ilhan, Dersaadet’te Sabah Ezanları romanını aynı tarzda kaleme almış, ya¬kın dönem Türk tarihinin belirli bir sürecini yansıtmaya çalışmıştır. Roman, 1909’dan İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden hemen sonrasına, Millî Mücadele’nin Ana¬dolu’da güç kazandığı döneme kadar (1920) olan bir süreyi işler. Dersaadet’te Sa¬bah Ezanları isminden de anlaşılacağı gibi, Millî Mücadele yıllarına, İstanbul’u merkeze alarak bakmaktadır. Attilâ İlhan, romana İzmir’in işgal edilmesi gibi Türk tarihi açısından önemli bir olayla başlar. Ancak kurguyu çevresinde oluşturacağı Abdi Bey, Neveser, Münif Sabri ve diğerlerinin bugünlere nasıl geldiğini açıklayabilmek için 1909 Mayıs’ına kadar gider. Roman, İttihat ve Terakki mensubu Abdi Bey ve ailesi çevresinde Osmanlı İm- paratorluğu’nun son yıllarına bakar. Bir bakıma çözülüşün ve çöküşün temel ne¬denlerini, iç ve dış etkilerini irdeler. İttihat ve Terakki’nin ülkeyi yönetecek bilgi ve beceriden yoksunluğunun, Abdi Bey gibi insanları bünyesinde barındırması gibi nedenlere dayalı vurgusu yapılır. Ayrıca İzmir’in işgalinden sonra Anadolu’da baş¬layan canlanmayı, İstanbul’dan Anadolu’ya yapılan katkıyı Münif Sabri ve benzeri roman kişileri çevresinde dikkatlere sunar. Attilâ İlhan, toplumumuzun on yıllık bir sürecine yalnızca tarihî açıdan bakmaz. Bu süreci; sosyal hayatı, siyasal panoramayı, iktisadi durumu ve eğlence diyebile¬ceğimiz cinsellikleri roman kişilerinin dünyasına yerleştirerek kurgusunu gerçekleş¬tirir. Yani yakın tarihimizi ilgilendiren olaylar dizisini çok geniş açılardan irdeler: “Yakın tarihimizden bir kesiti, 1909-1920 yıllarını işleyen Dersaadet’te Sabah Ezan¬ları, Kemal Tahir’in Devlet Ana’smdan sonra çağdaş Türk edebiyatının ikinci büyük tarihi romanı. Hangi Batı, Hangi Sol, Hangi Sağ ve Hangi Atatürk’ün yazan Attilâ İlhan, bu eserlerin malzemesini oluşturan araştırma ve düşünce ürünlerini yeni ro¬manında fiksiyonuna temel olarak kullanıyor. Şöyle de diyebilirim: Yazar, yıllardır ilgilendiği kültür ve tarih yorumunu bir roman türü düzeyinde estetik alana aktan- yor.” (Aytaç, 1981:103). Yazarın çok geniş bir perspektiften hareket ettiğini, Jön Türkleri, İttihat ve Te- rakki’yi, Millî Mücadele yıllarının bütün boyutlarını araştırdığını, roman kurgusunu oluştururken de bu araştırmalarından yararlandığını söyleyebiliriz. Attilâ İlhan, Dersaadet’te Sabah Ezanlan'nda Neveser’in babası “Alaman Ziya” çevresinde Osmanlı-Alman ilişkilerini anlatır. II. Abdülhamit döneminde Osmanlı İmparatorluğunun neredeyse bütün ticari ilişkileri Almanya ile yapılmaktadır. Atti¬lâ İlhan burada, bir bakıma, I. Dünya Savaşı’nm nedenlerini bir başka noktada açıklamakta, asıl fırtınanın İngiltere, Fransa gibi ülkelerle Almanya arasında koptu¬ğunu, OsmanlI’nın paylaşılması noktasında yaşandığını sezdirmektedir. Mustafa Reşit Paşa’nm Tanzimat döneminde “Devlet-i Aliyye’nin” kaderini İngilizlerin eline bıraktığını diyaloglar aracılığıyla belirten Attilâ İlhan, II. Abdülhamit döneminde de Almanlarla ittifak yaparak Rusya ve İngiltere’ye karşı güç kazandığı zannında oldu¬ğunu, bu nedenle de her şeyin Almanlara bırakıldığını dile getirmektedir. Alman¬larla iktisadi ve teknolojik yardımlaşmanın boyutları “Alaman Ziya” aracılığıyla, onun yorumuyladır: “Devlet-i Aliye, Kaiser’in Almanya’sıyla, her gün biraz daha iç içe girmektedir: Ru¬meli Demiryollarının ardından, aa, bir de bakıyorsun Anadolu Demiryolları Şirke¬ti kurulmuş! Saray’dan ‘imtiyazı’ alır almaz, döşedikleri raylarla Almanlar, Dersaa- det’i Anadolu bozkırının taa içlerine bağlıyorlar: İzmir, Adapazarı kapı komşusu oluveriyor, Eskişehir’se yakında bir şehir. ‘Himmetleri var olsun!’ derken, Düvel-i Mu¬azzama ’yı birbirine katan, o ‘devasa ’ Bağdad Demiryolu Projesi! Harikulade bir ta¬savvur! Ordu-yu Hümayun, Dersaadet’te şimendifere bindi mi, o cehennem sıcağı Arabistan çöllerinde kırılmadan, icab-ı halinde, şehr-i dil-ara-yı Bağdad’a vasıl ola¬bilecek.” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003: 210). Almanlarla, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kurulan ekonomik bağlantı yu¬karıdakiler ile sınırlı değildir. Neredeyse ülkenin bütün ihtiyaçları Almanlardan karşılanmaktadır. Yukarıdaki alıntıda da dile getirildiği gibi, bu ilişkiler dünyanın büyük devletlerinin tepkisine neden olmuştur. Bu da, I. Dünya Savaşı’nm, sonuç¬larından da anlaşıldığı kadarıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya’ya gitme¬sinden korkan “Düvel-i Muazzama”nın, Osmanlı’yı paylaşma kaygısından kaynak¬landığını ortaya koymaktadır. Büyük devletler, Osmanlı’yı paylaşmak için savaştı¬lar; biz, Çanakkale’deki savunma dışında, kenarda bekledik. Savaş bitiminde de paylaşımı kabullendik. Dirilişimiz, daha sonradır. Attilâ İlhan’m Dersaadet’te Sabah Ezanlarinvn kurgusunda düşüncelerini aktar¬mada yararlandığı kişilerden biri de Neveser’in kardeşi Ahmet Ziya’dır. Ahmet Zi- ya’dan romanda, işgal İstanbul’unda işçi hareketlerinin anlatılmasında yararlanılır. O, bağımsızlık mücadelesinin işçiler tarafından verilebileceği görüşündedir. Bir ba¬kıma da sosyalizmin temsilcisi durumundadır. Ahmet Ziya, Aynanın İçindekiler se¬risinde Dersaadet’te Sabah Ezanlan’ndan sonra da varlığını sürdürür. Gönülden Esemenli Söker, Ahmet Ziya tipinin, 1909’den itibaren Türk solunun halkla bütün¬leşememe yanılgısını vermek için romana taşındığını belirtir: “Tarihdizinsel sıraya göre ilk defa ‘Dersaadet’te Sabah Ezanları’nda örneklenmeye başlayan Türk solculuk hareketleri ve Türk solcu aydınını asıl onun maddi ve mane¬vi kaynağını oluşturan halk tabakalarına yabancılaştıran yanılgısı, ‘Aynanın İçin¬dekiler’ roman dizisinin yayımlanmış beş kitabında da ele alınıp olumlu gelişimini Ahmet Ziya ’yla ‘O Karanlıkta Biz’ adlı son romanda gösterir. Attilâ İlhan, Ahmet Ziya’nm söz konusu olduğu bölümlerde tarihî bilgileri, her za¬mankinden daha yoğun bir biçimde romanlarının dokusuna katar. Bu yazım tar¬zıysa bu bölümlerin tarih ağırlıklı olmasına neden olur. Yazar, Ahmet Ziya’nm Se¬lanik’te 1909’da başlayan macerasını 1960’a kadar izleyerek Türk sosyalist düşün¬ce tarihinin olumlu ve olumsuz yönlerini göstermek isteyecek, solcu aydının kültürel yanılgısını, onun eylemleriyle yazdığı tarih aracılığıyla yansıtmak yoluna gidecek¬tir.” (2002: 140-141). Yazar, Millî Mücadele döneminde, sosyalistlerin tam bağımsızlıktan yana ol¬duklarını da Ahmet Ziya ile vurgulamak ister. Attilâ İlhan, Ahmet Ziya’yı başka ko¬nularda da konuşturur. Buna bağlı olarak Ahmet Ziya, İttihatçıların hareketlerinde İngiliz Gizli Servisi’nin ve İtalyan Mason localarının tesiri olduğu görüşündedir. Ay¬rıca, tıpkı Kemal Tahir gibi, Batı ile Bolşeviklik arasında tampon bir bölge kurul¬ması için Millî Mücadele’nin başarılı olmasına izin verildiği görüşünü de belirtir (Koç, 2005: 511). Esemenli Söker, Attilâ İlhan’m Ahmet Ziya ile Türk solunun ta¬rihsel sürecini, kurgunun gerektirdiği kadarıyla yazma imkânı bulduğunu da belirt¬mektedir. Dersaadet’te Sabah Ezanları romanında olaylar genel olarak İstanbul’da geçer. Ancak Selanik, Paris, biraz da İzmir romanın kurgusu içerisinde olaylara sahne olur. Romanda sosyal hayat ve ekonomi dönemin siyasal hayatıyla iç içedir. İstan¬bul’da işçi problemlerinin çıkması, insanların yoksulluk nedeniyle fırınlara saldır¬ması, Halıcızade Abdi Bey’in ticari faaliyetleri, yine Halıcızadelerin Leon Mizrahi ile ilişkileri ve Barzilay-Mizrahiler; hem bir dönemin çeşitli etnik ve dini grupların yönlendirdiği OsmanlI’nın iktisadi hayatını hem de bir dönemin ekonomik ve sos¬yolojik panoramasını verir. Dönemin siyasal olayları da önceleri İttihat ve Terakki ve Abdi Bey çevresinde, daha sonra Millî Mücadele ekseninde Münif Sabri, Neve¬ser, Ahmet Ziya’nın yaşadıklarına dayanılarak verilir. Türklerin dışında, romanda yer alan ve bir dönemdeki icraatlarıyla çöküşü hazırlayan Almanlar, Yahudiler ve Rumlar da dönemin sosyolojik olgusunu verirler. Eğlence hayatı da, Bacaksız Ab¬di Bey’in Paris’te, İstanbul’da Mizrahilerin evinde Roza ve Raşel ile yaşadıklarından hareketle dikkatlere sunulmuş olur. Özet Tarih ve roman arasındaki ilişki ve tarihsel roman AMAÇ ▼î kavramı hakkında değerlendirme yapabilmek Tarih, belgelerin ve daha önce yazılmış tarihlerin ışığında, günün getirdiklerinin de hesaba katıla¬rak yorumlanması sonucunda ortaya çıkar. Ro¬man ise, tarihsel gerçekliğin romancının muhay¬yilesinde yeniden, herhangi bir kurala bağlı kal¬maksızın, tarihsel önem göz önünde tutulmaksı¬zın kurgulanması sonucunda oluşur. r Türk edebiyatının çeşitli dönemlerindeki tarihî İT2 romanın niteliğini tartışabilmek Türk edebiyatında başlangıçta halkın okuma zevkini geliştirmek ve halkta tarih bilincini uyan¬dırmak maksadıyla popüler tarih romanları ya- zılıyordu.1920-1960 döneminde önemli popüler tarih romanları kaleme alınmıştır. Bu dönemde uzak ve yakın döneme ait tarih tezlerinin vur¬gulandığı romanlar da kaleme alınmıştır.1960 sonrası edebiyatımızda ise yakın ve uzak döne¬min sosyolojik, ekonomik ve siyasal altyapıları¬nın da sorgulandığı eserler kaleme alındı. 1960 sonrası edebiyatımızda yakın ve uzak dönemin sosyolojik, ekonomik ve siyasal altyapılarının da sorgulandığı eserlerin kaleme alındığı görül¬mektedir. Türk romanında, Türk tarihinin hangi evreleri- IfjjP nin nasıl yer aldığını açıklayabilmek Türk edebiyatında başlangıçta halkın okuma zevkini geliştirmek ve halkta tarih bilincini uyandırmak maksadıyla popüler tarih romanla¬rı yazılıyordu. Abdullah Ziya Kozanoğlu, Niza- mettin Nazif (Tepedelenlioğlu), Turhan Tan, Vâlâ Nurettin, Fazlı Necip, İskender Fahrettin, Peyami Safa, Sami Karayel, Hayrettin Ziya, Ke- malettin Şükrü, Enver Behnan Şapolyo, Kadir- can Kaflı, Ziya Şakir, Reşat Ekrem, Ilgaz-Vahap Nevruzhan, Safiye Erol, Nihal Atsız, Feridun Fa¬zıl Tülbentçi, Zuhuri Danışman, Ratip Tahir, Turhan Tan, Reşat Ekrem Koçu, Murat Sertoğ- lu, Ragıp Şevki Yeşim, gibi yazarlar, 1920-1960 döneminin önemli popüler tarih romanlarını kaleme almışlardır. Bu dönemde uzak ve yakın döneme ait tarih tezlerinin vurgulandığı roman¬lar da kaleme alınmıştır: Nahit Sırrı Örik’in Ab- dülhamit Düşerken’i, Safiye Erol’un Ciğerde- len’i gibi. 1960 sonrası edebiyatımızda yakın ve uzak dönemin sosyolojik, ekonomik ve siyasal altyapılarının da sorgulandığı eserler kaleme alındı. Kemal Tahir, Tarık Buğra gibi yazarları¬mız Osmanlı imparatorluğunun kuruluş döne¬mini bu bakımdan roman çevresinde kurgula¬yan eserler kaleme aldı. Mustafa Necati Sepet- çioğlu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Turhan Tan, Bekir Büyükarkın gibi yazarlar; Türk tarihinin uzak ve yakın dönemlerini romanlar aracılığıy¬la okuyuculara ulaştırdılar. Özellikle Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun romanlarında başlangı¬cından Çanakkale’ye kadar getirdiği Türk tari¬hini anlatırken eğitim unsurlarını öne çıkardığı görülür. Yakın dönem Türk tarihini konu alan romanlar İttihat ve Terakki, Mütareke ve Milli Mücadele dönemlerini konu almaktadırlar. Bu dönemleri anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğ- lu, Halide Edip Adıar, Reşat Nuri Güntekin, Pe- yami Safa, Nahit Sırrı Örik gibi isimler, bir ba¬kıma yaşadıklarını naklederler. Yani çağlarının tanıklığını yaparlar. Samim Kocagöz, Tarık Buğ¬ra, Kemal Tahir gibi yazarlar da, çocuk gözle¬riyle gördüklerini anlatırlar. P Yakın tarihin romanımıza nasıl yansıdığını ör¬nek romanlar aracılığıyla yorumlayabilmek Ciğerdelen (1946), Safiye Erol’un en meşhur ro¬manıdır. Romanda şimdiki zaman ile geçmişte meydana gelen tutkulu bir aşk etrafında, Türk romanının geleneksel temalarından olan Doğu- Batı çekişmesinin işlendiği dikkati çekmektedir. Kemal Tahir romancı olarak Türk tarihinin geçir¬diği sosyal değişimleri işler. Bu çerçevede de ta¬rihi kullanır. Osmanlı Devletinin kuruluş süreci¬ni Devlet Ana romanında, Ankara Savaşı (1402) dönemini da yarım kalmış Topal Kasırga’da işler. Kemal Tahir, Türk tarihi ve toplum düzenine iliş¬kin düşüncelerini Devlet Ana’da sistemli bir şe¬kilde aktarır. II. Abdülhamit döneminin son yılları ile İttihat ve Terakki’nin ilk yıllarını konu edinen Abdülhamit Düşerken romanında Nahit Sırrı Örik, çocukluk yıllarında tanığı olduğu tarih kapsamında değer¬lendirilebilecek olayları kurgulamaktadır. Tarık Buğra’nın ikinci romanı olan Küçük Ağa, 1963 yılında İstanbul’da yayımlanır. Tarık Buğra, Küçük Ağa’yı çocukluğundan itibaren babasın¬dan, babasının arkadaşlarından dinlediklerinden ve yazılı belgelerden hareketle kaleme aldığını belirtir. Küçük Ağa, Millî Mücadele yıllarının Ku- vayı milliyenin oluşumundan Çerkez Ethem bir¬liklerinin bozguna uğratılması arasındaki döne¬min kurgusu niteliğindedir. Attilâ İlhan, Dersaadet’te Sabah Ezanları romanı¬nı aynı tarzda kaleme almış, yakın dönem Türk tarihinin belirli bir sürecini yansıtmaya çalışmış¬tır. Roman, 1909’dan İzmir’in Yunanlılar tarafın¬dan işgalinden hemen sonrasına, Millî Mücade- le’nin Anadolu’da güç kazandığı döneme kadar (1920) olan bir süreyi işler. Dersaadet’te Sabah Ezanları isminden de anlaşılacağı gibi, Millî Mü¬cadele yıllarına, İstanbul’u merkeze alarak bak¬maktadır. Kendimizi Sınayalım 1. Türk Edebiyatı’ndaki ilk tarihi roman ve yazarı aşa- ğıdakilerden hangisinde birlikte verilmiştir? a. Attila Ilhan-Dersaadet’te Sabah Ezanları b. Ahmet Mithat-Yençeriler c. Tarık Buğra-Osmancık d. Nahit Sırrı Örik-Abdülhamit Düşerken e. Tarık Buğra-Küçük Ağa 2. Aşağıdakilerden hangisi tarihî bir romanda yer al¬ması gereken unsurlar arasında yer alır? a. Tarihi belge b. Kaynakça c. (Fiksiyon) Kurgu d. Resmi tarihe uygunluk e. Gerçeklik 3. Aşağıdakilerden hangisi Kemal Tahir’in romanları¬nın özelliklerinden biri değildir? a. Devlet Ana romanında Osmanlı Devletinin ku¬ruluş sürecini anlatması b. Başka romanlarında da tarihi konuları işlemesi c. Türk tarihinin geçirdiği sosyal değişimlerin ro¬manlarının konuları arasında olması d. Bir Mülkiyet Kalesi, Esir Şehrin İnsanları, Yor¬gun Savaşçı romanlarında Milli Mücadele Döne¬mini anlatması e. Romanlarında hızla batılılaşmamız gerektiği ve batının kurumlarıyla bizim kurumlarımızın ortak olduğu konusuna vurgu yapması 4. Safiye Erol’un romanı aşağıdakilenden hangisidir? a. Ciğerdelen b. Yorgun Savaşçı c. Osmancık d. Devlet Ana e. Gönül Hanım 5. Cumhuriyet Döneminde yazılan tarihi romanların konusu aşağıdakilerden hangisinde verilmiştir ? a. Fransız ihtilali ve etkisi b. Kırım Harbi c. Lale Devri ve Döneminin şahsiyetleri d. Sanayi devriminin etkisi e. Mütareke yılları ve karşılaşılan zorluklar 6. Aşağıdakilerden hangisi Demokrat Parti’nin iktidar sürecini romanlaştıran, bu dönemdeki siyasal olayları anlatan yazar-roman eşleştirmeleri arasında yer almaz? a. Samim Kocagöz-lzmir’in İçinde b. Attilâ Ilhan-Bıçağm Ucu c. Tarık Buğra-Dönemeçte d. Ayşe Kulin-Gece Sesleri e. Safiye Erol-Ciğerdelen 7. Aşağıdakilerden hangisi Attila Ilhan’ın Dersaadet te Sabah Ezanları romanında söz konusu olan mekanlar¬dan biri değildir? a. Istanbul b. Paris c. İzmir d. Selanik e. Bursa 8. Küçük Ağa romanı için aşağıdaki ifadelerden hangi¬si söylenebilir? a. Milli mücadele yıllarını anlatır. b. Roman kadın kahramanlar arasında geçmektedir. c. Romanda Anadolu mücadeleye karşıdır. d. Romanda dönemin hapishane hayatının da izle¬rini görürüz. e. Romanda saray hayati teferruatıyla gözler önüne serilmiştir. 9. Aşağıdakilerden hangisi Mütareke dönemini anlatan roman ve yazar eşleştirmelerinden biri değildir? a. Yakup Kadri Karaosmanoglu-Yaban b. Halide Edib Adıvar-Ateşten Gömlek c. Namık Kemal-Cezmi d. Tarik Buğra-Küçük Ağa e. Kemal Tahir-Bir Mülkiyet Kalesi 10. Aşağıdakilerden hangisi 1920-1960 yılları arasında popüler tarih romancılarından biri değildir? a. Peyami Safa b. Safiye Erol c. Nihal Atsız d. Ayşe Kulin e. Turhan Tan Kendimizi Sınayalım Yan>t Anahtarı 1. d Yanıtınız yanlış ise “Türk Edebiyatında Tarihsel Roman” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. c Yanıtınız yanlış ise “Tarih ve Tarihsel Roman Kavramı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. e Yanıtınız yanlış ise “Kemal Tahir-Devlet Ana” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. a Yanıtınız yanlış ise “Safiye Erol-Ciğerdelen” ko¬ nusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. e Yanıtınız yanlış ise “1920-1960 Arası” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. e Yanıtınız yanlış ise “1960 Sonrası” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. e Yanıtınız yanlış ise “Attilâ Îlhan-Dersaadet’te Sabah Ezanları” konusunu yeniden gözden ge¬çiriniz. 8. a Yanıtınız yanlış ise “Tarık Buğra-Küçük Ağa” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. c Yanıtınız yanlış ise “1920-1960 Arası” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. d Yanıtınız yanlış ise “1920-1960 Arası” konusunu yeniden gözden geçiriniz. S>ra Sizde Yan>t Anahtarı Sıra Sizde 1 Romancının tarihsel bilgiyi yorumlamasında hiçbir sınır yoktur. Konu aldığı zamana ait sıradan bir insanın yaşa¬dığı devri değerlendirmesini sunabileceği gibi, savaşla¬rın ve siyasî olayların görüntüsünü de nakledebilir. Hat¬ta tarihsel gerçekliği istediği tarzda değiştirebilir. Buna “counter factual” denilmektedir. Osmanlı İmparatorlu¬ğunun Söğüt dışına hiç çıkamaması, OsmanlI’nın Viya- na’yı fethetmesi gibi. Fakat böyle bir durum hemen okuyucunun tepkisiyle karşılaşır veya alay konusu olur. Hiç denenmemiş olmasına karşın, farklı bir yorum ve tarz olduğu da tartışmasızdır. Tarihî roman, tarihin yeniden yansıması değildir. Belki geçmişi, fiksiyon bakımından yeniden yorumlama en¬dişesidir. Sıra Sizde 2 Tarihsel roman alanında ilk örnekleri Ahmet Mithat verir. Onun Yeniçeriler, Hasan Mellah yahut Sır İçin¬de Esrar adlı eserleri ile, Musullu Süleyman, Ahmet Metin ve Şirzâd romanları konu ve kahramanları ba¬kımından bu türün ilk örnekleri olarak gösterilir. Na¬mık Kemal’in Cezmi (1880), tarihi bilinçli olarak işle¬yen ilk tarihî romanımızdır. Namık Kemal, Cezmi’nin şahsında, 16.yy.’da Osmanlı-lran-Kırım ilişkilerini, bir aşk-kıskançlık olayı çevresinde anlatmaya çalışmıştır. oğlunu tablolaştırmış, kendine göre Türk değerlerini betimlemiştir. Sıra Sizde 3 Tarihsel romanın etkin bir tarzda ortaya çıkışı 1980 son¬rası dönemdir. 1980 sonrasında yalnız yakın dönem de¬ğil, Türk ve Dünya tarihinin en bilinmeyen dönemlerine kadar gidilir. “1980 sonrası kuşaktan türe birer ikişer eserle katılan Gürsel Korat (Zaman Yelt/1994), felsefi derinliği olan romanlarıyla İhsan Oktay Anar (Puslu Kı¬talar Atlası/1995, Kitabü’l Hiyel/1996, Efrasiyab’ın Hikâ- yeleri/1998), tarih ve fantezinin karışımı roman yazan Elif Şafak (Pinhan), Handan Öztürk (Yalnız Bebek- ler/1996), İstanbul’un fethini konu alan tek romanında hem Doğu’yu hem de Batı’yı Marksist bir dikkatle eleş¬tiren Nedim Gürsel (Boğazkesen-Fatih ’in Romant/1995), Haldun Çubukçu (Yıldızsayan/1996), konusunu XVII. yüzyılda Osmanlı sarayında yaşanan olaylardan alan Zülfü Livaneli (Engereğin Gözündeki Kamaflma/1996), mitolojik unsurları ve halk öykülerini folklorik malzeme ile zenginleştirerek roman formu içinde okura sunan Yaşar Kemal (Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana/1998), geleneksel anlatı formlarını romana uyarlayan Nazan Bekiroğlu (Yusuf İle Züleyha/2000, İsimle Ateş Arasın- da/2002), İskender Pala (Babil’de Ölüm İstanbul’da Aflk/2003), Sadık Yalsızuçanlar (Gezgin/2004)” (Gün¬düz, 2006). Bu romancıların eserlerinde hem anlatım tekniği bakımından farklılıklar, hem de tarihe bakış açı¬sında ilgi çekici yorumlar bulunmaktadır. Sıra Sizde 4 Kemal Tahir, Devlet Ana’da Türk milletinin -Osman¬lı’dan gelen- devlet kurucu ve yaşatıcı dehâsının günü¬müzde de var olduğunu, Türk kimliğine yönelmek için Osmanlının ilk dönemlerine bakmanın zorunluluğuna dikkat çekmiştir. Denilebilir ki Devlet Ana, tam mana¬sıyla, Batı’nın bireyciliğine karşı Türk kimliğini ortaya koyan bir roman özelliğiyle karşımıza çıkar. Hıristiyan Batı’da soylular, köylüler (köleler) vardır. Soylular, kö¬leler üzerinde her türlü hakka sahiptir. Osmanlı’da ise sosyal sınıflar yoktur. Bu bakımdan herkes devlete bağ¬lıdır. Kemal Tahir özellikle tarihsel perspektifte bu vur¬guyu yapar. Kemal Tahir, romanını, öncelikle cinayet vak’ası üzerine kurar. Ancak diğer yandan Türklerin devlet kurmaktaki yeteneklerini sergiler. Sıra Sizde 5 Milli Mücadeleyi anlatan romanlarda çatışma iki nokta belirir. Bunlardan birincisi işgal güçleri ile yurtsever in¬sanlarımızın mücadelesi şeklindedir. İşgal güçleri Ana¬dolu’yu ve İstanbul’u paylaşma amacıyla işgal eden Fransız, İngiliz, İtalyan ve Yunan kuvvetleridir. Bunlar emperyalist güç olarak da tanımlanmaktadır. İkinci çatışma da milli değerlerinden kopan aydınlar ile Anadolu’ya yönelip kurtuluş mücadelesine karar ver¬miş olanlar arasındadır. Yararlanılan Kaynaklar Andı, M. Fatih. (2000). Tarık Buğra. İstanbul: Şule Ya¬yınları. Argunşah, Hülya. (2006). “Tarihî Roman”, Türk Edebi¬yatı Tarihi 4. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Aytaç, Gürsel. (1981). “Attilâ Ilhan’ın Yeni Romanı Der¬saadet’te Sabah Ezanları’nın Biçim Özellikleri”, Yaz- ko Edebiyat. 11, Eylül: 103-106. Ayvazoğlu, Beşir. (2006). Büyük Ağa: Tarık Buğra. 3. Baskı, İstanbul: Kapı Yayınları. Carr, Edward Hallet. (1994). Tarih Nedir. 5. Baskı, İs¬tanbul: İletişim Yayınları. Collingwood, R.G. (1996). Tarih Tasarımı. Çeviren: Kurtuluş Dinçer, 2.Baskı, Ankara: Gündoğan Ya¬yınları. Çelik, S. Dilek Yalçın. (2006). “Popüler Roman”, Türk Edebiyatı Tarihi. 4: 359-392. Çelik, Yakup. (2007). “Tarih Roman İlişkisi-Tarihi Ro¬manda Kişiler”, Turcology In Turkey Selected Pa¬pers. Editör: Laszlo Karoly, Szeged, 107-121. Çelik, Yakup. (2009). “Karanlıktan Aydınlığa İttihat ve Terakki”, Milli Mücadele Çizgisinde Türk Roma¬nına Bir Bakış. Ankara. Doğan, Mehmet H. (1976). “Türk Romanında Kurtuluş Savaşı”, Türk Dili Türk Romanında Kurtuluş Sa¬vaşı Özel Sayısı, 278, Temmuz: 7-40. Esemenli Söker, Gönülden. (2002). Attilâ İlhan’da Kül¬tür Sorunsalı. Ankara: Bilgi Yayınevi, 394. Fedai, Özlem. (1998). “Kemal Tahir’in Romanlarında Tarih ve Toplum”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sos¬yal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Li¬sans Tezi, İzmir. Fethi Naci. (1990). 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme. 2. Baskı, İstanbul: Gerçek Yayınları. Fethi Naci. (2002). Yüz Yılın Yüz Türk Romanı. 4. Baskı, İstanbul: Adam Yayınları. Göğebakan, Turgut. (2004). “Attilâ Ilhan’ın Romanların¬da Kurtuluş Savaşı Manzaraları” Tarihsel Roman Üzerine. Ankara: Akçağ Yayınları, 77-116. Gündüz, Osman. (2006). 1960 Sonrası Türk Edebiya¬tı Tarihi. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Ya¬yınları, 279-382. Gürsel, Nedim. (1997). “Tarihsel Roman Tarihi Yorum¬layan Romandır”, Hürriyet Gösteri. 197-198, Ni- san-Mayıs: 74-75. İlhan, Attilâ. (1982). Dersaadet’te Sabah Ezanları. İs¬tanbul: Bilgi Yayınları. Kantarcıoğlu, Sevim. (2008). Yakınçağ Tarihimizde Roman. İstanbul: Paradigma Yayıncılık. Tahir, Kemal (1976). Devlet Ana, İstanbul: Bilgi Yayın¬ları. Koç, Murat. (2005). Türk Romanında İttihat ve Te¬rakki (1908-2004). İstanbul: Temel Yayınları. Narlı, Mehmet. (2007). Roman Ne Anlatır Cumhuri¬yet Dönemi (1920-2000) Türk Romanı Üzerine Tematik Bir Tasnif ve Değerlendirme. Ankara: Akçağ Yayınları. Özher, Sema. (2009). “Romancı Kimliğiyle Attilâ İlhan”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ba¬sılmamış Doktora Tezi. Elazığ. Taştan, Zeki. (2000). Türk Edebiyatında Tarihî Ro¬manlar (Türk Tarihi İle İlgili 1871- 1950). İstan¬bul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayın¬ları. Tekeli, İlhan. (1998). Tarih Yazımı Üzerine Düşün¬mek. Ankara: Dost Kitabevi. Timur, Taner. (1991). Osmanlı Türk Romanında Ta¬rih Toplum ve Kimlik. İstanbul: Afa Yayınları. Başvurulabilecek Kaynaklar Bloch, Marc. (1985). Tarihin Savunusu ya da Tarihçi¬lik Mesleği, Çev: Mehmet Ali Kılıçbay. Ankara: Bi¬rey ve Toplum Yayınları. Buğra, Tarık. (1998). Osmancık. 9. Baskı, İstanbul: Ötüken Neşriyat. Carr,Edward Hallet-Fontana, Jose. (1992). Tarih Yazı¬mında Nesnellik ve Yanlılık. Çev: Özer Ozanka- ya, Ankara: İmge Kitabevi. Ertop Konur. (1997). “Romancılığımızda Tarihe Yakla¬şım”, Hürriyet Gösteri. 197-198, Nisan-Mayıs. Göğebakan, Turgut. (2004). Tarihsel Roman Üzerine, Akçağ Yayınları, Ankara. Özlem, Doğan. (1996). Tarih Felsefesi. 2. Baskı, İstan¬bul: Anahtar Kitaplar Yayınevi. Öztürk, Prof. Dr. Mustafa. (1999). Tarih Felsefesi, Elazığ. Popper, Karl R. (1998). Tarihselciliğin Sefaleti. 2. Bas¬kı, İstanbul: İnsan Yayınları. Tosh, John. (1984). Tarihin Peşinde-Modern Tarih Çalışmasında, Hedefler, Yöntemler ve Yeni Doğrultular. Çev: Özden Arıkan, İstanbul: Türk Vakfı Yurt Yayınları. Tural, Sadık K. (1976). “Tarihî Roman ve Atsız’ın Tarihî Romanları Üzerine Düşünceler”, Atsız Armağanı. İstanbul: Ötüken Yayınevi. Yalçın, S. Dilek. (2005). Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Roman¬ları. Ankara: Akçağ Yayınları. Yavuz, Hilmi. (1997). “Tarihî Roman Ancak Belli Bir Ta¬sarımdan Yola Çıkılarak Yazılabilir”, Hürriyet Gös¬teri. 197-198, Nisan-Mayıs. ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladıktan sonra; lanlar>n Öcü Köy Enstitüsü mezunu Fakir Baykurt da, köy romancıları içinde en çok okunan, en bilinen yazarların başında gelir. Bunun, romancı özelliklerinden gelen sebepleri ol¬duğu gibi, siyasal hayatına, romanlarının sinemaya aktarılmasına bağlı sebepleri de vardır. “Çalışan kırk bin Türk köyünün acısını, çilesini, sesimizin yettiğince duyur¬maya çalışalım. Bu bizim için hem haktır, hem görevdir.” (Baydar, 1960: 43) diyen Fakir Baykurt, bu hak ve görevin gerçek gözlemlerle yerine getirilebileceğini düşü¬nür. Daha sonra sadece gözlemci gerçekliğin yeterli olmayacağını düşünerek “sa¬natta çabam, köylü yaşayışını, halkçı ve devrimci açıdan yazmayı sürdürmektir (...) edebiyat, insanlarımızı hayata karşı, devrimci tavır ve davranışlı yapmada önemli bilinçlendirme aracıdır.” (Baykurt, 1981) der. Bu “devrimci bilinçlendirme” için ni¬çin köy seçilir? Fakir Baykurt, önemli olanın köy, şehir olmadığını, herkesin iyi bil¬ diği yerdeki bozuk düzeni anlatması gerektiğini söylese de bu pek de doyurucu bir cevap değildir. Belki şu düşünülebilir: Bu yazarlar sözünü ettikleri “bilinçlenmeyi” Köy Enstitüleri’nde öğrendiler; mezun olduktan sonra da çalıştıkları yerler köyler¬di; doğal olarak, bilincin aktarılacağı yerler köylerdi. Alemdar Yalçın, bu sebeple¬rin yanına, köy romanının geliştiği yıllardaki uluslar arası etkileri de koymakta ve bilinçlenmenin (devrimin) köyden geçerek geleceği inancının, bu etkilere bağlı ol¬duğunu işaret etmektedir (Yalçın, 2003:150). Başka bir soru da sorulmalı: Bu ro¬manlar köylüyü nasıl bilinçlendirecek? Her halde köylünün kitap okuduğunu hele de roman okuduğunu söylemek mümkün değildir. Beklenebilecek en inanılır etki¬lenme, köye gelen aydından köylünün etkilenmesi olacaktır. Öyleyse bu romanlar, köylüye değil, köylünün nasıl bilinçleneceğini okuyacak olanlara yazılmıştır. Fakir Baykurt’un, 1958’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen Yılanların Öcü adlı romanı 1959’da yayımlanır.Yazar daha sonra bu romanının problemini Irazca- nın Dirliği ve Kara Ahmet Destanı ile devam ettirir. Roman yayımlandığı yıllarda olumlu eleştirilerin yanı sıra olumsuz eleştiriler de alır. Olumlu eleştiriler, romanın köy gerçekliklerini anlatmasıyla; olumsuz eleştiriler, köylüye bakışıyla ve eserin müstehcenliği ile ilgilidir. Fakir Baykurt’un romanlarındaki cinsellik anlatımı, daha sonraları da eleştiri konusu edilmiş; örneğin Tırpan adlı romanı bu boyutuyla tar¬tışılmıştır. Yılanların Öcü’nün hikayesi, Burdur’un seksen evlik Karataş köyünde geçer. Vali, şehre bir heykel yaptırmak için köylere salma salar. Karataş köyünün muhtarı, bu parayı temin etmek için, Kara Bayram’ın evinin önünü, ihtiyar heyeti üyesi Haceli’ye satar. Bayram’ın annesi Irazca Ana, bu işe karşıdır ve bunu muhta¬rın ve yandaşlarının bir zulmü olarak algılar. Muhtar ve köy heyeti bu arazinin köy malı olduğunu söylerler. Hatta köyün imamı Beytullah Hoca’da muhtara ve ileri gelenlere karşı gelmenin çıkarlarına zarar vereceğini düşünerek, arazinin Bayram’a ait olmadığını söyler. Böylece Irazca Ana ve Bayram, köyün güçlerine karşı diren¬meye başlarlar. Ana oğul, Haceli’nin yapmaya başladıkları kerpiçleri parçalarlar; Muhtar tuzağa düşürerek Bayram’ı dövdürür; Haceli, Kara Bayram evde yokken, karısı Haççe’yi döver ve çocuğunun düşmesine sebep olur. Muhtar, işin devlete kadar uzanacağını düşünerek hemşire getirip olayı ört bas etmeye kalkar. Köyü zi¬yarete gelen kaymakama verilecek ziyafet için, Kara Bayram’ın kuzusu el altından kesilir. Irazca Ana, kaymakam köye girmeden yolda karşılar ve olanları anlatır. Kaymakam, dürüst, haksever bir insandır. İşin mahkemelik olmasını istemeyen Muhtar, Haceli ile Bayram’ın barışmasını ister. Bayram, çaresizdir. Zaten topraklan¬dırma zamanında köyün ağası, arazisini bir yığın parayla köye satmış, parasını bankadan almış; köylüleri bankaya borçlandırmıştır. Kara Bayram’a düşürülen tar¬la çoraktır. Küçücük bir parçası ekilebilmektedir. Dolayısıyla barışmaya meyillidir. Fakat Irazca Ana, buna asla müsaade etmez. Kocasının yıllar önce öldürdüğü bir yılandan dolayı, yılanlar nasıl hâlâ Bayramlardan öç alma peşindeyse, Bayram da dövülmesinin, düşürülen bebeğinin öcünü almalıdır. Irazca Ana, “bunca hakarete, bunca zulme, bunca zillete nasıl dayanıyorsunuz hey Bayram” diyerek, direnme¬nin gereğini ortaya koyar. Yılanların Öcü’nde çatışma unsurlarını oluşturan yapı, biraz önce değindiğimiz Yaşar Kemal’in Teneke’sindeki yapıyla hemen hemen aynıdır. Muhtar ve çevresin¬dekiler, her şeyi kendi çıkarları doğrultusunda düzenlerler; bu düzene karşı duran¬ları, her türlü yolu mubah sayarak ezerler. Buna karşılık, yoksulluğun, kimsesizli¬ğin çarklarından geçmiş, oğluna hem ana hem baba olmuş Irazca Ana ve oğlu Bay¬ram, zulme ve zillete karşı dururlar. Muhtar’ın yanında, çıkarlarını muhtarın, yani gücün ve paranın yanında bulanlar ve köyün imamı vardır. Bayramların yanında ise gücünü kanundan ve devletten alan kaymakam vardır. Kişilerin kendi yöresel ağızlarıyla konuşmaları, köydeki kavgaların sebeplerinin gösterilmesi, köylünün inanç ve korkularının vakaya katılması gibi özellikler, romanın gerçeklik dünyası olarak değerlendirilebilir. Fakat, niçin Bayram’a sahip çıkacak bir köylü yoktur? Köylerimizdeki sosyal yapı tamamen güçlü olana hizmet eden bir yapı mıdır? Ve¬ya köylerde muhtar, ağa, imam, niçin hep ezen taraftır? Bu soruların sosyolojik te¬mellere dayanan cevapları, Yılanların Öcü veya benzeri romanlarda yoktur. Kemal Tahir: Köyün Kanburu Kemal Tahir, köyü ve köylüyü, sosyal ve siyasal yapının tümüyle ilişkilendirir ve böylece Anadolu insanının ortak ve bütünlüklü yapısını ortaya çıkarmak ister. Alemdar Yalçın, Kemal Tahir’in, Osmanlı toprak sisteminin, batıdaki serflik ve de¬rebeylik sistemine benzemediğini, köy romanlarını yazdığı sırada keşfettiğini söy¬ler (Yalçın, 2003: 174). Bunu doğru bir tespit olarak kabul edersek, Kemal Tahir’in sözünü ettiğimiz ilişkilendirmede başarılı sonuçlara vardığı sonucu ortaya çıkar. Romancının vardığı sonuç, kültür geleneğinin, ekonomik geleneğin, her millette kendine göre bir değişim yolu izlediğidir. Kemal Tahir’in Köyün Kamburu adlı romanı da Yılanların Öcü gibi 1959’da ya¬yımlanır. Bu roman da Fakir Baykurt’un romanı gibi üçlü serinin bir parçasıdır. Da¬ha 1960’lara gelmeden, köy gerçekliğine farklı yaklaşımların oluşmaya başladığı görülür Köyün Kamburu’nda. Romanın hikayesi, yakalandığı hastalıktan dolayı tu¬haf davranışlarda bulunan, olur olmaz kızıp köpüren Parpar Ahmet’in oğlu Çalık Kerim’in etrafında geçer. Parpar Ahmet, hastalığı geçsin diye çirkin ve topal bir kızla evlendirilir. Fakat hastalığı geçeceğine artar; olur olmaz zamanlarda karısını dövmeye başlar. İçine giren cinlerin çıkması için, Uzun İmam’ın fikriyle direğe bağlanıp dövülen adamcağız ölür. Kadıncağız kocasından yediği dayaktan olacak, çocuğunu erken doğurur. Doğan çocuk, hem sakat hem çirkindir. Bu yüzden Ça¬lık Kerim diye anılır. Çalık Kerim, sakat ve çirkindir ama parlak bir zekaya sahip¬tir. Çiftlik sahibi Ömer Efendi, çocuğu yanına kuyrukçu olarak alır. Çiftliğe gelen dindar kılıklı Abuzer Efendi, aslında ahlâksız bir adamdır ve Ömer Efendi ölünce, oğlu Kenan’ı düzenbazlığıyla kullanıp çiftliğe sahip olmak ister. Bu namus düşkü¬nü adam, bu işi başardığı gibi, sürülerini ve içine farklı maddeler karıştırdığı gıda¬ları, Osmanlı ordusuna satarak, orduyu soymaktadır. İkinci Meşrutiyet’ten sonra da düzeni bozulmaz; çünkü İttihat ve Terakki ile de sağlam ilişkiler kurmuştur. Çalık Kerim, çiftlikte kalamaz ve köye döner; gördüklerini anlatır. Köyde İmam’m oku¬maya gelen öğrencisi ile ilişkisini de görüp anlatınca, İmam onu, Çorum’a medre¬se tahsili için gönderir. Çalık Kerim tahsili bitirir ve köye döner. Köydeki gençler birinci Dünya Savaşı cephelerine dağılmıştır. Çalık, askere kabul edilmediği için, köyde düzenini kurmaya başlar. Bir süre sonra imamı, hatta bütün köylüyü yanı¬na çeker. Abuzer’den gördüğü dalavereleri çevirerek, savaş yıllarında karaborsacı¬lık yaparak zengin olur. İstediği kızla evlenmek için , kendisine tedaviye gelen kı¬zın yavuklusunu zehirler ve kızla evlenir. Görüldüğü gibi Köyün Kamburu’nda köy romanı şablonu kırılır; ağalar ve köy¬lüler şeklindeki çatışma, yerini daha karmaşık çatışmalara bırakır. Ekonomik yapı¬dan eşkıyalığa, cinsel saplantılardan, siyasete kadar, toplumun yaşama biçimini oluşturan her tabana uzanır. Sosyal ve siyasal gelişmelerin etkisinde gelişen köylü tutumunda genetik ve natüralist etkiler aranması, köy romanı için yeni bir bakıştır. Köydeki ahlaksız, zorba, düzenbaz yapıyı, çöken imparatorluğun oluşturduğu ka¬os ve güvensizlik ortamıyla ilişkilendirmek, Çalık Kerim’in, karaborsaya girmesin- de, köyü, düzenbazlığıyla yanına almasında, eşkıya ile baş edecek kadar, hile ve desise ustası olmasında, hem çirkinliğinden ve hem de çiftlikte aynı karakterdeki Abuzer Efendi’yi izlemiş olmasından gelen etkiler vardır. Yazar, böylesi bir tutum¬la, birbirini etkileyen bütün olgular arasında bir Anadolu kimliği bulma peşindedir. Anadolu’daki bu olumsuz yapı, tarihin derinliklerinden gelmemiş, çöken bir dev¬letin her türlü otoritesinin kaybından beslenmiştir. Kemal Tahir’in köylüyü, cinsel sapkınlıklar, hileler ve çeşitli ahlâksızlıklar içinde göstermesi, bir çok haklı eleştiri almıştır. Fakat Kemal Tahir, Anadolu idealizminden de, romantik Marksist tutum¬dan da ötede bütüncül bir bakış getirdiği iddiasındadır. Ona göre, iyiyi kötüyü ke¬sin çizgilerle ayırmak; köylüyü övmek veya köydeki varsayılan feodal yapının kar¬şısına, emeğine sahip çıkan bir cesur adam çıkarmak veya bilinçli bir sosyalisti kö¬ye göndermek, Anadolu gerçeğini bulmada uygun yollar değildir. SIRA SİZDE Kemal Tahir’in Köyün Kamburu romanı hangi yönleriyle köy romanı şablonunun dışına çıkmıştır? TOPLUMCU GERÇEKÇİ İŞÇİ ROMANI İşçi Romanının Doğuşu Osmanlı toplum yapısı, sınıflı bir yapı değildir. Marksist iktisat teorilerinde izlenen diyalektiğe göre de Osmanlı toplum yapısında sınıfların olması mümkün değildir. Sanayileşme olmadan, kapitalist üretim ilişkileri şekillenmeden işçi sınıfının oluşa¬mayacağı genel bir kabuldür. Böyle de olsa, Islahat hareketlerinden sonra bazı iş¬çi cemiyetleri kurulmuştur: “Bilinen ve belgelenmiş ilk işçi örgütü Ameleperver Ce- miyeti’dir. İlk işçi hareketi de 1872 yılında patlak vermiştir. 1895 yılında Osmanlı Amele Cemiyeti kurulmuştur. Gizli ve yıkıcı çalışmalar yaptıkları gerekçesiyle bu kuruluşun 1896da kapatılmasından sonraki ilk önemli işçi hareketi, Reji İdaresi’ne karşı tütün işçilerinin 1906 grevidir.” (Naci, 1990: 327). Osmanlı’mn son yıllarında oluşan bütün bu işçi hareketlerinin temelinde “işçi hakları” olduğu açıkça görül¬mektedir. Ancak bu “hak arama” istekleri, Marksist anlamda bir sımfsallaşmayı içermezler. Avrupadaki sanayileşme süreci içinde gelişen sınıf hareketlerinin, Tür¬kiye’ye “ücretlerin iyileştirilmesi yolundaki istekler” biçimindeki yansımalarıdırlar. Cumhuriyeti izleyen yıllarda, işçi hareketlerinin sosyalistler tarafından yönlendiril¬diği görülmektedir. 1936’da çıkarılan “İş Kanunu”nu anlatırken Recep Peker’in söyledikleri, bunu ifade eder: “Yeni İş Kanunu, sımfçılık şuurunun doğmasına im¬kan veren hata yollarını ortadan silip süpürecektir”. Yine 1933 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 201. maddesine getirilen bir değişiklikle işçileri işi bırakmaya zorla¬yanlara ağır cezalar konmuş ve 1938’de de sınıflara dayanan kuruluşlar, dolayısıy¬la sendikalar yasaklanmıştır (Naci, 1990: 328). Türkiye’de henüz işçi sınıfının olma¬dığını, mevcut çalışmaların işçi gelişimini planlamak, hızlandırmak şeklinde algı¬lanması gerektiğini vurgulayan Niyazi Berkes, bu anlayışın bile savaş sonrası hü¬kümetlere büyük bir telaş verdiğini söyler (Berkes, 1975: 133). Sadri Ertem, Sabahattin Ali, Reşat Enis gibi romancıların romanlarında işçi so¬runları görülse bile, Türk romanında, yeni gelişen sanayileşmeyi, ağalık ve patron¬luk arası bir tutumu olan fabrika sahiplerini ve bu fabrikalarda, köylülükten şehir işçiliğine doğru kaymaya çalışan işçileri, geniş anlamıyla anlatan romancı Orhan Kemal’dir. Orhan Kemal’in bütün hikâye ve romanlarında işçiler vardır. Yazarın gerçek hayatında da işçiler-yoksullar dışında sürekli bir çevresi pek yoktur. Ame¬lelikten, hamallığa oradan kâtipliğe kadar her işte çalışan Orhan Kemal’in Ada- na’da iken oturup eğleştiği kahveler işçilerin kahveleridir. Bu kahvelerde işçi usta¬sı dostlarından alıp okuduğu kitaplar içinde, Rusya’daki yoksulları ve işçileri anla¬tan Maksim Gorki’nin kitaplarının önemli bir yeri vardır. Orhan Kemal’in kendi ha¬yatına ve kendi çevresine benzeyen roman dünyasına girmesi böylece başlamış olur. Ama asıl “bilinçlenme” Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’le tanışmasıyla baş¬lar. Bu süreç, yazarı, bilinçli olarak toplumsal gerçekliği anlamaya, ona tanık olup yansıtmaya götürür. Artık o, sosyal yapı içerisinde hep yoksulları, ekmek kavgası¬nı, düzenbazlığı, yozlaşmayı, cinselliği görür ve anlatır. Çünkü, sosyal sınıflar ara¬sındaki zıtlığın anlaşılması “kökü mutlaka sınıf gerçeğine dayanan, insana dayanan yeni yollar aranıp bulunduğu oranda” (Orhan Kemal, 1969) gerçekleşecektir. İşçi Romanlar> Üzerine Orhan Kemal: Bereketli Topraklar Üzerinde Orhan Kemal’in 1954’de yayımlanan Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanında birinci derecedeki kişilerin üçü de işçidir. îflahsızın Yusuf, Pehlivan Ali ve Köse Hasan, her yıl Çukurova’ya ekmek parası için akın eden binlerce Anadolu insanın¬dan üçüdür. Fakat bu üç arkadaş, fabrika görmemiş köylü ırgatlardır. Köydeki otuz kuruşluk yevmiyeler geçinmelerine yetmeyince gurbet elde çalışmaya mecbur ka¬lırlar. Yusuf, Ali ve Hasan’ın ekmek mücadelesinde ortak bir bilinç görülmez. On¬lar, kendi sınıflarının farkında olmadıkları gibi, kendi aralarında birlik olmayı bile bilmezler. Özellikle Yusuf çıkarcı ve dost bilmez bir karakter sergiler. Köse Hasan hastalanıp, yatağa mahkûm olunca, Ali’ye “Hepimizinki de bir ekmek derdi mese¬lâ. Sen çalışacaksın, ben çalışacağım, o yatacak, olmaz” demesi, bozuk düzenden sadece kendini kurtarmak istediğini gösterir. O, Hasan’ın fabrika şartlarına dayana¬mayıp zatürreye yakalandığını kavrayamaz. Uysal, hatta işbirlikçi tavrıyla bozuk sosyal düzene uyum sağlamaya çaba sarfeder. Yusuf’un kendi sınıfının çıkarlarını dile getirmesi, kendi gerçeğine de ters düşer zaten. Ekmek peşinde şehrin fabrika¬sına, inşaatına, tarlasına giden üç arkadaştan sadece Yusuf’un başarılı olması il¬ginçtir. İnsanı ezen toplumsal bir zıtlık içinde en tepkisiz kişiyi başarılı göstermek acaba yazarın bilinçli bir tercihi midir? Eğer öyleyse yazar, kavgasız, uzlaşmacı (as¬lında boyun eğici), çıkarları için ikiyüzlü davranan birini niçin öne çıkarsın? Dü¬şüncemiz odur ki, Yusuf’un bireysel mücadelesinde duvarcı ustalığına kadar var¬ması yazarı etkilemiştir. Yusuf gibi birinin ekmek kavgasından salimen çıkmasında şu mesaj da verilmiştir: Böyle bir ekonomik ve sosyal düzenden ancak iki yüzlü, çıkarcı ve işbirlikçi insanlar başarılı olabilirler. Pehlivan Ali, Yusuf gibi herkese uyum sağlayan biri değilmiş gibi görünse de, aslında o da sürüklendiği olaylarda bireysel bir irade göstermez. îriyarı gövdesinin altında duygusal ve zayıftır. Özellikle Fatma’yı alıp çiftliğe gittikten sonra yozlaş¬mış düzenin işbirlikçisi olan Kâtip’in Irgatbaşı’nm çevirdiği dolapları görmez; sez- se de müdahale edemez. İnşaatta iken kaçırıp getirdiği Fatma’yı onlar elde ettikçe, o da Abdal kızıyla ilişkiye girer. İbrahim Tatarlı ve Rıza Mollof, Bereketli Toprak¬lar Üzerinde’yi Marksist açıdan incelerken Ali’nin “her haksızlığa karşı yumruk sı¬kan biri” olduğunu söylerler (Tatarlı ve Mollof, 1969: 115). Ama bu tanımlama Ali’ye “bol” gelir. Çünkü vaka boyunca Ali’nin haksızlıklarla mücadele ettiği görül¬mez. Patoza gönderildiğinde, işinden olmak korkusuyla, haksızlıklara, baskılara zaman zaman tepki veren Zeynel’in yanında bile yer almaz. Zeynel’i kendi sınıfını aşağılayan ağa-ırgatbaşı ikilisine kafa tutan biri olarak değil, yiğit, cesur bir adam olarak algılar. Yazarın, Ali’nin çözülüşünde cinsel zaafları merkeze alması ilginçtir. Fabrikada, inşaatta, çiftlikte, patozda işçilik yaptığı hâlde, işçilikle ilgili bir prob¬lemle çıkmaz karşımıza. Genel manada Marksist estetik içinde görülen Orhan Ke¬mal için bu bir çelişkidir. Çünkü eğer işçilerin (insanların) hayatında, “yabancılaş¬ma” oluyorsa, Marksist iktisat teorisine göre bu, üretenin üretimden ayrılmasıyla başlar. İşçinin sefil durumunu açıklamak için Marx “yabancılaşmış” çalışma teorisi¬ni ileri sürer. Kapitalist düzende çalışma, klasiklerin düşündüğü gibi nötr (yansız) değil, “yabancılaşmış”tır. Çünkü ürün, üreticiden ayrılmıştır, ona ait değildir. Öy¬leyse yabancılaşma sadece filozofik değil, ekonomik planda da söz konusudur (İbarrola, 1969: 84). Zeynel, romandaki bireysel yapıyı az da olsa zorlayan kişidir. İçinden taş çıkan pilavı döküp, ağaya, ırgatbaşma sövüp sayması, haksızlığa karşı bir isyandır. Kü¬fürlerine “günah” diyen ihtiyara “günde yirmi saat çalış, sonra da dişinden ol (...) ekmeğin hasını, yemeğin etlisini yerler” şeklindeki cevabı “biz-onlar” ikiliğini orta¬ya koyar. Çalışıp üreten “biz”dir, yiyip tüketen “onlar”dır. Edebiyatın söylemi ile ideolojinin söyleminin farklı olduğunu ve yazarın buna dikkat gösterdiğini düşü¬nebiliriz. Asım Bezirci, “Zeynel’in kavgası bireysel”dir (Bezirci, 1984: 142) der. Evet, öyle görünmektedir ama bize göre, romanda sınıfsal tepkinin en net hâli Zeynel’in davranışlarından yansımaktadır. Orhan Kemal, romanlarındaki tecrübeli ve vasıflı işçileri daha bilgili, daha onurlu gösterir. Patoz ustaları da böyledirler. Hem Irgatbaşı’nm kışkırtmaları sonucunda işinden kovulan patoz ustası, hem de onun yerine gelen usta, “işçi sınıfı”nın varlığını hatırlatan ifâdeler kullanırlar. Patoz ustası, işçilerle değil, Irgatbaşı’yla yer içer. Hiçbir zaman Irgatbaşı’nm işçiler aley¬hine konuşmalarını desteklemez ama işçilerle beraber de hareket etmez. Elbette onun işçileri egemen güç (ağa, ırgatbaşı, onların yardımcıları) karşısında haklı bul¬ması önemlidir. Hele Irgatbaşı’na “emekçiyim ben, köle değil” demesi, toplumsal yapıdaki temel zıtlığı kavradığını gösterir. Bereketli Topraklar Üzerinde’de kadın işçiler de vardır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkün: Fabrikada çalışanlar, tarla¬da çalışanlar; işçi erkeklerin yanlarında varlığını sürdüren ancak işçi olup olmadık¬ları belli olmayanlar. Aksiyonda yer alsın almasın, romanda geçen bütün kadınlar, gayri meşru ilişki içine girerler. Neden böyle? Tahir Alangu’nun bu konuda vardı¬ğı hüküm, analize muhtaçtır: “Orhan Kemal’in hikâyelerinde ise güçlü, çalışkan, evine, erkeğine bağlı, ailenin temelidirler. Erkeklerini felaket günlerinde yalnız bı¬rakmaz, ekmeklerini kazanmakta ona yardımcı olurlar. Bunların en güzel örneği Cemile’deki kadın tipidir (Alangu, 1965: 381). Alangu bunları yayımladığında Or¬han Kemal romanlarının yarısından fazlası yayımlanmıştı. Alangu’nun bu romanla¬rı hesaba katmaması şaşırtıcı. Kadınların roman ve hikâyelerdeki konumu hakkın¬da bir genellemeye gidiyor eleştirmen. Halbuki bu romanda olduğu gibi birçok ro¬manda geçen kadınlar, Alangu’nun belirlediği özellikleri taşımazlar. Örnek göste¬rilen Cemile, Orhan Kemal’in otobiyografik karakterli bir romanıdır. Cemile’nin Nuriye Öğütçü Hanım olduğu bilinmektedir ve söz konusu özelliklere sahip oldu¬ğu da doğrudur. Orhan Kemal: Gurbet Kuşları Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları romanı 1962’de yayımlanır. Bu romandaki İflahsı- zın Memet, Bereketli Topraklar Üzerinde’deki şehirliyle iki yüzlü bir uyum sağlaya¬rak başarılı olan, duvarcı ustası olarak köyüne dönen İflahsızın Yusuf’un oğludur. Bir kuşluk vakti İflahsızın Memet, vagon vagon, kamyon kamyon İstanbul’a akan köylülerden biri olarak, Kurtalan’dan yükünü alıp gelen bir trenle Haydarpaşa’ya düşer. İstanbullu, bu yorganlı, şalvarlı, hak huk tüküren yabanilerden bıkıp usan- mıştır. Memet, adresini alıp geldiği Gafur Emmisinden yardım göremeyince, Hamal Veli sayesinde, yığınla Anadolulu ırgatın barındığı bir handa kalır. İstanbul’a gelen¬leri çarpan, sömüren sadece iş çevreleri değildir. Birbirleriyle sosyal ekonomik se¬viyeyi paylaşan, aynı amaçlarla İstanbul’da bulunanlar da birbirlerini sömürürler. îf- lahsızın Memet, kaldığı handa bu tür dalaverelere şahit olduğu gibi, yurtlarından, yuvalarından kopan insanların nasıl cinsel sapmalara düştüklerini de görür. Bir müddet babası Yusuf gibi, kendini kuşatan çıkarcı ilişkilerle, ekonomik sömürüler¬le, sosyo kültürel aşağılamalarla uyum sağlamaya çalışır. Fakat kendi iç dünyasın¬daki umudu, direnci kaybetmez. Çalıştığı işten kaytarmaz, ama bu arada ırgatlığın geçiciliğini, yetmezliğini fark eder ve duvarcı ustalığını düşünür ve öğrenir. Diğer ırgatlar sadece karınlarını doyurmaya yarayan bir çalışma dünyasında umutlarını kaybedip kumar, cinsel sapma, dedikodu yoluyla yozlaşırken; Memet, bir taraftan emeğinin değerini anlar; bir taraftan da köyünden aldığı dinsel ve ge¬leneksel hazır kalıp bilgileri sorgulamaya başlar. Mesela artık dini, köyündeki ima¬mın anlattığı gibi algılamaz. Allah bazı insanları efendi, bazı insanları kul olarak ya¬ratmamıştır. Memet’in Kadıköy civarındaki bir inşaatta duvarcılığı öğrenmeye baş¬lamasından sonraki hayatında hep dikey bir gelişme görülür. İnşaata komşu olan köşkün hizmetçisi Ayşe ile tanışır. Ayşe, yoksul bir aileden gelen karakterli bir kız¬dır. Üçkağıtçı, yağcı ve iki yüzlü Gafur’a yüz vermemesi, komşu hizmetçinin para¬lı erkeklerle beraber olmasını bir ahlâksızlık olarak görmesi, hep kocasıyla fabri¬kada çalışan Hatça ablası gibi bir hayat düşlemesi, onun hangi sosyal sınıfa ait ol¬duğunun bilincinde olduğunu gösterir. Memet’le Ayşe, sınıf atlama tutkuları içinde insanî özlerini yabancılaştıran bir uzlaşma sürecine girmezler. Bu sırada Menderes iktidarı yeni bir politik organizasyona gitmekte, Vatan Cephesi adıyla mahallelere kadar varan bir dernekleşmeye gitmektedir. Memet’le Ayşe’nin patronu Hüseyin Korkmaz, parti büyüklerinin güvenini kazanmak için çevresindekileri bu cepheye kaydetmek ister. Memet ve karısı Ayşe buna yanaşmazlar. İflahsızın Yusuf, kapıla¬nacağı iyi bir efendi bulduğu için Memet’i Hüseyin Korkmaz’a kötüler. Böylece Memet’in yerine komisyoncu dükkânında çalışmaya başlar. Memet ve karısı, bu iki yüzlü, çıkar ilişkilerine dayalı ahlâksız ilişkiler ağı içinde kendilerine yer olmadığı¬nı anlarlar. Bu düzenle uyuşmak yerine Ayşe’nin Hatça Ablam dediği işçi karı ko¬canın Zeytinburnu’ndaki gecekondularına yerleşirler. Zaten Memet’in Vatan Cep- hesi’ne girmemesinde bu çiftin tesiri de vardır. Gecekondu, Hatça ve kocasının ha¬yatı çevresinde mutlu, onurlu ve güvenli bir mekân olarak ortaya çıkar. Bu yüzden Ayşe ve Memet, taksitle bir arsa alırlar. Gündüzleri fabrikaya giden karı koca, ge¬celeri gecekondularını yapmaya başlarlar. Memet, bu aşamada, Anadolu’dan gelen yoksul insanların ve onları yöneten siyasi organların başka bir yüzünü görür. İn¬sanlar yarı aç yarı susuz, çamur içinde ördükleri duvarların yıkılmaması için yeşil elbiseli görevlilere para vermektedirler. Memet ile Ayşe de verirler ve bu verdikle¬rinin “rüşvet” olduğunu gecekonduda “komünist” diye bilinen öğretmenden öğre¬nirler. Gecekondudaki halkın çoğu öğretmenin asiliğinden, devlet görevlilerine karşı çıkmasından rahatsızdırlar. Memet ve karısı ise, öğretmenin dürüst, akıllı ve insanî yönünü görürler. Vakanın İflahsızın Memet’in kendi sınıfını bulmasıyla sona ermesi, elbette ideolojik bir hedeftir. Dönemin sosyo politik yapısını yansıtan, ge¬cekondulaşma sürecini gösteren, köylülükten ve işbirlikçilikten işçi olmaya uzanan çizgisiyle Gurbet Kuşları, çok farklı bir yere oturur. Gurbet Kuşları’ndaki İflahsızın Memet’i olumlu bir tip oluşunu bilerek tasarladığını söyleyen Orhan Kemal, aslın¬da romandaki olumlu kişinin yazarın kendisi olduğu, yani dünya görüşü olduğu görüşündedir. Böyle olunca İflahsızın Memet, yazarın dünya görüşünün, gelecek anlayışının bir temsilcisidir. TOPLUMCU GERÇEKÇİ AYDIN ROMANI Toplumcu Gerçekçilik ve Birey Olarak Ayd>n Sosyal aydınlatma isteklerinin baskın olduğu roman tarihimiz düşünüldüğünde, romanlardaki aydınların erken “bunalmaya” başladığı söylenebilir mi? Halit Zi- ya’nın Mai ve Siyah’ındaki Ahmet Cemil’i, romanda bunalan ilk kentli aydın saya¬bilirsek, roman tarihimizde daha çeyrek bir yüzyıl geçmeden görülen bunaltının erken olduğunu söyleyebiliriz. Ahmet Cemil’e, Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomo- re’sindeki Necdet’i, Yaban’daki Ahmet Celal’i ekleyebiliriz. Cumhuriyetin ilk yılla¬rından sonra bunalan aydın yine görünür: Peyami Safa’nın Yalnızız’ındaki Samim, Tanpınar’ın Huzur’undaki Ihsan, huzuru ararken hep huzursuzdurlar. Fakat Tanzi¬mat’tan 1960’lara kadarki romanlarımızın tamamı düşünüldüğünde, bizim roman aydınlarımızın, erken bunalmanın aksine, varlıklarını toplumun yararına harcamak isteyen idealistler olduğu görülür. Ahmet Mithat’ın Felatun Bey ve Rakım Efen- di’sindeki Rakım Efendi; Bahtiyarlık’ındaki fiinasi; Mehmet Murat’ın Turfanda mı Turfa mı’sındaki Mansur; Reşat Nuri’nin Yeşil Gece’sindeki Ali Şahin; Halide Edip’in Yeni Turan’ındaki Kaya ve Oğuz; Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’sindeki fiinasi ve Ferit; köy romanlarındaki öğretmenler, kaymakamlar gibi aydınlar, hayatlarını, toplumlarını aydınlatmaya harcarlar. Başlangıçtan 1960’lara kadar, genel olarak ya¬zarlarından (yaratıcılarından) pek de ayrı düşünülemeyen roman aydınları, toplu- munu, kültür, siyasal düşünce ve hatta ekonomik olarak kalkındırmak sevdasında¬dırlar. Tanzimat romanının aydınları, bazen yenileşen hayatın zararlarından, Batılı¬laşma taklitlerinden milletini korumak isterler; bazen batı ile doğu arasında yeni bir senteze ulaşarak örnek olurlar. Cumhuriyet romanının bazı aydınları, genel ola¬rak Cumhuriyetin hedef ve ilkeleri çerçevesinde, eski düşünceyle, hurafelerle, sa¬vaşırlar. Bu aydınların bir kısmı, milletinde milli bir şuur uyandırmak isterler. Köy romanının aydınları, halkı, kendilerini ezen ve sömüren kişilere ve düzene karşı bilinçlendirirler. Anlaşılan o ki, ister iktidar destekli olsun, ister iktidara muhalif ol¬sun, söyleyeceklerinin toplum için önemli olduğunu düşünen her yazar, romanı, aydın ile halk arasındaki zihni ilişkiyi sağlayan bir tür olarak görmektedir. 1960’lardan sonraki bazı romanlarda bunalan aydın, artık Tanzimat ve Cumhu¬riyet romanlarındaki aydın gibi, kesin inançları olan, iddiası ve önerisi olan aydın değildir. Bu romanlardaki aydının bunaltısı, yeni bir kimliği arayan, kökleriyle bağ¬lar kurmak isteyen Peyami Safa’nın ve Tanpınar’ın aydınlarının bunaltısından da farklıdır. Bu aydınların bir kısmı, neyi niçin yaşadığını bilmeyen ve yaşadıklarını anlamlandıramayan, bir anlamın peşinde de olmayan; bir kısmı, uğruna savaştıkla¬rı ideolojik değerlerle birlikte yenilgiye, ihanete, baskıya uğrayan; maddileşen ve sıradanlaşan ilişkilerle başa çıkamayan; bir kısmı felsefeyle hayat arasında kalan, inançlarındaki merkez kuvveti kaybeden aydınlardır. Birbirinden farklı görünseler bile, bu aydınları “modern insanın bunalımı” noktasında birleştirmek mümkündür. Bu bunaltıların zihinsel ve kuramsal arka planında, özellikle Nietszche, Camus ve Sartre’ı bulmak mümkündür. İkinci Dünya Savaşını, sosyalist ve kapitalist dünya arasındaki soğuk savaşı, Türkiye özelinde darbelerle gelen baskı ve hapishaneleri de bunaltıyı besleyen bir siyasal arka plan olarak görmek gerekir. 1960’lardan 2000’e kadar kentli aydın bunalımlarını yansıtan roman sayısı oldukça fazladır. Bir kaç örnek vermek gerekirse: Yusuf Atılgan, Aylak Adam; Oğuz Atay, Tutunama- yanlar; Erdal Öz, Yaralısın; Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, Mehmet Eroğlu, Is¬sızlığın Ortasında; Selim İleri, Bir Akşam Alacası; Sevgi Soysal, Yenişehir’de Bir Öğ¬le Vakti; Vedat Türkali, Bir Gün tek Başına. Yusuf Atılgan: Aylak Adam Yusuf Atılgan’ın ilk romanı Aylak Adam 1959’da yayımlanır. Her ne kadar, yetişkin bir aydın olmasa da, otuzuna merdiven dayamış, kentli ve paralı olan Aylak Adam’ın C’si, bunalma biçimiyle, kendisinden sonra bunalan roman kişilerinin öncüsü sa¬yılmalıdır. Çalışmayan, hazırdakini yiyen bir aylaktır C. Hemen her sabah işi var¬mış gibi sokaklara çıkan C., bir süre ressam Sadık’ın yanında vakit geçirir; ressa¬mın öğrencilerinden biri onun portresini yapar; sonra kendini caddelere vurur. Çok sınırlı olan tanıdık çevresi alışmıştır C.’nin bu haline. İçindeki bunaltı, ona bir “şey” arattırmaktadır sanki ama ne arandığı belli değildir. Aradığı şey kadın olma¬sa gerektir. Çünkü tanıştığı kadınlarla hiçbir zaman sağlıklı bir ilişki kuramaz, da¬ha doğrusu, bilinmeyen dürtülerle onlardan uzaklaşır. Tanışıp ilişkiyi ilerlettiği Ay¬şe’nin evine gidip onu evde bulamayınca içinden sevindiğini hisseder. Caddeler¬den, meyhanelerden, sinemalardan oluşan bir döngü içinde, iç dünyasını dinler; en çok çocukluğunda takılı kalır. Sanki tanıştığı kadınlarda bir anne bulamadığı için uzaklaşmaktadır. Ve belki de kadın ve anne, bilinçaltında aynîleştiği için, cin¬sel dürtülerinin doğallığı da bozulmuştur. Bir gün sokakta bir genç kızın peşine ta¬kılır. Günlerce kızı takip eder. Sonunda buluşup tanışırlar ama ilişki ilerleyince yi¬ne biter. C., evlenecek, elinde paketlerle evine gidecek biri değildir. Yazlığa taşı¬nan C., orada eski sevgilisi Ayşe ile karşılaşır. İlişkileri yeniden canlanır ama, hep bir eksiklik duyar. Sanki olmasını beklediği bir şey vardır ve o bir türlü olmamak¬tadır. C., Ayşe’ye çocukluğundan, sert ve soğuk biri olan babasından, annesinin ölümünden ve kendisini dizlerine yatırıp büyüten teyzesinden söz eder. Kadın ba¬caklarına düşkünlüğü, belki de bilinçaltındaki anne/teyze sıcaklığındandır. Fakat bir gün babasını teyzesinin bacaklarını okşarken görmüştür. Çocuk babasının üze¬rine atılmış; fakat baba, çocuğu fırlatıp atmıştır. Evlenmekten, baba olmaktan kork¬masının nedeni bu olabilir. Hayatında bunalımı sona erdirecek, içindeki boşluğu dolduracak bir şey yoktur çevresinde C’nin. Bir gün sokakta otobüse binen bir ka¬dın görür. Aradığının o olduğuna inanır. Fakat bulduğu gibi kaybetmiştir. Fethi Naci, C’nin, “bütün değerlerini yitirmiş, dayanacak bir şey arayan, henüz yolunu bulamamış aydın gençliğin tipik bir örneği” olduğunu ve romancının, ay¬lak adamın neden çıkmazdan kutulamayacağını sezmeyi okura bıraktığını söyler (Naci, 1990 :366). Bir başka yazıda, Aylak Adam C’nin bireysel eylemin mantığını us dışında odaklandırdığı, düşünceyi eylemin dinamiği kıldığı ve Yusuf Atılgan’nın iletişimsizlik problemini toplumsal kurumlaşma biçiminde de gözlemlediği belirti¬lir (Işın, 1982). Aylak Adam C’nin, bunalan, yerini yönünü bulamayan bir kişi ol¬duğu, roman üzerinde görüş bildirenlerin ortak oldukları bir konu. Atılgan’ın bu¬nalımın toplumsal nedenlerini göstermediği ve bu nedenler üzerinde durmadığı da belirtilir bu eleştirilerde. Bunun sebebi, roman üzerine söylenen hemen hemen bütün sözlerin ve yapılan eleştirilerin, sosyal gerçekçi bir bakış açısına bağlı olma¬sıdır. C’nin, bunaltı ve çıkmazın kaynağı olarak burjuva düzeni gösterilmeli, yazar, bunalan kişisinin, bu düzenin çelişki ve tutarsızlıklarından sıyrılabileceğini işaret etmelidir. Oysa Aylak Adam’da bunalan insanın niçin böyle olduğuna dair, yasla¬nabileceğimiz tek kaynak, bireyseldir. C’nin davranışlarını belirleyen libido ve bi¬linç altıdır. Böyle olunca da romana sosyal gerçekçi bir açıdan değil, psikanalitik bir açıdan yaklaşmak gerekir. Sert ve soğuk baba, yumuşak ve sıcak anne/teyze fi¬gürleri, C’nin huzursuzluğunun, güvensizliğinin kaynaklarıdırlar. Bu huzursuzluk¬tan çıkış yolu olarak görülen değer ise “sevgi”dir. Fakat bu gerçek sevgi asla bu¬lunmaz; çünkü C’nin annesi ölmüştür. Oğuz Atay: Tutunamayanlar Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ı 1972’de yayımlar. Yayımlandığı yıllarda çok tartışı¬lan, eleştirilere konu olan bir roman olmasa da, yayımlandıktan on yıl kadar son¬ra, çok sayıda eleştirmenin dikkatini çeker. Postmodern romanın ilkleri bağlamın¬da birçok eleştirinin konusu olur. Romanın iç içe geçen kurguları (alışılmamış ve aslında roman kurgusunun içinde olan önsözler, yine kurgu içinde bir kurgu olan yayımcının mektubu), kişilerinin, olaylar içindeki davranışları ve ilişkilerinden çok, zihinsel devinimleriyle var olmaları ve aydının kendi içindeki hesaplaşması (Tur¬gut Özben’in eleştirel ve ironik tutumu), eleştirilerin en belirgin konularıdır. Tutu- namayanlar’ın konusunu, “Selim adlı arkadaşının intiharını araştıran mühendis Turgut Özben’in hayatı” olarak not etmek mümkünse de, romanın yapısı, olaylar¬daki düzensizlik ve karışıklık, sembolik anlatımlar, böyle bir belirlemeyi çok yü¬zeysel kılar. Romanın dış kurgusu diyebileceğimiz Sonun Başlangıcı bölümü, bir gazetecinin verdiği bilgileri nakleder. Güya Turgut Özben, yaşadıklarından çıkar¬dığı notları gazeteciye göndermiş ve yayımlanmasını istemiştir. Bu olaydan iki yıl sonra gazeteci bu notları bazı isimleri değiştirerek yayına hazırlamıştır. Yayımlayı¬cının Açıklaması bölümünde ise, notlarda geçen yer ve şahıs isimlerinin gerçekle ilgisi olmadığı belirtilir. Kitabın sonuna eklenen Turgut Özben’in Mektubu’nda ise, Turgut, romanın asıl hikâyesinin nasıl oluştuğunu, Selim’in intiharını araştırmaya başlamasını ve arkadaşının günlüğünden oluşan kurguyu anlatır. Galiba bu bö¬lümdeki asıl maksat, okuru, Turgut, Selim ve Süleyman’ın yaşadıklarına hazırla¬mak, ayrıntılara dikkat etmesini sağlamaktır. Romanın iç kurgusuna gelince: Tur¬gut Özben, arkadaşı Selim Işık’m intihar ettiğini öğrenir ve bu intiharın sebepleri¬ni araştırmaya koyulur. Selim’in arkadaşlarıyla görüşür. Selim’in arkadaşı Metin’in bir kızla ilişkisi vardır. Selim, kızla Metin’in uyuşmadıklarını söylemiştir ama son¬radan kendisi aynı kızla arkadaş olmuştur. Zeliha adlı bir kız iki arkadaşın hayatın¬dan da çıkıp gitmiştir. Esat, Selim’i liseden beri tanımaktadır. Ona göre Selim’in il¬ginç bir karakteri vardır; kıvrak bir zekası, oyuncu yeteneği olan Selim, Oscar Wil¬de, Maksim Gorki gibi yazarlar okumaktadır. Selim’in arkadaşlarından biri de Sü¬leyman Kargı’dır. Süleyman, Selim’in altı yüz mısralık bir şiirini verir Turgut’a. Bu şiir, Selim’in kafa karışıklığını ve bunalımlarını yansıtan bir metindir. Şiirde kendi¬sinin, yalnız, sabırsız, amansız, cansız biri olarak bilindiğini anlatır Selim. Evlenme noktasına geldiği kız arkadaşı Gülseli de, Selim’in her şeyden kuşkulandığını, ge¬leceğe güven duymadığını söyler. İlişkilerini doğal bir sonuca ulaştıramayan Se¬lim’in inancı da yoktur; kendisini bağlayacak bütün değerlerden kaçmaktadır. Bir ara içkiye düşmesi de yaşadığı bunalımı hafifletmek içindir. Hiçbir çevrede tutuna- mayan Selim, Gülseli’ye gönderdiği mektuptan sonra intihar etmiştir. Selim, haya¬tının sonlarında “tutunamayanlar”a ilişkin bir ansiklopedi hazırlamakta ve kendisi için de bir madde ayırmaktadır. Bu maddede adeta “tutunamayan” Selim’in arka planı verilmektedir. Bir kasabalıdır ve babası küçük bir memurdur. Çocuk yaşta büyük şehre göç ederler. Sınıfın arka sıralarına oturur; yaşıtlarının okumadığı ki¬tapları okur. Dünya savaşı çıktığında askere gider ve orada Süleyman Kargı ile ta¬nışır. Askerlikten sonra iş bulamaz veya bulduğu işlerde çalışmaz; kendini terke¬dilmiş olarak hisseder. Bütün bu araştırmalar sürecinde Turgut Özben de değişme¬ler olur. Alışılmış bağlar altında hayatını sürdürdüğünü düşünen Turgut, giderek Selim’le özdeşleşir ve fark eder ki kendisi de bir “tutunamayan”dır. Kendini bağla¬yan toplumsal değerlerden kopmaya başlar. Romanın sonunda ortadan kaybolur. Yazar Oğuz Atay, Selim Işık, Turgut Özben ve Süleyman Kargı’nın iç içe giren öyküsünde neyi göstermeye çalışmaktadır? fiehirli aydının köksüz ve retorik haya¬tını mı? Bütünüyle modern şehir hayatının isteklerinin, bağımlılıklarının, davranış¬larının, kısaca düşünme ve yaşama biçiminin boşluğunu mu? İdeolojilerin getirip bıraktığı karanlık eşikleri mi? Ya da bütün bunlar içerisinde yaşayan bir aydının eninde sonunda düşeceği bunalım ve kaçışı mı? Galiba Tutunamayanlar’da bunla¬rın hepsi gösterilmeye çalışılmıştır. Romanı kaplayan kara mizah, bunalımın ağırlı¬ğından kaynaklanmaktadır. Selim Işık’m hazırladığı sosyalist yönetmelik, ne Le- nin’in uygulamalarından ne de kendi yaşadığı pratiklerden çıkar: Dinsel ve arkaik metinlere benzer. Bu yönüyle ideolojik tasarımlar köksüz ve retoriktir. Yazar, Se- lim’e bunu hazırlatarak, aydın retoriğini eleştirir ve onunla ince ince alay eder. fie¬hirli hayatında, çocukluktan üniversiteye kadarki eğitim, devlet ile halk ilişkilerini biçimlendiren bürokrasi, sosyal bağların temeli olan aile ve evlilikler, insanların amaçları ve istekleri hep çelişkiler ve tutarsızlıklarla doludur. Bu hayatın bilgisi, aş¬kı, parası, dostlukları, çelişkileri fark eden insanı huzurlu kılmaya yetmez. Alemdar Yalçın, Tutunamayanlar’da asıl verilmek istenenin, Turgut Özben şahsında bir tu- tunamayan olmadığını söyler. Ona göre romanda tam tersine, kendisiyle barışık, eksikliklerini, açmazlarını çok iyi anlamış gerçek bir aydının içtenlikle yaptığı öz eleştiri; toplumsal, kültürel ve sosyal çelişkilerin ortaya konuluşu vardır (Yalçın, 2003: 493). Romandaki eleştirel tutum dikkatli okunduğunda bu çıkarsamayı pay¬laşmamak mümkün değil. Fakat çelişkilerini, açmazlarını görmüş ve toplumsal ve kültürel çelişkileri fark etmiş Turgut Özben ve Selim Işık’m yine de “tutundukları¬nı” ve bunalımdan çıktıklarını gösteren bir işaret yoktur. Selim’in bir kurban oldu¬ğunu düşünsek bile, ortada kaybolan bir Turgut vardır. Turgut Özben’in Olric ad¬lı kurgusal kişiyle (ikinci ben’i de diyebiliriz) konuşması; içinde yaşadığı dünyadan uzaklaştığını düşündükçe Olric’e yaklaşması; Turgut’un bir dönüşüm geçirdiğini gösterir. Olric’le yaptığı simgesel yolculuk, kendi içine doğru yaptığı yolculuktur. Sanki Olric’le bir şeyi fark etmiştir ve bunu içinde yaşadığı burjuva toplumuyla paylaşması imkansızdır. Bu yanıyla düşünüldüğünde intihar eden Selim, burjuva çıkmazında intihar eden Turgut’un nihilizmi; hayatını sonsuz bir yolculuğa çeviren Turgut, Turgut’un metafiziğidir. Bu da “toplumsal belirlemeler dışında soyut bir in¬san kavramını öne sürmek” (Belge,1994 :191) biçiminde düşünülebilir. Selim İleri: Bir Akşam Alacası Selim İleri’nin Bir Akşam Alacası 1981’de yayımlanır. Sanatçı -aydın ilişkileri çerçe¬vesinde gelişen romandır. Kendini kabul ettirmiş, ünlenmiş ama bütün bunlarla tatmin olmamış; hayatından ve sanatından kopmuş bir ressam ile sanatında arayış¬lar için de olan bir romancının toplumsal ilişkileri, iç yaşantıları ile anlatılır. Romancı Emre Taran’ın sıkıntılarının kaynağı, kurmaya çalıştığı roman anlayışı¬na ve roman diline bir türlü ulaşamamasıdır. Ülkedeki siyasal çatışma ortamı, eleş¬tirmenlerin yargısız infazları ve yazdıklarını küçümseyişleri, Emre üzerinde baskı oluşturmakta, onun yaratıcı kimliğini olumsuz etkilemektedir. Soylu bir aileden ge¬len, yalnız yaşayan Emre, edebiyat çevrelerinde tartışılan, önemsenen yerlerde ol(a)mayan, siyasal gerginliğin bir tarafında yer al(a)mayan bir aydındır. Aslında çevresinde sınırları belirlenmiş bakış açıları izin verse, kendi edebiyat anlayışını ve siyasi görüşünü oluşturup söyleyecektir; ama buna pek imkan yoktur. Bir bakıma yaşama biçimiyle birlikte olduğu insanlardan, algı ve anlayış olarak ayrılmaktadır. Fakat içinde yaşaya geldiği ilişkileri değiştirmesi de mümkün görünmemektedir. Bunaltısının sebebi budur. Emre Taran’ın edebiyat, siyaset ve toplumsal hayat içinde durduğu yerle Selim îleri’nin durduğu yer birbirine çok benzemektedir. Emre Taran’ı bireysel olmakla suçlayan şair Atilla gibi toplumcuları, büyük ihtimalle Selim İleri de tanır. Sanıyo¬rum Emre Taran da “Okurum ve ben öyle yalnızız ki” (İleri, 1986) diyen Selim İle- ri’yi iyi tanıyordur; çünkü o da yazarı gibi, özgür bir ortamda her şeyin var olabi¬leceğini ve tartışılabileceğini düşünür. Fakat sanat ve düşünsel çevresi, durmadan Emre’ye yüklenerek, onun kendi olmasına izin vermemekte; “ben zavallı, yalnız bir adamım; benden ne istiyorsunuz” dedirtecek kadar baskı kurmaktadır. Emre, hayatındaki biten şeylerden büyük ıstırap duyar. Zayıflasa da, yaralansa da aşklar ve dostluklar bitmemelidir. Anılarından, yani yaşadığı güvenli ve seçkin ortamdan ayrılmak istemeyen bilinç altıdır bu aslında. Emre Taran solcudur solcu olmasına ama, naif, kibar ve hüzünlü anılarından kurtulamadığı için, ideolojilerin şiddetini ilkel kan davaları gibi görmekten kendini alamaz. Selim İleri, bir romancının iç dünyasını görünür kılarak, birçok romanında olduğu gibi bireyin problem dünya¬sına eğilir. Bu yalnız kişilerin mutsuzluğu, doğal olarak toplumsal göstergeler taşır¬lar; ama bu romanlarda asıl problem, hiçbir zaman kendi bireyselliğinden kurtulan sosyal aydın problemi değildir. Ahmet Oktay, bir taraftan, İleri’nin ekonomik ve sı¬nıfsal düzeyi ciddiye almadığını söyler; diğer taraftan onun, popüler romancı kim¬liğine bürünerek enikonu siyasal romanlar yazdığını ileri sürer (Oktay, 1986). 1960'lardan 2000'e kadar kentli aydın bunalımlarını yansıtan romanlar hangileridir? Toplumcu Gerçekçi Roman ve Darbeler 1950-2000 arası romanın siyasal kültürel ve sosyal arka planını özetlemeye çalışır¬ken, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin, Cumhuriyet tarihimizde yeni bir dönem aç¬tığını söylemiştik. Bu gün, hazırlanışı, uygulanışı ve sonuçları ile birçok noktada tartışılmış bulunan darbenin, büyük bir ihtimalle halen bilinmeyenleri vardır. Ön¬celikle bu darbenin, birçok bileşenleri olan bir “tepki” olduğu düşünülmektedir. Bu ortak tavrın unsurlarını birkaç maddede toparlamak mümkün değilse de, bir edebiyat çalışmasının genel zeminini yoklamak için bir toparlama yapılabilir: 1. Pazar ekonomisinin veya solun söylemiyle, Amerikan kapitalizminin güçlenmeye başlamasından duyulan rahatsızlık 2. İnönü dönemi bürokrasinin hiyerarşik üstün¬lüğünü kaybetmesi 3. Muhafazakâr ve dini argümanlarının siyasetin içinde çoğal¬ması 4. Her alandaki çağdaşlaşmanın geriye gittiği düşüncesi 5. Özgürlüklerin kı¬sıtlandığı, öğrencilerin siyasal olarak kışkırtıldığı haberleri. Bu unsurların her biri¬nin görünen ve görünmeyen boyutları olduğu bu gün de tartışılmaya devam etse de; darbenin, idareyi ele aldıktan sonra uyguladıklarına ve 61 Anayasasına bakılın¬ca, bu unsurların darbe bileşenini oluşturduğu görülür. Türkiye demokrasinin ta¬nıştığı asıl hazin durum ise idamlardır. Artık neredeyse hiç kimsenin doğruluğu ko¬nusunda görüş bildirmediği bu idamlar, siyasete bağlı sosyal hayatın şekillenme¬sinde çok önemli etkilere sahiptir. İdamları, sosyal vicdanında affetmeyen geniş kitleler, sonraki yıllarda Menderes dönemini anlatan her türlü edebiyat ve düşün¬ce eserlerine yoğun ilgi gösterdiler. Sevgi Soysal: Şafak Sevgi Soysal’ın Şafak adlı romanı 1975’te yayımlanır. Roman, Adana’da bir gece¬kondu mahallesindeki bir eve gece yapılan baskınla başlar ve sabahın erken saat¬lerinde sona erer. Bu kısa zaman dilimi içinde neredeyse tek olay, devrimci bir gu¬rup arkadaşın göz altına alınıp, sorgulanması ve serbest bırakılmasıdır. Romanın zamanı geriye dönüşlerle genişleyerek, ideolojik arka planı içine alır. Evin sahibi Maraşlı Ali, “Ecevitçi”dir. Oya, Ali’nin yiğeni Mustafa’nın arkadaşıdır ve bu iki genç de devrimcidirler. Yine Ali’nin akrabası olan Avukat Hüseyin de eski bir İşçi Parti¬lidir. Göz altına alınanlar emniyete götürüldükten sonra başka bir görüntü devre¬ye girer. Bu göz altına alanların toplantısıdır. Emniyet müdürü Zekai Bey, fabrika müdürü olan emekli albay Muzaffer’in evindeki briç partisinden ayrılarak, sorgula¬ma için emniyete gider. Sorgulama ve işkenceler gece boyu devam eder. Emniyet Müdürü Zekai, Emekli Albay ve sanayici Muzaffer, Polis Abdullah, ilerici devrimci insanları ve bu bilinci yok etmekte birleşmiş kapitalizmin ve faşizmin; Oya ve Mus¬tafa devrimci gençlerin; Zekeriya, ispiyoncu işbirlikçilerin; Avukat Hüseyin, kişisel çıkarlarının güdümünde savundukları ideolojilerden vazgeçebilen oportünistlerin; Ali, dürüst, namuslu ve doğal işçi sınıfının göstergeleridirler. Göz altına alınan ki¬şiler içinde işkenceye maruz kalanlar iki devrimci ve Ali’dir. Diğerleri bir şekilde düzenle uzlaşma ve veya düzene yanaşma yolunu bulurlar. Oya, daha önce de ko¬münizm propagandası yapmaktan hapiste yatmış, iki çocuklu bir yazardır. Musta¬fa da aynı sebeplerle içerde kalmış bir öğretmendir. Ali ise işçidir. “Sevgi Soysal, biri iç biri dış iki tür çatışmayı ana tema olarak seçmiş. Dış çatış¬ma, devrimcilerle, egemen güçler arasındaki çatışmadır. İç çatışma ise, romanın ana kişileri Oya ile Mustafa’nın, küçük burjuva kimlikleriyle devrimci kimlikleri arasında yaşadıkları bunalımdan kaynaklanır” (Moran, 1994: 20). Romandaki dış çatışma, devrimci hayatın ve edebiyatın doğal yansımasıdır. Oysa iç çatışmayı, sor¬gulamayı harekete geçiren 12 Mart tutuklamaları ve işkencelerdir. Sosyalist eğilim¬ler için 12 Mart bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Daha önce yanlarında hissedebilecek¬leri bütün güçler, ezen gücün yanında yer alıvermiştir. Yenilmelerinin açık sebebi budur. Fakat bu yenilginin derindeki sebebi, işçi olamamış küçük burjuvadır. Oya ile Mustafa, sorgulama ve işkence gecesinde, geriye dönüşlerinde hep küçük bur¬juva alışkanlıklarına, davranışlarına takılıp kalırlar. Ali’yi tasvir edişindeki güvenli ve sevimli bakış fark edilirse, anlatıcının da problemi, işçi ol(a)mamakla ilintili gör¬düğü düşünülebilir. Romanda üzerinde özellikle durulduğu anlaşılan bir şey de, iç- kence ve cinsellik ilişkisidir. Egemen güçler, özellikle kadın devrimcilere işkence ederken onların cinselliğine de saldırmaktadırlar. Çünkü bu güçlerin ahlâkı, temel¬de cinselliği bir acı çektirme ve intikam alma olarak algılamaktadır. Erdal Öz: Yaral>s>n Erdal Öz’ün Yaralısın adlı romanı 1974’te yayımlanır. Bu roman da fiafak gibi, bir gö- zaltıyla başlar. Romanda zaman ve tarih açık olarak belli olmasa da, işkence, sorgu¬lama, egemen güçler karşısında yalnız kalan, kendisiyle çatışmaya düşen, bütün de¬ğerlerini sorgulayan devrimci genç portresi, 12 Mart romanının belirgin özelliklerin¬den biridir. Fakat yazarın tarihsel durumu belirsizleştirmesinde amaç, sadece hâlâ et¬kileri bütün kuşatıcılığıyla devam eden egemen güçlerden sakınmak değil; baskı ve sömürü düzenleri karşısında alınan tavrı anlatmaktır. Yaralısın’ın 12 Mart döneminin kazandırdığı bir roman olduğunu söyleyen Erdal Öz, bu romanda kendisinin de içinde olduğu bir savaşın izlenimlerini değil, genel olarak toplumun yakalandığı bu hastalık döneminde faşizm mikrobuna karşı çıkmayı anlattığını söyler (Öz, 1975). Gözleri bağlanmış olarak gözaltına alınan genç, içerde çok ağır bir sorgulama ve işkenceye maruz kalır. Hangi suçla göz altına alındığı belli değildir. Roman üze¬rine yapılan değerlendirmelerde, Erdal Öz’ün, gencin politik geçmişini ve diğer ta¬rihsel bilgilerini vermemesi olumsuz bulunmakta ve romanın sadece bir işkence belgeseli olabileceği belirtilmektedir. Ama içeri alınan genç, yasak kitaplar oku¬maktadır; içeri alınacağını bilmektedir; içerde arkadaşlarının ismini vermemekte¬dir. Bütün bunlar romanın politik dokusunu ortaya koyar. Romanda asıl ortaya konmak istenen, insanlık dışı sayılabilecek bir mekanizmanın karşısında yalnız ka¬lan, ezilen, taşıdığı düşüncelerden kuşkuya düşen bir devrimcinin yenilgisidir. Ye¬nilmiştir çünkü “faşizan” güçler karşısında halkı yanında görememiştir. Mekanizma onu “Nurileştirmiştir”. (Nuriler, egemen güçlerin, kendi düzenlerinin ayakta dur¬ması için kurban ettikleri, çeşitli suçlarla toplum dışına ittikleri, insanlıktan çıkar¬dıkları adi suçlulardır.) Mehmet Eroğlu: Iss>zl>ğ>n Ortas>nda 12 Mart sonrasında yazılıp yayımlanan, “içeri alınan ve işkence gören devrimci” görüntüsünden farklı bir çatışmayı ortaya koyan bir roman Mehmet Eroğlu’nun Is¬sızlığın Ortasında’sıdır. 1979 yılında yayımlanan roman, 12 Mart döneminde sorgu¬lama ve işkenceden geçmiş; o tarihten sonra da yaşayıp tanık olduklarıyla da ken¬di içinde çatışmalar yaşamış, bu çatışmalardan sağlıklı bir dönüşüme ulaşamamış Ayhan’ın hikâyesidir. Romanın vakası 1975 yılındaki iki aylık bir zaman dilimidir. Fakat geriye dönüşler, serbest çağrışımlar, etkili zaman süresini, çocukluğa kadar genişletir. Çocukluğu, ailesinden uzakta, İzmir’de yatılı okulda geçen Ayhan, bü¬tün gençliğini uğruna savaştığı devrim için harcamıştır. Erdal Öz’ün zamanı ve ki¬şileri soyutlaştırmasmın tersine Eroğlu, tarihsel zamanı, kişileri ve olayları açıkça vermektedir. Hatta “Eroğlu’nun geçmişi ile romanın baş kişisi Ayhan arasında bağ¬lantılar olduğu gözlemlenebilmektedir. Yazarın, 1971 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden makine mühendisi olarak mezun olması, 12 Martta tutuklanma¬sı, hapis yatması ile Ayhan’ın aynı yıllarda makine mühendisi olarak mezun olma¬sı ve tutuklanması arasında benzerlik bulunmaktadır” (Yalçın, 2003: 568). Ayhan, 1974 Kıbrıs çıkarmasına asteğmen olarak katılmış, Türk insanının savaş içindeki ruh halini görmüş, şehitlik ve gaziliğin ölüme verilen en yüksek değer olduğuna tanık olmuştur. Askere gitmeden önce yaşadığı politik yenilgi; askerde içine düş¬tüğü, ve daha önce hiç tanımadığı duygular içindeki insanları görüşü, ölmek veya öldürmek şeklindeki savaş gerçeği, Ayhan’ı kendi vicdanını, geçmişini, hayatın an¬lamını sorgulamaya itmiştir. Ayhan askerlik dönüşü geldiği Ankara’da boşluğun içinde bocalamaya devam eder. Kendi içinde devrimci teorileri ve pratikleri olan; birbirlerini keskinleştiren sosyal gruplar, cunta tarafından dağıtıldıktan sonra, kimi gençler içerde kalmış; ki¬mileri ölmüş; kimileri saklanmış; kimileri düzenin belirlediği yaşama biçimine uyum sağlamış; kimileri de kendi dünyasına kapanmıştır. Ayhan’ın en yakın dost¬larından Ali, çatışmada ölmüş; Zafer ise kayıptır. Ayhan, dostu Zafer’in peşinde İs¬kenderun çevresinde her türlü gayri meşru yoldan para kazanan Kör Abdül’e ulaş¬mıştır. Fakat Kör Abdül, Ayhan’ı da kendi düzenbazlığı içine çekmek ister. Güya Zafer, Ayhan ismiyle aralarına girmiş fakat hasmı Hasan Bey tarafından öldürül¬müştür. Fakat Ayhan işin peşini bırakmaz oda Zafer ismiyle, arkadaşını aramaya devam eder. Fakat ulaştığı bilgiler çok şaşırtıcıdır. Kişiliğine hayran olduğu Zafer, zaaflarıyla bilinir biri olmuştur. Siyasi polis Ayhan’ın (yani Zafer’in) zaaflarını yaka¬lamış ve onu yem olarak kullanmaya başlamıştır. Ayhan’ın, devrimci kişiliğine hay¬ran olduğu Zafer, sonunda yurt dışına kaçmıştır. Ayhan’ın içindeki bir direk daha yıkılır. İnanmak ister ama onu da başaramaz. Bütün varlığıyla yaşadığı topluma ya¬bancı olduğunu da anlar. Artık insanlıkta inanılacak bir şey kalmamış; insanlığın değer verdiği bütün kavramlar, kanla yıkanmıştır; artık beyninin bu anlamsızlık içinde yeri yoktur. Bütün bunlar onu Nemrut dağında intihara sürükler. Özet “Toplumcu Gerçekçilik”, “Toplumcu Gerçekçi 1 Edebiyat”, “Toplumcu Gerçekçi Roman” kavram¬larının birbiriyle ilişkisini açıklayabilmek Toplumcu Gerçekçi Roman kavramı, sosyal prob¬lemlere eğilen, toplum gerçekliklerini romanın tematik alanı haline getiren bütün Türk romanı¬nı kapsamaz. Bu edebi adlandırma, düşünsel ve siyasal tabanında Marksizm ve Sosyalizm bulu¬nan roman için kullanılır. Türkiye’de sosyalist düşünce, esas olarak İkinci Meşrutiyet dönemin¬de görülür. Genel kayıtlara göre Türkiye’de sos¬yalist düşüncenin ilk yazarı, 1910’da çıkardığı İş¬tirak adlı gazeteden dolayı İştirakçi Hilmi olarak bilinen Hüseyin Hilmi’dir. Türk romanında top¬lumcu gerçekçiliğin ilk yansımaları, işçi hayatla¬rının anlatılmasıyla 1930’larda başlar. Toplumcu Gerçekçi Edebiyat’m Türkiye dışmda- ▼2 ki edebi ve düşünsel kaynaklarını, Türk edebiya¬tında “Toplumcu Geçekçilik” akımının sosyal ve siyasal arka planı hakkında değerlendirme ya¬pabilmek Bazı yazarlar, eserlerinde ikinci planda da olsa sınıf çatışmalarına yer verirler. Reşat Enis, “oku¬muş bir tornacı”ya Marksist yorumlar yaptırır. Maden işçilerinin hayatını anlatan Reşat Enis, Af- rodit Buhurdanında Bir Kadın’da (1938) maden işçileriyle sanayi işçilerini, “sömürülenler” olarak gösterir. Fakat Türk edebiyatında genel olarak Marksizm merkezinden yayılan ideolojik yapıyı kuran kişi Nazım Hikmet’tir. O, Türkiye’de sınıf¬ların çatışmasına dayanan bir gelenek olmadığı halde, belki de ilk olarak emek, yoksulluk, sö¬mürülme gibi temaları işlemeye başlar. Nazım Hikmet’in getirdiği bu içerik sadece Cumhuriyet dönemindeki şiiri değil bütün edebiyatı etkiler. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi romancılar Nazım’ın açtığı yolda devam ederler. Özellikle Kemal Tahir ve Orhan Kemal gibi top¬lumcu gerçekçi romanın ustaları sayılan isimlerin hayatında Nazım Hikmet’le kurdukları ilişki ve bir eğitim mekanı haline getirdikleri hapishane oldukça önemlidir. Köy Enstitüleri’nden yetişen romancıların tamamı ya doğrudan veya hüma¬nizm ve halkçılık üzerinden sosyalisttirler. Köye ve köylüye bakışlarını, Toplumcu Geçekçilik be¬lirler. Ortak ideolojik arka plan ve bakış açısı, ro¬manlarda ortak bir şema da oluşturur. Örneğin köyde yoksullar, zenginlerden daha çoktur. Köy¬lüler, pozitivist ahlâktan çok geleneksel ahlâka bağlıdır. Köylerde imamlar, şeyhler, ağalar da vardır. Köylü hem topraksızdır hem de toprağını verimli kullanacak araçlardan yoksundur. Köy¬deki yapıyı feodal bir yapı olarak algılayan bu yaklaşım, köylünün ahlâkını da feodal bir ahlak olarak değerlendirir. Buna göre din, gelenekler, üretim ilişkileri, “ağalar” üzerinden feodal yapıyı beslemektedir. Fakat aynı ideolojik arka plandan gelen Kemal Tahir, köylülüğün durağan ve de¬ğişmeyen bir yapı olmadığını, onu, farklı açılar¬dan ele almak gerektiğini ileri sürer. Toplumcu Gerçekçi Roman’m ilk örneklerini ve VgV bu eserlerin kendilerinden sonra gelen eserleri yapı ve içerik bakımından nasıl etkilediklerini açıklayabilmek 1950’lerle birlikte Marksist ve sosyalist düşünsel tabana bağlı olan aydınların oluşturduğu, “roman¬da aydın bunalımı” şeklinde adlandırılabilecek Toplumcu gerçekçi Romanın farklı bir kolu da vardır. Bu bunaltıların zihinsel ve kuramsal arka planında, özellikle Nietszche, Camus ve Sartre’ı bulmak mümkündür. İkinci Dünya Savaşını, sos¬yalist ve kapitalist dünya arasındaki soğuk savaşı, Türkiye özelinde darbelerle gelen baskı ve hapis¬haneleri de bunaltıyı besleyen bir siyasal arka plan olarak görmek gerekir. Bu bağlamda Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğ- lu, Selim İleri gibi romancıların adı anılabilir. Kendimizi S>nayal>m 1. “Toplumcu Gerçekçi Roman” kavramı aşağıdakiler- den hangisini içermez? a. Düşünsel ve siyasal kaynağı Maksizm ve Sosya¬lizm olan yazarları b. Köy romanlarını c. Orhan Kemal, kemal Tahir, Yaşar Kemal gibi ro¬mancıları d. Sosyal hayatın emek ve sermaye ilişkisine bağlı olarak kurulduğu görüşünü e. Toplum sorunlarını ele alan bütün Romaları 2. Aşağıdakilerden hangisi Türkiye’de orta çıkan “Top¬lumcu Gerçekçi Roman”ın edebi ve kuramsal kaynak olarak kabul edilemez? a. Nazım Hikmet b. Maksim Gorki c. George Lukas d. Yakup Kadri Karaosmanoğlu e. Sovyet Sosyalist Yazarlar Kurulatayı 3. Aşağıdakilerden hangisi 1950-1980 yılları arasında roman yazan Toplumcu Gerçekçi bir romancı olarak sayılmaz? a. Kemal Tahir b. Tarık Buğra c. Yaşar Kemal d. Talip Apaydın e. Fakir Baykurt 4. Aşağıda verilen romancı-roman eşleştirmelerinden hangisi yanlıştır? a. Orhan Kemal: Teneke b. Kemal Tahir: Köyün Kanburu c. Sevgi Soysal: Şafak d. Fakir Bayurt: Yılanların Öcü e. Talip Apaydın: Sarı Traktör 5. Toplumcu Gerçekçi Romanın belirli ölçülerde yas¬landığı ilke Atatürk ilkelerinden hangisidir? a. Laiklik b. Milliyetçilik c. Halkçılık d. Cumhuriyetçilik e. Devletçilk 6. Toplumcu Gerçekçi Roman kategorisinde yer alan romanların tamamı aşağıdakilerden hangisinde birlikte verilmiştir? a. Ekilmiş Topraklar, Sağır Dere, înce Memed, Yalnızız b. Teneke, Irazcanın Dirliği, Sahnenin Dışındaki¬ler, Kanlı derenin Kurtları c. Cemo,Yılanların Öcü, Yılanı Öldürseler,Bereket- li Topraklar Üzerinde d. Gurbet Kuşları, Yaralısın, Yağmuru beklerken, Issızlığın Ortasında e. Kaplumbağalar, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Kuyucaklı Yusuf, Firavun îmanı 7. Toplumcu Gerçekçi Romana ilişkin en kapsamlı doğruyu içeren ifade aşağıdakilerden hangisidir? a. Toplumcu Gerçekçi Roman, Sosyalist Roman olarak da anılmaktadır. b. Köy Romanı, Toplumcu Gerçekçi romandır. c. Düşünsel ve siyasal kaynak olarak bakıldığında Toplumcu Gerçekçi Roman, Köy Romanı, işçi romanı ve aydın romanı da kapsar. d. Toplumcu Gerçekçi Roman Tanzimat’tan beri devam eden sosyal romanın başka bir adıdır. e. Toplumu Gerçekçi Roman Sadri Ertem’in Saba¬hattin Ali’nin romanlarıyla başlamıştır. 8. Aşağıdakilerden hangisi Toplumcu Gerçekçi Roma¬nın en belirgin temaları arasında sayılmaz? a. İşçilerin hayatları b. Geleneklerin ve inançların kaybı c. Üretenler ve sermaye sahipleri d. Hapishaneler ve darbeler e. Köylüler ve hayatları 9. Aşağıdakilerden hangisi Toplumcu Gerçekçi aydın romanının etkilendiği yazarlardan biri değildir? a. Karl Marx b. Jean Paul Sartre c. Albert Camus d. Henri Bergson e. Frederic Nietszche 10. Köyden şehre gelen işçileri ve hayatlarını en çok işleyen romancı aşağıdakilerden hangisidir? a. Sadri Ertem b. Fakir Baykurt c. Latife Tekin d. Yaşar Kemal e. Orhan Kemal Kendimizi S>nayal>m Yan>t Anahtarı 1. e Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Roma¬ nın Siyasal Sosyal Arka Planı” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 2. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Roma¬ nın Siyasal Sosyal Arka Planı” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 3. b Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Roma¬ nın Siyasal Sosyal Arka Planı” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 4. a Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi İşçi Ro¬ manı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. c Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Roma¬ nın Siyasal Sosyal Arka Planı” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 6. c Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Köy Romanı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. c Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Roma¬ nın Siyasal Sosyal Arka Planı” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 8. b Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Roma¬ nın Siyasal Sosyal Arka Planı” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 9. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Aydın Romanı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. e Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi İşçi Ro¬ manı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. S>ra Sizde Yan>t Anahtarı Sıra Sizde 1 Tek Parti döneminin edebiyat fikir hayatını belirleyen halkçılık düşüncesidir. Aslında halkçılık düşüncesini Mustafa Kemal, Gökalp’ten almıştır ve onun için halkçı¬lık merkezinde halkı sınıfsızlaştırmak vardır. İnönü dö¬neminde ise halkı “aydınlatmak, istenilen doğrultuda dönüştürmek” merkezinde kalmıştır. Sosyalist ve hüma¬nist eğilimlerle birleşmiştir bir ölçüde. Etkinliğini Hal¬kevleri ve köy enstitüleri ile genişletmiştir. Tek Parti ideolojisinin kaldıraçları durumundaki halkçılık ve köy¬cülükle olsun; o kavramları sahiplenen sol Kemalistle- rin ek bir kilit kavram sayarak devreye soktukları Hü¬manizmle olsun, solun ilişkileri her zaman karışık ve sorunlu olmuştur. Sosyalist, işçi sınıfı diyemediği için, köylü ve halk kavramlarına sarılmıştır. Sıra Sizde 2 Notlara, mülakatlara ve raporlara dayanan bu kitapta Makal, “beş temel unsur üzerinde durmuştur: birincisi ekonomik sıkıntılar; ikincisi, ilkel malzeme kullanma; üçüncüsü, toprak meselesi; dördüncüsü, yeni teknolo¬jilere yabancılık; beşincisi ise sosyal yardımlaşma ve kooperatifleşmedir. Sıra Sizde 3 Köyün Kamburu’nda köy romanı şablonu kırılır; ağalar ve köylüler şeklindeki çatışma, yerini daha karmaşık çatışmalara bırakır. Ekonomik yapıdan eşkıyalığa, cin¬sel saplantılardan, siyasete kadar, toplumun yaşama bi¬çimini oluşturan her tabana uzanır. Sosyal ve siyasal ge¬lişmelerin etkisinde gelişen köylü tutumunda genetik ve natüralist etkiler aranması, köy romanı için yeni bir bakıştır. Yararlan>lan Kaynaklar Alangu, Tahir. (1965). Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman 1. İstanbul. Atay, Oğuz. (1998). Tutunamayanlar. İstanbul: İleti¬şim Yayınları. Atılgan, Yusuf. (1974). Aylak Adam. İstanbul: Bilgi Ya¬yınevi. Baydar, Mustafa. (1960). Edebiyatçılarımız Ne Diyor¬lar. İstanbul. Baykurt, Fakir. (1981). Tırpan. 10.Baskı, İstanbul: Rem¬zi Kitabevi. Baykurt, Fakir. (1959). Yılanların Öcü. İstanbul: Yük¬selen Matbaası. Belge, Murat. (1994). Edebiyat Üstüne Yazılar. İstan¬bul: Yapı Kredi Yayınları. Berkes, Niyazi. (1975). Türk Düşününde Batı Soru¬nu. İstanbul: Bilgi Yayınları. Bezirci, Asım. (1984). Orhan Kemal. İstanbul: Tekin Yayınevi. Eroğlu, Mehmet. (2000). Issızlığın Ortasında. İstan¬bul: Everest Yayınları. Işın, Ekrem. (1982). Tan Gazetesi Roman Seçkisi. Ey¬lül. İstanbul. İbarrola. (1969). Marksist Açıdan Ekonomi Politik Yabancılaşma ve Hümanizm (Çeviren: Kenan So- mer). İstanbul: Ser Yayınları İleri, Selim. (1986). “Selim İleri İle Söyleşi, Hayal ve Is- tırap’ın Çevresinde”, Hürriyet Gösteri. Şubat, ls- tanbul. 1leri, Selim. (1998). Bir Akşam Alacası. İstanbul: Oğlak Yayınları. Kemal, Orhan. (1974). Türkiye Defteri Orhan Kemal Özel Sayısı. 10, Ağustos, İstanbul. Kemal, Orhan. (1969). “Nasıl Yazıyorum”, Varlık. 15 Mart, İstanbul. Kemal, Orhan. (1995). Gurbet Kuşları. İstanbul: Tekin Yayınevi. Kemal, Orhan. (1996). Bereketli Topraklar Üzerinde. İstanbul: Can Yayınları. Kemal, Yaşar. (2004). Teneke. İstanbul: Yapı Kredi Ya¬yınları. Kaplan, Ramazan. (1997). Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy. 3. Baskı, Ankara: Akçağ Yayınları. Makal, Mahmut. (1991). Bizim Köy. İstanbul: Çağdaş Yayınları. Moran, Berna. (1994). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2. 3.Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları. Naci Fethi. (1990). 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme 2. Baskı. İstanbul: Gerçek Ya¬yınevi. Oktay, Ahmet. (2008). Toplumcu Gerçekçiliğin Kay- nakları/ Sosyalist Realizm Üstüne Eleştirel Bir Çalışma. 4. Baskı. İstanbul: İthaki Yayınları. Oktay, Ahmet. (1986). “Selim İleri İle Söyleşi Hayal ve Istırap’ın Çevresinde”, Hürriyet Gösteri, Şubat. ls- tanbul. Oktay, Ahmet. (1993). Cumhuriyet Dönemi Edebiya¬tı (1923-1950). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Öz, Erdal. (1975). Yeni Ortam Gazetesi. 1 Kasım, ls- tanbul. Öz, Erdal. (1996). Yaralısın. İstanbul: Can Yayınları. Soysal, Sevgi. (1985). Şafak. İstanbul: Bilgi Yayınevi. Tahir, Kemal vd.(1960). Beş Romancı Tartışıyor. İs¬tanbul: Düşün Yayınevi. Tahir, Kemal. (2000). Köyün Kamburu. İstanbul: İtha¬ki Yayınları. Tatarlı, 1., Mollof R. (1969). Hüseyin Rahmi’den Fakir Baykurt’a Marksist Açıdan Türk Romanı. İstan¬bul: Habora Kitaplığı. Tekin, Yusuf. (2002). “Türkiye’de İlk Sosyalist Hareket İştirak Çevresinin Sosyalizm Anlayışı Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bil¬giler Fakültesi Dergisi, 57 (4), Ankara. Yalçın, Alemdar. (2003). Siyasal ve Sosyal Değişme¬ler Açısından Cumhuriyet Dönemi Çağdaş Türk Romanı. Ankara: Akçağ Yayınları. ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladığınızda; 1950 sonrası Türk romanının genel karakteristiğini açıklayabilecek, 1950 sonrası Türk romanındaki gelişmeleri, eğilimleri ve romanlar arasında¬ki farklılıkları ayırt edebilecek, 1950 sonrası Türk romancılarından belli başlı yazarları ve eserlerini temel özellikleriyle değerlendirebileceksiniz, Anahtar Kavramlar 1950 Sonrası Türk Romanı • Oktay Akbal Çağdaş Türk Romanı • Tarık Buğra Ahmet Hamdi Tanpınar • Cevat fiakir Kabaağaçlı Samiha Ayverdi • Tarık Dursun K, Abdülhak fiinasi Hisar İçindekiler 1950 Sonrası Türk Roman>nda Bireysel Eğilimler 1950 SONRASI TÜRK ROMANINA GENEL BİR BAKIŞ Türk romanının kırılma noktalarından biri de 1950’li yıllara rastlar. Bu zamana ka¬dar önce taklit ve öykünme, sonra bir arayış ve kimlik oluşturma döneminin ya¬şandığını biliyoruz. Özellikle kimlik oluşturma dönemi biraz da Cumhuriyet ide¬olojisinin bir uygulama alanı olarak 1950’li yıllara kadar varlığını sürdürür. Cumhuriyetle birlikte Cumhuriyet idaresinin okullarında yetişen gençler, çok partili düzene geçmenin hazırlıkları içinde bulunan ülkede gittikçe artan ülke so¬runlarını irdeleyen, ortaya koyan, çözüm arayan bir yol tutarlar. Kimileri doktrinci reçetelerle benzer konuları tekrarlamanın kolaylığında romancılıklarını sürdürür¬ken, kimileri konularını daha çok batılılaşma çerçevesi içinde Doğu-Batı çatışma¬sı ile sınırlı tutarlar. Cumhuriyetin ilk devresinde görülen roman için gerekli derinlikten yoksun pi¬yasa romancılığı, bu dönemde de varlığını sürdürür. Yaşamın gerçeklerinden ve toplumdan uzakta, yaşananı değil düşsel olanı anlatan ya da tek sorunları aşk, sev¬da ve bu yolda entrika kurmaktan ibaret olan kişilerin yaşam serüvenlerini ele alan popülist romancılar, eserlerinin sayısı azalmakla birlikte yine benzer konuları işle¬mekte, yine entrikaya dayalı romantik aşklardan söz eden romancılıklarını sürdür¬mektedirler. Ne var ki bu yazınsal ürünlerin bir sanat eseri kimliğini taşıması için pek çok çabaya, emeğe ama bunlardan daha fazla sanatçı sorumluluğuna ihtiyaç olduğu kesindir. 1950’li yılların romanında “aydın bakışının egemen” olduğu “aydınlanma” ve “aydınlatma”’ ön plandayken, 60’lı yıllardan sonraki romanlarda aydınlatmanın ya¬nında insanı tanıma ve iç dünyasına nüfuz etme ön plana geçer (Andaç 1998: 180). Romancı; artık topluma tepeden bakan ve onu yönlendiren, kendisini ilahi güçler¬le donanmış doğaüstü bir varlık görmez; insana yaklaşır, onu tanımaya, onun gü¬venini kazanmaya ve onunla arkadaş, dost olmaya çalışır. 1960 sonrası romancıları arasında farklı sanat şubelerine mensup, arayış içinde olanlar da var. Bunlardan kimileri romanlarını bir felsefi sisteme dayandırmanın endişelerini taşırken, kimileri de belki tam özümseyemedikleri, dolayısıyla tek yan¬lılıktan kurtulamadıkları sanat anlayışlarıyla kendilerine bir yer edinmeye çalışırlar. Konu bulmakta güçlük çeken Türk romancısı, köy konulu romanlarla kendine bir çıkış yolu bulur. Artık Anadolu/taşra/kasaba/köy, tüm sorunlarıyla, sosyo-eko- nomik ve sosyo-kültürel yaşam tarzıyla, feodal düzeniyle yoğun olarak romana gi¬rer ve 70’li yıllara kadar romanların birincil kaynağı olur. Çok partili yaşama ge- çişte ortaya çıkan tıkanıklıklar, sorunlar ve bu sorunların Anadolu’ya taşraya yan¬sıması, iç göç, partizanlık, parti kodamanlarına sırtlarını dayayıp kasaba halkını köylüyü sömüren eşraf, dönemin düşünce akımlarıyla beslenen ağa-köylü, fabri- katör-işçi, amir-memur arasındaki çatışmalar dönem romanlarının temel konuları¬nı oluşturur, 70’li yıllar, aydının/romancının politize olduğu, sınıf çatışmasını körükleyen üçüncü sınıf çeviri romanların, ya da kaba ulusçu söylemlerin ilgi gördüğü, kutup¬luluğun uç sınırlara vardığı bir dönemdir. Yazılan romanların bakış açıları da çok¬lukla yazarlarının düşünce yapısına ve okurun ilgisine göre biçimlenir. 12 Mart ve 12 Eylül askeri muhtıra ve darbeleri ile depolitizasyon dönemi başlar. Bir süre bo¬calama devresi geçiren ve tutukluluk, işkence, tutukevi anılarına yer veren otobi¬yografik eserlerle oyalanan Türk romancısı, sanat eserinde bir şeyi anlatmaktan çok nasıl anlatıldığının önem taşıdığını, romanın yeniden kurma ve yaratma işi ol¬duğunu keşfeder. Yaratma ve anlatma edimi ise sözcüklerin kullanılışından ibaret¬tir. Gürsel Korat’ın söylemiyle “yazarın bilinci (ile) sözcüklerin bilinci”nin aynı düzlemde buluşmalarıdır (Korat 1998: 320). Öte yandan günümüz romancısı artık kendisini Tanrı yerine koyan ve yine ken¬di ahlâk öğretisi doğrultusunda dünyaya düzen vermeye çalışan klasik ondoku- zuncu yüzyıl romancısından farklı olduğunun, ya da insanı ikinci plana iten ve onu eşyanın karşısında önemsiz bir varlık durumuna getiren yeni romancı olmadığının farkına varmıştır. Bunun sonucu olarak seksenli yıllardan itibaren bireysel bakışın egemen olduğu klasik roman yerini çoğulcu bakışa, çok sesli/çok kültürlü bir ba¬kışı yeğleyen post-modern bakış açısına bırakmıştır. Bundan azami ölçüde yarar¬lanmaya çalışan kimi İslamcı yazarların, klasik islamî metinler ve sanatlarda sanat¬çıyı geri planda bırakan dolayısıyla sanatçının öznelliğini ve bireysel yanını orta¬dan kaldırarak insanı yüce yaratıcının tecellilerinden oluşmuş evrenin sonsuz de¬rinliğinde dolaştıran bir anlayışla kendilerine yakın buldukları çok sesliliğe, çok kültürlülüğe yer veren yeni roman akımlarına yöneldikleri dikkati çekmektedir. 1950’li yılların başlarında Türk romanının durumu nasıldır? 1990’lı yıllar, post-modern romanın zafer yılları olur. Seksenli yıllarda Avru¬pa’da başlayan mimaride ve müzikte genel üslûbun reddine dayanan bu akım, ak¬lın ve bilimin verilerine dayanan moderniteye, her şeyi bilen hâkim anlatıcıya ve modern devlete duyulan güvensizlikten doğmuştu. Ayrıca savaşların sebep olduğu ruhsal çöküntüler ve tepkiler, teknolojinin ve sanal dünyanın hayatın her alanına hâkim olmasına ve bunun sonucu olarak romancıların büyük anlatılar yerine mik¬ro düzeyde bireyin iç dünyasını dilsel bir oyun biçiminde veren anlatılara yönel¬melerine yol açtı. Türk romancıları tarafından benimsenen ve tutulan bu akım, 2000’li yıllardan itibaren yerini gizemli, düşsel, fantastik ve otobiyografik karakter¬li; yarı belgesel, bilim-kurgusal ve tarihsel romanlara bıraktı. Sonuç olarak farklı düşünsel eğilimleri ve sanat anlayışlarını, dilsel ve biçimsel tasarrufları ön plana çıkaran anlatım teknikleri ile 1950 sonrası Türk romanını ad¬landırmanın ne kadar zor olduğu ortadadır. Bunun luğu, romanları ve romancıları belli adlar altında kümelendirmekten kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, 1950 sonrası Türk romanı ele aldığı konu, teknik ve temel izlekler bakımından kendilerinden öncekilere göre büyük değişikliklere uğramıştır. Zevkler ve dünya görüşleri değiş¬miş; özellikle son yıllarda dilin kullanılışı, dil bilim çalışmaları ile paralel yürütül- müştür. Bu yüzden ülkemizdeki düşünsel ve sosyal gelişmeler doğrultusunda ro¬man da kendisine yeni anlatım yolları, konuları ve izlekleri aramak durumunda kalmıştır. Ne var ki bu hızlı değişime paralel olarak 1950 sonrası Türk romanı için, herkes tarafından kabul görmüş, yaygın bir adlandırma/kümelendirme de henüz gerçekleşmiş değildir. Bu adlandırmalarda edebiyat tarihçilerinden kimilerinin bel¬ li periyotlarla zamanı, kimilerinin konuları, kimilerinin eserin arka planındaki fel¬sefi sistemi ya da dünya görüşünü, kimilerinin de anlatım tekniklerini esas aldığı görülmektedir. Bunlar arasında felsefi görüşlerine göre sosyal gerçekçi roman, top¬lumcu roman, toplumcu-gerçekçi roman; bakış açılarına göre psikolojik roman, bireyci roman, ülkücü/milliyetçi roman, İslamcı roman, Marksist roman; anlatım tekniklerine göre modern roman, post-modern roman, fantastik roman, polisiye roman, bilim-kurgusal roman; konularına göre tarihsel roman, köy/kasaba roma¬nı, 12 Mart, 12 Eylül romanları; olay örgüsünün birkaç kuşağı içine alan zaman aralığına göre bildungs roman/nehir roman/ırmak roman... gibi kümelendirmeler en yaygınları arasındadır. Ancak zaman hızla akıp geçtiği gibi zamana bağlı olarak bakış açıları, kullanılan teknikler de değişmekte, sanat ise zamanımızın hızlı deği¬şimine paralel olarak kendisine yeni mecralar bulmaktadır. Doğal olarak “1950 sonrası Türk romanı” başlığı altında yaptığımız kümelendirmeler/adlandırmalar da görecelidir ve farklı bakış açılarına göre değişecektir, 1950 Öncesi Kuşağından Romancılıklarını Sürdürenler Romanlarının büyük bir bölümünü Cumhuriyetin birinci ve ikinci devrelerinde ya¬yımladıkları halde 1950 sonrasında da romancılıklarını sürdürenler vardır. Birinci gruba giren romancılarından Reşat Nuri Kan Davası (1960), Kavak Yelleri (1961), Son Sığmak (1961) gibi aşk romanları ile; Hüseyin Rahmi ölümünden sonra ya¬yımlanan ve toplumun hurafe ile şekillenmiş inanç dünyasını değiştirmeyi amaç edinen Kaderin Cilvesi (1964), Deli Filozof (1964), Can Pazarı (1968), İnsanlar Maymun muydu? (1968), Ölüler Yaşıyor mu? (1973), Namuslu Kokotlar (1973) ro¬manları ile; Halide Edip, Çaresaz (Cumhuriyet’te tefrika 1960), Hayat Parçalan (1963), Kızıl Hançerler (Hayat’ta tefrika 1964), gibi yazarın ilgi alanlarını göster¬mekten ve eserlerinin sayısını artırmaktan başka bir özellik taşımayan senteze ulaş¬mamış sıradan aşk romanları ile romancılıklarına fazla bir şey katmadan sanat ya¬şamlarını noktalarlar. Popüler halk romancılarından Kerime Nadir Azrak (1917¬1984) (Gelinlik Kız/1960, Suçlu/1971, Karar Gecesi/1982'), öğretmen duyarlığıyla konularını işleyen Suat Derviş (1905-1972) (Fosforlu Cevriye/1968), millî ve ahlâ¬kî değerleri öne çıkaran Mükerrem Kâmil Su (Aynadaki Kz/1962, Ayrı Dünya- lar/1964, Ben ve 0/1970, Karakız/1911, Ata’nın Romarn/1977, Sızı, Uzaklaşan Yol) gibi adlar, Cumhuriyet Dönemi’nde pek çok benzeri görülen ve çoğu kez ro¬mantik Yeşilçam filmlerinin senaryo gereksinimlerini karşılayan romanlarıyla ede¬biyat tarihleri için malzeme olmaktan ileri gidemeyen romancılardandır. Bu gruba giren popüler halk romancılardan Peride Celâl Yönsel (d.1916) başlangıçta kolay okunan aşk ve serüven ağırlıklı romanlar yazmasına rağmen, 1960’tan sonra yaz¬dığı Güz Şarkıları (1966), Evli Bir Kadının Günlüğünden (1971), Üç Yirmidört Sa¬at (1977) ve özellikle Üç Kadının Romanı ’ndan itibaren gözleme ve ruh çözümle¬melerine yer vererek kendini yenilemeye çalışır. Cumhuriyet ikinci dönem romancılarından Reşat Enis, Refik Halit... romancılık¬larını 1950 sonrasında da sürdürürler. İlk romanlarında İstanbul’un yoksul semtle¬rinde yıkıntı ve harabelerde yaşanan aile dramlarına ve Galata’nın/Beyoğlu’nun ahlâksızlığa sahne olan mekânlarına yer veren Reşat Enis Aygen, sanat yaşamını 1950 sonrası yazdığı sosyal içerikli romanlarıyla noktalar. Onun konularını büyük kentin kenar mahallelerinden alan ama daha çok köy-kasaba ortamından alınmış yoksul insanlara ait çarpıcı sahneler sunduğu Despot (1957), San İt (1968), Biz de İnsanız, Kara Rısmet (kitap olarak yayımlanmamış) adlı eserleri, 1960 sonrasının varsıllık-yoksulluk, ezen-ezilen kutupluluğuna dayalı roman anlayışının genel ka¬rakteristiğini yansıtır. Sanat yaşamına öykü yazmakla başlayan ve Maupassant tarzı öyküleriyle tanı¬nan Refik Halit Karay (1888-1965), yurt dışında uzun süre sürgün kaldıktan son¬ra (1922-1938) sürgün yıllarının deneyimi ve birikimiyle soluklu eserler yazmaya yönelir. Artık yaşadıklarını, tanık olduklarını ve düşlediklerini bir araya getiren en¬trika, aşk ve kadın konularının ağırlıkta olduğu romanlarla kolay para kazanmanın yollarını aramaktadır. Romancılığının olgun bir devresinde yazdığı Sonuncu Radeh ve özellikle yazarına kısmî bir ün kazandıran Bugünün Saraylısı, İkinci Dünya Sa¬vaşı yıllarında kaçakçılık sayesinde zenginleşen kahramanlarıyla, aynı dönemde İstanbul’un kenar mahallelerinde yaşayan insanların yaşamlarını, komşuluk ilişki¬lerini, aile anlayışlarını ve varsıllık karşısındaki tutumlarını anlatır. İçedönük Bireysel Eğilimler ya da Geçmiş Özlemi Ürünlerini 1950’den sonra veren yazarlar arasında romanlarının yapısını geçmiş- şimdi kutupluluğu üzerine kuranlar da oldukça fazladır. Bu romancılardan Abdül- hak fiinasi Hisar ve Samiha Ayverdi, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi romancılar, Cumhuriyet öncesine kadar uzanan mutlu çocukluk dönemlerini, yıkılan bir uy¬garlığa ait kaybolan değerlerin özlemi içinde ve sisli bir camın arkasından okura yansıtırken; Oktay Akbal gibi kimileri gazete yazarlığının sağladığı imkânlarla ve röportaj yöntemlerinden yararlanarak geçmiş-şimdi, fert-toplum değer yargıları ça¬tışmaları içinde toplumsal sorunları öncelikli olarak işlerler. Bireysel çıkışları ve özgün çalışmalarıyla Türk romanında iz bırakan ve yaşadık¬ları döneme damgalarını vuran bu romancıları kısaca tanıyalım. Konularını çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yakın çevresinde tanık olduğu olaylardan ve bu çevredeki insanların yaşam öykülerinden alan Abdülhak Şina- si Hisar (1888-1963), romanlarında Marcel Proust ve Maurice Barres’ten gelen, biraz da yaşadığı zamanın getirdikleriyle uzlaşamamaktan kaynaklanan geçmişe kaçış düşüncesini işler. 1941 yılında yayımlanan ve aynı yıl CHP’nin açmış olduğu yarışmada üçüncülük ödülünü kazanan ilk romanı Fahim Bey ve Biz, usta yorumu ve nefis üslûbu yanında, sıradışı kişilere ve bu kişilerin iç çatışmalarına yer verme¬si bakımından yayımlandığı yıllarda dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. Romana konu olan kişi, dümdüz bir hayat süren; bencil, korkak, aşksız, serüvensiz, kültür¬süz, hatta ülküsüz memur Fahim Bey’dir. Kurduğu hayallerin gerçeğinde yaşadı¬ğından dış dünyaya yine kendisinin koyduğu silik bir camın arkasından bakar. Olan biteni sığındığı dünyasından alaylı bakışlarla izlerken, bir yandan da yaptık¬larını kendince yüceltmeye çalışır. Ama hep olayların dışında ve hep edilgen ko¬numda kalarak. Yazar, gerçeğin insanlar tarafından farklı şekillerde algılanacağı, ya da kişiden kişiye göre değişiklik göstereceği tezi üzerine kurduğu bu romanında asli kişi Fa¬him Bey’in kişiliğinde insanlığın ortak noktalarını yakalamaya çalışır. Sıra dışı özel- likler göstermesine rağmen aslında hepimizin içinde, iç çatışmaları, bunalımları ve kalabalık içindeki yalnızlığı ile bir Fahim Bey’in yaşadığını savunur. Roman kişisi¬nin “silik”, “ahlâksız”, “dürüst”... gibi birbirine zıt nitelemelerle tanıtılması insana özgü değişkenliğin, dolayısıyla yanılgıların olabileceğini vermeye hizmet eder. Abdülhak fiinasi’nin ikinci romanı Çamlıcadaki Eniştemiz’de ise (1944) yine sıra dışı biraz da tuhaf olarak niteleyebileceğim Hacı Vamık Bey’in kişiliğinde ve geçmiş-şimdi çatışması içinde günümüze aydınlık mesajlar getirir. Bir eleştirmenin söyleyişiyle Çamlıcadaki Eniştemiz romanı, “Eski İstanbul’u ve üst kat insanlarını, yaşayışlarını, köşkleri, yalıları, eğlenmeleri; avuntularıyla bireyci, izlenimci yön¬temde bir özlem örtüsü arasından göster(mesi)” bakımından aynı zamanda belge¬sel bir özelliğe de sahiptir (Ertop, 1964: 509-607). Abdülhak fiinasi, yine anılarına dayalı olarak kaleme aldığı Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği (1952) adlı son romanı da dahil, bütün romanlarında kah¬ramanlarının çoğu tuhaf, içe dönük ve siliktir. Hayali ile avundukları mekân, Cum¬huriyetten önceki dönemde varlıklı insanların yaşadığı yalı ve konaklar, kahra¬manlar ise hergün karşılaşılan kişiler değil, pek çok özelliği bünyelerinde toplamış sıradışı kişilerdir. Yazar, İstanbul’un kibar semtlerinden seçtiği eğlenmekten ve de¬dikodu yapmaktan başka bir işleri olmayan varlıklı insanların hayatlarını verirken geçmişe ait özlemlerini de dile getirir. Kendisi ile yapılan bir konuşmada kahra¬manlarını yaratırken nasıl bir yol takip ettiğini şöyle anlatmaktadır: “Romancı, yarattığı kahramanı, hafızasında, başka başka zamanlarda, ayrı ayrı gördüğü adamlardan terkip eder. O roman kahramanı hatırladığı kim bilir kaç şahıstan mürekkeptir. Onun etrafında âdeta bir grup toplamış olur. Romancı bunların hepsinden ayrı ayrı parçaları birleştirerek bir vücut meydana getirir.” (Baydar 1960: 97). Abdülhak Şinasi Hisar’ın kahramanlarının genel özelliklerini söyleyiniz. SIRA SİZDE SIRA SİZDE 3 Romanlarının yapısını geçmiş-şimdi çatışması üzerine kuran romancılardan bi¬ri de Samiha Ayverdi (1906-1993)dir. Ayverdi de çağdaşı Abdülhak Şinasi gibi, batılılaşma ile birlikte meydana gelen uygarlık değişimini ve bu değişimin toplum¬da ve özellikle aile içinde sebep olduğu sorunları, çözülmeleri roman kişilerinin iç dünyalarından takip ederek romanlaştırır. 1938’de yayımladığı ilk romanı Aşk Bıı İmiş, konusunu Firavunlar döneminde geçen ve İlâhî aşka ulaşmayı hedefleyen bir menkıbeden; İbrahim Efendi Konağı (1939), kişisel anılara dayalı geçmişe ait konak hayatından alır. Bu romanları konu bakımından birbiriyle bağlantılı ya da birbirini tamamlar nitelikteki Batmayan Gün (1939), Ateş Ağacı (1941), Yaşayan Ölü (1942), İnsan ve Şeytan (1942), Son Menzil (1943), Yolcu Nereye Gidiyorsun (1944), Mesihpaşa İmamı (1948) romanları takip eder. Romanlarının düşünce te¬mellerini Kenan Rifai ’nin her şeyin İlâhi aşkla açıkladığı görüşleri üzerine oturtan Ayverdi, Cumhuriyet öncesi İstanbul’un konaklarında ve geleneği sembolize eden eski semtlerinde sürdürülen yoksul ama sıcak ilişkilere dayalı toplum hayatını şi¬irsel bir anlatım ve kadınsı bir bakış açısından ele alır. Ortaya çıkan bencillik, çı¬kar ilişkisi, madde, aşk gibi sorunları İlâhî aşka dayalı Kenan Rifai'nin öğretisiyle çözmeye çalışır. Ayverdi’nin romanlarındaki gelişme çizgisi dıştan içe, yani eşya ve olaylardan kişilerin iç dünyasına yönelmek şeklinde meydana gelir. Hareket noktası insandır. Her zaman karşımıza çıkan bu insanın kendine özgü serüveni vardır. Bu serüven içinde öteki insanlarla ilişki kurması kaçınılmazdır. Ancak Ayverdi’nin kişilerinin bir de misyonu vardır: Kişi yücelecek, nefsin isteklerine karşı koyacak ve insan-ı kâmil mertebesine ulaşacaktır. Bu yüzden romanların ve roman kişilerinin adları, çoğu zaman onların ulaştıkları yeri belirler. Söz gelişi Aşk Budur’da Meryem; Ya¬şayan Ölü' de Gerçek Çelebi, Ayşe ve Leylâ ile Son Menzil ’in kişileri beşeri aşktan ilâhî aşka geçişi ve aşkta ulaşılan seviyeyi; İnsan ve Şeytan’da Şevket ve Lâle, aşk¬taki zıt kutupları; Yolcu Nereye Gidiyorsun ’da Adlî, bu serüvendeki ruhsal yolcu¬luğu; Ateş Ağacı, yine aşkın bir başka cephesini; Mesihpaşa İmamı ise romana adı¬nı veren İmam’ın aşk ve sevgi konusunda olumsuzdan olumluya doğru değişimini sembolize etmektedirler. Romanlardaki görünüşte sembol hüviyetindeki bu kişiler, bir yanlarıyla insanların ortak taraflarını temsil ederlerken, değişim geçirmeleriyle karakter olarak olaylar içinde yer alırlar. Yazar, kişilerindeki değişimi maddeden manaya doğru geliştirir. Değişim aşa¬masında Dost devreye girer; tasavvufî mesajlarıyla onları aydınlatır. Romanlarda ta- savvufi mesajlar şeyh, tekke, tarikat, cami, cemaat gibi dinsel ögelerle desteklenir. Ancak bu ögelerin odak noktasını aşk oluşturur. Aşk kişiden kişiye, romandan ro¬mana farklılık gösterse de temelde tasavvufî bir kültür ve mesajla ilintilidir. Son aşama ise beşerî olmaktan ziyade mecazi anlamda vuslattır. Yukarıda sözünü ettiğim romanlar arasında ele aldığı konu, dil, üslûp ve sağ¬lam olay örgüsü ile olumlu olumsuz pek çok eleştiriyi üzerine çeken Mesih Paşa İmamı üzerinde duralım: Romanın genel değerlendirmesini Rırzıoğlu ’nun Ayver¬di’nin eserleri üzerine yaptığı çalışmadan özetleyerek aktaracağım: Yerli yabancı pek çok kişiden olumlu eleştiriler alan Mesihpaşa îmamı’nm olay örgüsünü bir imamın dünyası şekillendirir: “Dini terbiye ile yetiştirilmiş, Mesihpaşa Camii imamı Halis Efendi’nin bir gün¬lük hayatının anlatılması, eserin genel terkibi içerisinde çekirdek karakteri taşı¬makta; daha sonra cereyan edecek olan hadiselerin çıkış noktasını oluşturmakta¬dır. Birbirine benzer günlerden bir günün anlatımı sırasında, Halis Efendi’nin sevgisiz hayatındaki çatışmaları, ilişkileri öğrenilir. Çatışmalar aynı zamanda İmamın ilişki içinde olduğu kişileri de verir.” (Kırzıoğlu, 1990: 752). Balkan Savaşının ve göçmenlerin iskân edilmesinin bir fon olarak kullanıldığı romanda verilen her şey asli kişi İmam Halis Efendi’nin dikkatiyle, onun bakış açı¬sından ve ona göre değerlendirilmiştir. Roman, ilişkiler örgüsü bakımından üç kümeden oluşmaktadır: “Esere hakim olan değişme ya da dönüşüm atmosferi bu ilişkileri aynı mecra¬ya sevkedip, hemen hemen aynı sonuca bağlar. İlişkilerin beklenen ve istenen şe¬kilde sonuçlanmasının temelinde, zamana hakim olan siyasi ve sosyal değişmeler vardır. Aslında İmam Halis Efendi, çok mükemmel bir dini terbiye almışır. Ne var ki, onun gördüğü bu eğitimle, günün şartları çatışmaktadır. Bu sebeple de etrafına küskün olup, tedirginlik içerisinde çırpman imam, bir çıkış yolu bulamamakta; içine kapanık, çevresi ile ilişkileri asgari düzeyde, pasif, zaman zaman kavgalı, hatta otomat bir hayat sürmektedir... Romanda olaylar, İmam ’m değişmesine hizmet edecek şekilde düzenlenmiştir. İmam Halis Efendi’deki değişme, eserin genel yapısını yönlendirecek mahiyettedir. Çünkü genel tertip, göçmenlerin Cami’ye gelmeden önce İmam’ın hayatını ilgilen¬diren hadiselerle şekillenmektedir. Balkan Harbi’nin çıkışı ve göçmenlerin İstan¬bul’a gelişleri İmam’ın hayatında bir dönemece işaret eder. O farkına varmadan aradığı şeyle, aşkın objesi ile, burada karşılaşır. Böylece Hediye adlı bir göçmen kı¬zma gönül veren İmam’ın dünyası değişir.... İmam’m Hediye’ye duyduğu aşkın mana ve mahiyeti ise, İmam’m değişme noktasında ifadesini bulur. Bu arada İmam Halis Efendi’nin Tahir’i irşat eden Dost’la mektuplaşması da ondaki değişmenin tabii ve olumlu yönde akışını sağlar. Ne var ki, romanda İmam, yalnızca olumlu yönde değişmiş, gelişmiş, fakat mistik noktaya ulaşamamıştır. Oysa ki, alkolik Tahir, insan-ı kâmil merhalesine Dost va¬sıtasıyla kavuşmuş bulunmaktadır. Arayış içerisinde olan insan, sonuçta aşka ulaşmış görünür. Tahir’in aşkı ilâhi mahiyet arzederken; İmam Halis Efendi’nin aşkı beşerî nitelik taşır. Zaten tasav¬vufta ilâhî aşka ermek için beşerî aşk da bir menzil sayıldığından, sonuç yazarın bildirisine uygun düşer. Mesihpaşa İmamı’nm olay örgüsü, imamın, Tahir’in ve Abdullah’ın değişme durumlarına paralel olarak şekil ve anlam kazanmıştır. Abdullah’ı harp, Tahir’i Dost, İmam’ı ise hem Dost’la mektuplaşmaları hem de Hediye’ye olan aşkı değiştir¬miştir” (Kırzıoğlu, 1990: 752-753). Ayverdi, romanlarının düşünsel yapısını hangi düşünce üzerine oturtur? SIRA SİZDE SIRA SİZDE 4 Romanın başından itibaren oluşturulmaya çalışılan trajik durum, asli kişi Halis Efendi’nin huzur bulmasıyla çözümlenirken, ateist oğul Abdullah’ın ve Gülsüm Hanım’m Halis Efendi’nin lehine feragat etmeleriyle varlığını sürdürür. Eş bir söy¬leyişle sevgiden yoksun Halis Efendi aşkı ve feragati tanırken, ateist olarak tanıtı¬lan oğul Abdullah ile sarhoş Tahir, beşerî aşktan İlâhî aşka sıçramayı başarırlar. Sonuç olarak Mesihpaşa İmamı romanı, her türlü sevgiden yoksun ya da sahip olduğu değerlerin farkında olmayan bir insanın, bir din adamının her alanda ken¬dini ne kadar kolay harcayabileceğini; bağlı olduğu değerler manzumesinin çözü¬lüşünü ve sonunda yıkılışını vurgular. Her ne kadar bu roman Meşrutiyet Dönemi Osmanlı toplumuna bir gönderme ise de gerçekte yüzyıla yakın bir süredir Türk düşünce hayatını meşgul eden maddeci ve ruhçu görüşlerin mücadelesini, kültür bunalımını, daha da önemlisi zihinleri pozitivist fikirlerle beslenen, inanç, gelenek ve milli değerlerden yoksun bir kuşağın kimlik arayışını ferdi plânda, ya da fert- toplum çatışması içinde dikkatlere sunar. Yine bu roman, Batıya herhangi bir ana¬lize ve seçmeye gidilmeksizin gözü kapalı kucak açışın fikrî ve İçtimaî boyuttaki uzantıları ile sevgiden ve hoşgörüden uzak eğitim anlayışının ve ona bağlı olarak dini, şeklî bir taassuptan ibaret gören bilgilenme ve inanma tarzının olumsuz so¬nuçları üzerinde düşünülmesini ister (Gündüz, 1989, 90). Sanat hayatına öykü yazmakla başlayan ve öykücülükle romancılığını birlikte yürüten Oktay Akbal (d. 1923), Garipler Sokağı (1950), Suçumuz İnsan Olmak (1957), İnsan Bir Ormandır (1975), Düş Ekmeği (1983), Batık Bir Gemi (1997) gi¬bi eserlerinde mutlu çocukluk ve ilk gençlik yıllarının aşklarını, serüvenlerini anı tadında romanlaştırır. Anı defteri şeklinde yazılmış olan ilk romanı Garipler Soka¬ğı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Fatih’in eski mahallelerinde, bu mahallelerin dar sokaklarında, sur diplerine sığınmış gecekondularda, ahşap eski evlerde yaşayan ve bu sokaklarda bir araya gelen zengin yoksul, genç yaşlı insanların, mahalleleri¬nin onurunu korumaya çalışan gençlerin, küçük mutluluklarla avunan küçük me¬murların sıcak bir aile ortamı içinde sürdürdükleri hayatlarından canlı sahneler su¬nar. Akbal, kendi hayatından izler taşıyan romanda kahramanı Salih’in gözlemle¬rinden yola çıkarak yeni açılan caddeler ve cadde boyunca dikilen kocaman apart- manların karşısında giderek silinip yok olan eski mahallesinin ve bu mahalle ile birlikte kaybolan bir yaşama tarzının, asırlar içinde oluşmuş sağlam bir kültürün kaybolmakta oluşunun arkasından duyduğu hüznü, sıkıcı olmayan bir üslupla an¬latmaktadır. Yaşadıkları ve tanık oldukları sahneler karşısında ümitlerini ve yaşa¬ma sevincini yitiren Salih, sessizce girdiği bu sokağı, elinde valizi olduğu halde, yi¬ne sessizce terk eder. 1957’de yayımlanan ve kimi eleştirmenlerin “amatörce’ bul¬duğu (Akay, 1960: 19) Suçumuz İnsan Olmak ’ta mahallesinden büyük şehrin ka¬labalık ve modern semtlerine yönelen Akbal, bu romanında tedirgin ve huzursuz bir aydının kurtuluşu yozlaşmış bir aşkın mutluluğunda aramasını, İnsan Bir Or¬mandır ’da ise evlilikte mutluluğu yakalayamamış olan kahramanının aşk ve mut¬luluk arayışlarını, yalnızlık ve can sıkıntısını, içine düştüğü bu boşluk içinde bir çı¬kış yolu arayışını ele alır. Romanda sık sık geri dönüşlerle geçmişe gönderme ya¬pılarak toplum, tüm kurumlarıyla sorgulanır. Attilâ Ilhan’ın, İstanbul kenar mahallelerini anlatan Hüseyin Rahmi’nin, Ercü¬ment Ekrem’in romanlarıyla denk tuttuğu (İlhan Haz.1951: Kaynak 42) Garipler So¬kağı, Ahmet Oktay’ın nitelemesiyle sokak oturanlarının “kaygılarını, gelecek bek¬lentilerini, uğrayacakları maddî-manevî kayıplarını yeterince (veremediğinden)” pek çok eksikliği de bünyesinde taşımakta, bu yüzden kişisel sorunlar, drama dö- nüşememektedir (Oktay, 1993,266). Romanın bir başka özelliği büyük bir kentin imar görmüş iki büyük caddesi arasında kalmış bu mahalle ve romana adını veren sokak, görünmez bir duvarla çevrelenmiş, sanki dış dünyayla bağlarını kesmiş gi¬bidir. Sokağın oturanları da sanki aynı dünya görüşüne sahip, ortak özellikler gös¬teren sadece bu sokağa özgü insanlardır. Akbal, bu insanların iç dünyasını ev ev, oda oda dolaşarak ama onları fazla konuşturmadan anlatıcının gözlemlerinden okura nakletmektedir. Sokak kendi kapalı hayatını sürdürürken beklenmedik bir şey olur, yeni açılacak bir sokak ile bu iki caddeyi bağlamak gerekir. Akbal, işte bu insanların yeni hayata yani dış dünyaya açılmalarına öfkelenir. İstimlak ile ev¬lerini kaybedenlerin şaşkınlıklarını, yıkılmakta olan eski mekânlarla birlikte taşı¬dıkları anıları da silip süpürmesini canlı betimlemelerle ve şiirsel bir anlatımla oku¬yucunun dikkatine sunar. İşte romanı çekici kılan bu değişimin ustalıkla verilme¬sidir. Öteki kişilerle birlikte aslî kişi Salih’in bir yama gibi romana iliştirilmiş olma¬sı ve yine Salih’in kendisini seven kadın karşısındaki edilgen tavırları, romanın za¬yıf noktalarından birkaçıdır. Sonuç olarak Akbal, Muhtar Körükçü’nün deyişiyle değişimin neden olduğu sokak oturanları üzerindeki ruhsal çöküntüyü vermek ye¬rine “yıkılmağa yüz tutmuş eski bir yalının, harap bir çeşmenin resmini yapan res¬sam ” gibi (Körükçü, 1951: 367) olayları dıştan izlemeyi benimsemiştir. Romanlarının derin yapısını geçmiş-şimdi kutupluluğu üzerine kuran ve konularını büyük ölçüde yaşamından alan romancı kimdir? Örneklerle açıklayınız. Yer yer biyografisiyle örtüşen son romanı İnsan Bir Onnandır’da Akbal, tek¬düze bir evliliğin dayanılmaz sıkıcılığı içinde yasak aşka yönelen roman kişisinin ödev ve sorumlulukları ile yasak aşkı arasında gidip gelişini romanlaştırmıştır. Yeni ve modern anlatım tekniği, zaman ve terkip bakımından getirdiği teklifle¬ri, bir uygarlığa özgü değerleri vermesi ve nihayet şiirsel üslûbu ile Türk romanın¬da çığır açan Ahmet Hamdı Tanpınar (1901-1962), dönemin dikkatleri üzerinde toplayan sanatçılarındandır. Uzun yıllar şiirin kapalı ikliminde kaldıktan sonra sa¬natını düzyazıya açan yazarın deneme ve öykü türünde kaleme aldığı ürünlerini ro¬ manları takip eder. 1944’te Ülkü dergisinde tefrika edilen ilk romanı Mahur Beste ile Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında çözülüşü yaşayan Osmanlının seçkin aile ha¬yatından kesitler sunar. Bir şairin estetik dünyasından derin izler taşıyan ve ününü genişleten Huzur romanı ise 1949’da yayımlanır. Tanpınar, saf şiirin dar çemberi içinde ifade edemediği, hatta öykü dünyasına aktaramadığı yaşam biçimlerini ro¬manın geniş kadrosu içinde vermeye çalışır. Batıdan aldıklarını zengin Doğu kül¬türü içerisinde eriterek oluşturduğu şiirsel üslûbu, çocukluk anılarından ve miza¬cından gelen hayal dünyası, sağlam roman kurgusuyla birleşerek onu yüzyılın önemli romancılarından biri yapar. Her biri kişilerinin adlarıyla anılan dört büyük bölümden meydana gelen Hu¬zur, bir bakıma yazarın anılarıyla örtüşen bir romandır. Asli kişi Mümtaz, kimi za¬man geçmişin çocukluk anılarına sığınan Ahmet Hamdi, kimi zaman zamanının büyük bir bölümünü Sahaflar’da geçiren Darülfünun profesörü bir hoca, ama da¬ha çok kendisini aşan, içinde gizli kalmış, dışarıya aksetmemiş farklı bir Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Bu itibarla o, asli kişi Mümtaz’la Nuran’ın aşkı çevresinde sa¬nat anlayışını, kültür birikimini ve hayat felsefesini işleme fırsatı bulmuştur. Bu özelliğinden dolayı kimilerine göre otobiyografik bir roman, kimilerine göre bir karakter romanı olarak sayılmıştır. Bu görüşlerin belki hepsinde bir doğruluk payı vardır. Aynı endişeyi Tanpınar da taşımış olmalı ki asli kişi Mümtaz’ı ve çevresini elinden geldiğince kendi biyografisinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Aynı konuda romanla ilgili kapsamlı bir çalışma yapan ve görüşlerinden geniş ölçüde yararlan¬dığım Mehmet Kaplan ise, romanın otobiyografik yanını göz ardı etmemekle bir¬likte, yazarın karakter romanı ile dramatik romanı birleştirdiğini söylemektedir. Yi¬ne Kaplan’a göre, Mümtaz gibi Mümtaz’ın amcasının oğlu olarak romanda yer alan Ihsan, Tanpınar’ın yakından tanıdığı Yahya Kemal; Nuran da, yazarın asistanların¬dan biri olmalıdır. Suat tipini ise, roman kişilerinden îhsan’m bir konuşmasında gönderme yaptığı Dostoyevski’nin romanlarından aldığı düşünülebilir (Kaplan, 1994: 365). Romanın asli kişileri olan Mümtaz ile Nuran arasındaki ilişki belli bir zamanda başlar, belirli şartlar altında gelişir. Roman, Nuran’ın kendisine ihanet eden koca¬sına dönmesi, Nuran’ı seven ve Mümtaz’la sürekli çatışma halinde olan Suat’ın in¬tihar etmesi ve Mümtaz’ın bunalım geçirerek merdiven üzerine yığılmasıyla sona erer. Romanda Tanpınar’ ın zevklerini, hayata ve dünyaya bakışını temsil eden Müm¬taz, çocukluğundan başlayarak belli bir terkibe ulaşıncaya kadarki hayatı, bilgi kaynakları tam olarak anlatılmış tek kahramandır. Çevredeki uyarıcı niteliğindeki her şey onun dikkatiyle/ gözlemleriyle/ bakış açısıyla okura nakledilir. Bu sanatçı dikkatiyledir ki, aylakça gezinen insanlardan çarşı esnafının şamatalı konuşmaları¬na, hamallardan sokak satıcılarına kadar mekânı dolduran insanlar, sokak ve cad¬delerin rengi kokusu tüm ayrıntılarıyla ve bir tablo halinde okuyucunun dikkatine sunulur. Romanın ikinci kişisi Nuran, az konuşan, iç dünyasını fazla dışa vurmayan ki¬şiliğiyle daha çok Mümtaz’ın bakış açısından ve Mümtaz’da bıraktığı izlenimlere göre tanıtılır. Ondaki yasak aşk eğilimi, geçmişte aile bireyleri arasında etki uyan¬dıracak derecede bir aşk serüveni yaşamış olan büyükannesinden gelmektedir. İş¬te Mümtaz ile ada vapurunda karşılaşmaları, bu irsiyet yoluyla gelen kanın hareke¬te geçmesine, tutuşmasına sebep olur. Kaplan, onun Mümtaz’dan ayrılışında eski kültürden gelen bir kadercilik düşüncesinin etkili olduğunu söyler. Huzur ’daki ilişkiler ağının üçüncü ayağını oluşturan Suat’a gelince o, olaylar içindeki fonksiyonu, eylemleri, düşünceleri bakımından Mümtaz-Nuran birlikteli¬ğinde çatışmanın karşı cephesini oluşturur. Roman kişilerinden Ihsan, onun kişili¬ğini, “İsyan duygusu ile doğanlardandır. Böyleleri için mesut olmak kabil değildir. Ne de kendilerini unutmak...” cümleleriyle özetler. Huzur’da müzik, resim, mimarî gibi plastik sanatların hemen her şubesi; rüya, zaman gibi anlatım tekniğiyle ilgili izleklerin romana hâkim olduğu dikkati çek¬mektedir. Hatta Mümtaz ile Nuran’ın aşklarını yönlendiren de güzellik duygusu olarak adlandıracağım bu ortak değerlerdir. Bu yüzden bütün kişiler, özellikle Mümtaz, Nuran ve Ihsan, doğaya, eşyaya ve insanlara güzellik duygusuyla baka¬rak dış dünyayı estetik açıdan değerlendirirler. Sözünü ettiğim izleklerden en önde geleni müziktir. Tanpmar, Mümtaz’ın ve Nuran’ın duygularını müzik aracılığıyla verir. Bu yüzden Huzur ’da müzik izleğinin kullanılışı, tüm romanın olay örgüsünü yönlendirecek yoğunluktadır. Romanın bü¬tün kişileri bir ölçüde halk müziğinden Batı müziğine, klasik Türk müziğine kadar çeşitlilik gösterir. Klasik Türk müziğine ait makamlar, aslî kişilerin, bünyelerini sa¬ran kan damarları gibi çeşitli düşünce ve duygularla birleşerek mükemmel bir kompozisyon oluşturur. Bu yüzden müzik, onların, aşklarını başlatan/etkile¬yen/yönlendiren önemli unsur olarak romanda yer almıştır. Romanda tartışmalar yine Doğu ve Batı müziğinin karşılaştırılmaları üzerinde cereyan eder. Romanda yer alan öteki kişiler de, romandaki fonksiyonlarına göre, bir ölçüde, müzik için aracı, icracı, yardımcı ve dinleyici konumundadırlar. Huzur romanında müzik izle¬ğinin kullanılışı ile ilgili bir çalışma yapan Erdoğan Erbay da müziğin yoğun olarak romanda kullanılışını “Mümtaz’m, Nuran’a olan ilgi ve yakınlığının kaynağı ” (Er¬bay, 2001: 104) aynı zamanda onların ilişkilerini bozan ve ayrılmalarına yol açan bir etken olarak değerlendirmektedir. Tanpınar’ın tüm sanatına hâkim olan aklın sınırlarını aşarak geçmiş zamanı ya¬kalama arzusu ve bu arzunun somut şekli olan “rüya”, şiir ve öykülerinde olduğu gibi bu romanda da görülür. Yaşadığı ortamla uzlaşamayan ve sürekli bir yalnızlık duygusu içinde bunalan Mümtaz, öteki romanlarının kişileri gibi, gerçeğin katı çıp¬laklığıyla karşılaşınca rüyaya benzeyen düşsel bir âleme sığınır. Söz gelişi Sahaf- lar’daki bit pazarında gezinirken geçmiş zamanı yakalamak, aklın ve algılama sı¬nırlarının ötesine sıçramak ister. Bu, bir bakıma, içinde yaşadığı zamanın baskısın¬dan ve sorunlarından bunalan insanın geçmişe açılan bir kapı olarak gördüğü her¬hangi bir tarihsel kalıntıdan iz sürerek geçmişe sığınması ya da kurtuluşu geçmişe kaçmakta bulan bir aydın bunalımı olarak ifade edilebilir. Okay, Tanpmar ’ın ro¬man ve öykülerinde sık sık karşılaştığımız rüya motifinin Fransız romancısı Alain Fournier ’in Le Grand Meaulnes adlı romanından geldiğini söylemesine karşın, Tanpmar ’ın eserleri hakkında değerlendirme yapan tüm araştırmacılar, zamanı bir roman tekniği olarak kullanma düşüncesinin Marsel Proust ’un Geçmiş Zaman Pe¬şinde adlı romanından geldiği konusunda görüş birliği içindedirler. Ancak, Tanpı- nar, bu kırılgan, yeri geldikçe dondurulan zamanın içini rüya motifleriyle doldura¬rak Fransız romancısının etki alanından çıkmayı başarmıştır. Romanda iki farklı zamandan söz etmek mümkündür. Birincisi olay zamanı ya¬ni aktüel zamandır ki, yirmi dört saat ile sınırlıdır ve geriye dönüşlerle birkaç yıla yayılır. Roman kişileri anımsadıklarını aktüel zamana taşıyarak, zamanda bir geniş¬leme sağlarlar. Diğeri ise Mümtaz’ın iç dünyasını bilinç akımı, hatırlama, iç konuş¬ma tekniğiyle aksettiren göreceli zamandır. Romanın tekniği ile ilgili olan yavaş tempolu zaman, Tanpmar ’ın öteki romanlarında olduğu gibi özellikle Huzur ’da, “hem eserin muhtevasını, hem de tekniğini idare eden bir üslup mekanizması ka¬zanır ” (Okay, 2000: 40-41). Romanın terkibine gelince Moran, simetrinin hâkim olduğunu (Moran 1983, c.1), batı müziği formuna göre olayların ilerlediğini; Kaplan ise “psikoloji ve felsefi derin sebeplere dayan (an)” kompleks bir kompozisyona sahip olduğunu söyle¬mektedir. Bu hususta romanın olay örgüsünü, Mümtaz çevresinde oluşmuş fikrî yapısı ile ilişki kurarak inceleyen Kaplan’a göre ise Tanpmar, asli kişileri Mümtaz ve Nuran’ı Türk toplumunun eski uygarlığını simgeleyen ve bir “yığın” görünümü veren eski İstanbul’da dolaştırmakla “karmakarışık bir medeniyet enkazmdari’ ye¬ni bir “terkip ” oluşturmaya çalışmış; özlediği Türkiye ile ilgili düşüncelerini bu “ter¬kip ” aracılığıyla vermeye çalışmıştır. Ancak bu terkibin oluşumunda Nuran’ın fonk¬siyonu hiçbir zaman gözardı edilmemelidir. Nitekim kendi iç dünyasında tutarlı gi¬bi görünen Mümtaz’ın, romanın son bölümünde sevdiği kadından ayrılınca kişiliği ve bütün dünyası dağılacaktır (Kaplan, 1994: 413-414). Buraya kadar söylediklerime ek olarak Huzur romanı, yeni olan tekniği, zaman ve terkip bakımından getirdiği teklifleri ve yazıldığı dönemde küçümsenen bir uy¬garlığı ve bu uygarlığa özgü değerleri vermesi ile hem yazıldığı dönemde hem de sonraki kuşaklara ufuk açan ve üzerinde düşünülmesi gereken bir romandır. Tan- pmar ’ın 1961’de yayımlanan ve uygarlık değişiminin birey üzerindeki sancılarını ele aldığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı; dengesiz, arayış içindeki kişileri aracılığıyla yaşadığı dönemin eleştirisini yüklenir. İronik bir anlatımla iki uygarlık arasında bocalayan Türk toplumunun tablosunun çizildiği roman, asli kişi Hayri İr- dal’ın anıları biçiminde kaleme alınmıştır. Tanpmar, bu yarı meczup kahramanın kişiliğinde, geçmiş özleminden kurtulamayan, geçmişe saplanmış aydınları eleşti¬rirken, bir yandan da İkinci Meşrutiyet ’in ilânından başlayarak siyasetin güdümün¬deki sanat anlayışını, üniversite çevresinin içe dönük kısır çatışmalarını, devlet pa¬rasıyla zengin olan türedi zenginleri eleştirir. Romanın sonuna kadar düş ile ger¬çek arasında sürekli gidip gelen Hayri İrdal’m yaşama tarzı, hayata bakışı, birtakım alegorilerin arkasından silik bir şekilde takip edebildiğimiz Tanpınar’ın zengin ya¬şam öyküsü ile birleşir. Dış dünyanın gerçekleriyle uzlaşamayan, günlük hayatı zengin hayal gücünün derinliklerinden izleyen, bir takım saplantılara takılıp kal¬mış, bu yüzden hayatının başlangıcında yenilgiyi kabullenmiş Hayri İrdal, ihanet¬ler, yalanlar ve düzenlerle dolu böyle bir hayattan hem kaçmak için çırpınır; hem de pasif direnişiyle bu hayattan ve insanlardan intikam almaya çalışır. Tanpmar ’a göre Hayri İrdal, daha doğuştan yenilgiyi kabullenmiştir. Çevrenin ona vereceği acıları önceden nefsinde yaşadığı için olacakları gören bir savunma hattına çekilmiştir. O bu savunma hattından dış dünyayı alaycı bir tarzda izlerken, hem batıkların yaşama azabı (angoisse) dedikleri topyekûn bir acıyı derinliğine ya¬şar; hem dikkatle gözlemlediği bu insanlarla alay eder. Kimi eleştirmenlerin “bu¬nalan kuşakların özleyip ulaşamadıkları bir kişi” (Alangu, 2:598), kimilerinin ise “çocuksu saflığı içinde kuvvetli sağduyusu ve temiz yüreğiyle, insanların zaafları¬nı, kusurlarını önümüze sergileyen bir gözlemci ” (Moran, 1:255) olarak niteledik¬leri Hayri İrdal, belki çağdaş Türkiyenin özlediği “yeni bir insan modeli” değildir ama kendi dünyasında uyumsuz, kavgalı, Batı karşısında aşağılık kompleksi için¬deki çağdaşı pek çok yarı aydının da prototipidir. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın eserlerinin arka planında hangi düşünce vardır? Tanpmar ’ın, ölümünden sonra yayımlanan ve Mütareke Dönemi îstanbu- lu’ndan çarpıcı sahneler sunduğu Sahnenin Dışındakiler (1972) ile plan ve notla¬rının bir araya getirilmesiyle oluşturulan son romanı Aydaki Kadın da (1987) da¬hil, romanlarındaki kahramanların hemen tamamı “sapır sapır dökülen bir dünya¬da yaşamanın azabı ”nı yaşarlar. Bu kişiler, günlük hayatın kendilerine yüklediği sıkıntılara pek aldırmadan, ve başlarına gelenleri tebessümle karşılayarak hayatla¬rını sürdürürler. Yine bu kişiler, bir türlü uyum sağlayamadıkları ve düzeltilmesi için mücadele etmekten korktukları bu kötülükler dünyasından kurtulmak ve geç¬mişte bilinmeyen bir zamanda yaşamak için, içinde bulundukları zamanın ötesine kaçmak isterler. Bu yazının sınırlarını zorlayacak ölçüde Tanpmar üzerinde durmamızın sebe¬bi, çağdaşı romancıların ithal ideolojilerin içini abartılı olaylar ve çatışmalarla dol¬durmaya çalıştığı bir dönemde Tanpınar’ın, Batı’da örnekleri görülen Camus, Kaf¬ka, Sartre gibi bireyin sorunlarına eğilen, çağının bunaltılı insanının iç dünyasına yönelmiş olmasıdır. Ne var ki sanatçı kişiliğinden gelen ve Batının son dönem ro¬man akımlarını incelediği anlaşılan üslûbu ve tekniğiyle Türk romancılığında bir çığır açmasına rağmen, sanatı ideolojilerine feda eden ve sınıf çatışmasına sapla¬nıp kalmış kimi sosyal gerçekçi romancıları etkileyememenin üzüntüsünü yaşamış; değeri, doğumunun yüzüncü yılı olan bu günlerde ancak anlaşılabilmiştir. Okuma Parçası SAHNENİN DIŞINDAKİLER’den Ahmet Hamdi Tanpmar Sualini sorar sormaz cevap beklemeğe dahi lüzum görmeden Ihsan’a döndü: - Şimdi kararınız nedir? Ne kendisi, ne de beraberinde olduğu zatm benim gelişimden memnun olmadıkları yüzlerinden okunuyordu. İhsan ona doğru eğildi: - Kararım malum... Ne fırkanızla, ne hükümetinizle, birleşemem! Değil mabeyin kâ¬tipliği, nazırlık verseniz ben yoğum. - Sebep ne? Ama efendim, bunun bir sebebi olmalı? Mabeyin-i Humayun ’da bir vazi¬fe ne demek olduğunu galiba zatıaliniz bilmiyorsunuz? Hele böyle bir vazifeyi red¬detmenin hiç münasip bir şey olmayacağını... Adının Arif Bey olduğunu, Hürriyet ve İtilaffırkasının en müfrit azalarmdan biri bulunduğunu sonradan öğrendiğim zat, bu suali sorarken hiddetinden bayağı tir tir titriyordu. İhsan, bu hiddete aldırmadı, bütün tereddütlerinden kurtulmuş, meselelerini kökün¬den halletmiş bir adam sükûnetiyle: - Biliyorum, dedi. Hepsini biliyorum. Fakat işgal altında bulunan bir şehirde ancak mahalli bir hükümetin bulunabileceğini de biliyorum. İki sene evvel olsaydı, teklifi¬niz üzerinde düşünürdüm. Fakat bugünkü vaziyette, buna dahi lüzum yok. Ma- beyn ’deki vazifenin reddine gelince, siz kabinelerin bile birkaç zamandan beri ne kadar güçlükle kurulduğunu elbette bilirsiniz... İbrahim Bey tekrar söze karıştı: - O halde Ticaret Nezareti’ndeki vazifeyi kabul edin? - Çıldırdınız mı siz! Evvela, ne salahiyetle? Ticarette ne işim var benim? -Avrupa’da okudunuz! Herkes size alim diyor. -Ama tarih okudum... Ticaret Nezareti’nde nasıl iş kabul edebilirim? - Sadrazam Paşa, behemahal bir iş almanızı istiyor. - Rolay... Sadrazam Paşa’ya dersiniz ki, İhsan Bey hükümetinizin meşruiyetine inanmıyor. Dersiniz ki, Anadolu’da mücadele varken, şehre ait işlerden gayrisiyle uğraşan, Milli Mücadele’nin aleyhinde vaziyet alan bir hükümetle işbirliği yapmak istemiyor. - Hükümetin meşruiyetine inanmıyor musunuz? Arif Bey adamakıllı darılmıştı. Doğ¬rusu Beyefendi sizin gibi münevver bir zattan bunu beklemezdim... Aramızda hu¬kuk olmasa, yani pederinizi tanımasam... İhsan hiç cevap vermeden dik dik Arif Bey’in yüzüne bakıyor. Sonra birdenbire bun¬dan da vazgeçti. Muhlis Bey ise hemen başından beri onlar yokmuş gibi hareket edi¬yordu. Arada garip ve sıkıcı bir sessizlik vardı. Bu sessizliği Ihsan’la arkadaşı, kat¬lanması zaruri olan can sıkıcı bir şeymiş gibi, Arif Bey nefsine bir hakaret, İbrahim Bey ağır bir itham gibi taşıyordu. Ben ise türlü düşünceler arasında onu sadece sey¬rediyordum. Çünkü herkesin ayrı ayrı hüviyetler taşımasına rağmen bu sessizlikte oyuncuların birbirine ardı ardına şutlarla gönderdikleri topa benzeyen tarif edeme¬yeceğim başka bir hal de vardı. En ziyade ezilen muhakkak İbrahim Bey’di. Belki de onun tesiriyle İhsan ’a: - Siz de omlardansınız maalesef... dedi. İhsan bir sabırsızlık işareti yaptı. Odaya girdiğimden beri şuna dikkat etmiştim. O, münakaşanın alevlenmesini istemiyor, daha ziyade karşısmdakilerle oynar gibi ko¬nuşuyordu. Muhlis Bey de bunun farkında olacak ki, İhsan konuşmağa başlar baş¬lamaz yüzünden belirsiz bir gülümseme geçiyordu. Bu sefer de öyle oldu, sinirlen¬mesine rağmen İhsan ’m sesi değişmedi. - Bundan şüphe mi ediyorsunuz? Gazetelerdeki yazılarımı görmediniz mi? Burada bulunmama bakmayın. Omlardanım. Hepimiz omlardanız. Başka türlü olmasını aklınız nasıl alabiliyor? Ben buna hayret ederim! Orada mücadele var, muharebe var. Mukadderatımız orada halledilecek! Asıl sahne orası. Biz burada maalesef sa¬dece seyirciyiz. Sahnenin dışındayız. Fakat bir türlü anlamıyorlar. İkide bir müda¬haleye kalkıyorlar Birdenbire sözünü değiştirdi. İbrahim Bey’e dikkatle bakarak: - Asıl esef edilecek sizsinizİbrahim Bey!Nasıl olur da böyle düşünmemi bir kabahat te¬lakki edersiniz!” (Tanpmar, 1973). Konularını ve Kişilerini Anadolu Kent ve Kasabalar>ndan Alan Romanc>lar Konularını Anadolu kent ve kasabalarından aldıkları halde, kişilerinin bireysel so¬runlarını ön plana çıkaranlar da vardır. Toplumsal değişimin bir fon olarak kulla¬nıldığı romanlarda kendilerine bir yer edinmeye çalışan küçük memur, kasaba bü¬rokratı gibi farklı kimliklere mensup kişilerin; ya da ekmeğini bedeniyle çalışarak kazanan işçilerin iç dünyalarına ayna tutulur. Bu grupta inceleyeceğim romancılar¬dan dört isim dikkati çekmektedir. Cevat fiakir, Tank Buğra, Mehmet Seyda, Tank Dursun R... bu kategoride inceleyeceğimiz romancılardır. Sanatını Bodrum civarındaki balıkçıların, süngercilerin yaşam serüvenlerini an¬latmaya adamış olan Halikarnas Balıkçısı (Cevat fiâkir Rabaağaçlı) (1886-1973), Uluç Reis (1962), Turgut Reis (1966) gibi köklerini aradığı tarihsel romanları dışın¬da yazdığı yapmacıklıktan uzak, gözleme dayanan eserleriyle konu kısırlığı çeken Türk romanına yeni soluklar kazandırmıştır. Cevat fiâkir, biraz Osmanlı yanlısıdır ama daha çok Anadolucudur. Onun romanlarında Anadolu, farklı din ve kültürle¬re bağlı milletleri bir araya getirmiş ve aralarında kan bağına yakın bir kaynaşma olmuştur. Bu yüzden önce sürgün olarak (1924-1926), sonra kendi isteğiyle geldi¬ ği Bodrum’da (1928-1947) sanatını aralarında yaşadığı/tanık olduğu bu Anadolu insanlarının hayatını anlatmaya adar (C. Okay, 2001,13). Yayımlandığı yıllarda bü¬yük bir yankı uyandıran bu yoldaki ilk romanı Aganta Burina Burinata ’da (1946), Türk okurunu değişik bir dünyanın insanlarıyla karşılaştırır: Geçimini denizden sağlayan Bodrum balıkçıları... Aslî kişi Süleyman Kaptan’ın Ege kıyılarında geçen coşkulu serüveni. Renkli ve şiirsel bir üslupla betimlenen bir çevrede hayatta kalabilme mücade¬lesi veren, kimi zaman karşılaştıkları tehlikeler karşısında yılgın ve ümitsiz, kimi zaman dirençli, birbirleriyle dayanışma içindeki bu insanların ruh durumları veri¬lir. Cevat fiâkir’in, denizi ve deniz insanlarını konu alan romanlarında asıl üzerin¬de durulan denizdir. Öyle ki deniz onun romanlarında zaman zaman kişilerini göl¬gede bırakacak ölçüde ön plana geçer. Kişilerin tanıtılmasında zorlanan yazar, de¬nizle ilgili betimlemelerde romanın kurgusunu bozacak ölçüde coşar. Bitmez tü¬kenmez deniz betimlemeleri romanı âdeta bir mensur şiir havasına sokar. Bu tav¬rın arka planında, biraz da, bilinçaltında bir takıntı olarak kalmış olan İstanbul’dan sürgün edilmesinin sebeplerini yoklayan olumsuz anıların ve ihanetlerle dolu dış dünyanın insanlarına karşı bilinç dışı bir tepki vardır. Balıkçılar dışındaki kişilere, özellikle, balıkçıların alın terlerini sömüren insanlara karşı dozu yükseltilmiş tepki¬sinin temelinde de yine bu ruh hâli vardır. Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın romanlarında işlediği temel konular nelerdir? Romanın gördüğü yoğun ilgi, birbirini aşan güzel eserlerin yazılmasına zemin hazırlar. Bodrum süngercilerinin hayatlarından birer kesit sunan Deniz Gurbetçile¬ri (1969) bir yana, olumlu eleştiriler alan Ötelerin Çocuklan’ndz (1956) hayatını denize adamış erkeklerin yokluğunda aşksız ve yalnız büyümüş Tiycan adlı genç kızın yasak aşkını, savunduğu değerleri korumak için ahlâksız köy ağasına yiğitçe direnişini ve ölümünü dramatize eder. Ona göre insanlar buraların ve ötelerin ço¬cukları olarak iki gruba ayrılırlar. İkinciler yani ötelerin çocukları, her türlü kötü¬lükten arınmıştırlar. Onların ruhlarını yıkayan denizdir. Bu dünyayı yaşanır hâle getiren bu çocuklardır. Bundan ötürü bu kişiler, bu dünyanın kurallarıyla hiçbir za¬man uzlaşamazlar. Romanı “Ege kıyılarının destanı” olarak niteleyen Sabahattin Eyuboğlu’nun tespitleri yerindedir: “19- Yüzyıl batı romancılığının yarattığı gelenek, bu çatışmada yazarın apaçık taraf tutmamasını, insanları kahraman değil, kahramanlan insan etmesini, kimi insanı ak, kimi insanı kara değil her insanı alaca göstermesini ister. Oysa ki Balıkçı şarıl şarıl sevgisi ve öfkesiyle şırak diye ayırıyor insanları. Ak bir yana, kara bir yana; cı¬lız bir yana, gürbüz bir yana; yaşayası bir yana, geberesi bir yana. Destanlarda ol¬duğu gibi Ötelerin Çocuğu 'nda da bu kestirme insanlık, iki değer sayesinde yapma¬cıktan kurtuluyor ve kendini kabul ettiriyor bize: Bilgi ve inanç...” (Eyüboğlu, Yeni Ufuklar, 46). Sahil köy/kasaba insanlarının, balıkçıların ve sünger avcılarının çileli hayatla¬rı, Cevat fiâkir ’e yakın bir dikkatle, Tank Dursun K. ve Yaman Koray tarafından işlenecektir. Cumhuriyet Dönemi romanının önemli isimlerinden Tarık Buğra (1918-1994), ele aldığı konu ve konuları işleyiş tarzı bakımından kendisinden en çok söz ettiren romancılardandır. İlk romanı Siyah Kehribar ’da (1955) Mussolini İtalya’sında yö¬netimin baskılarına direnen aydınların (ama gerçekte kişilikleri, yaşama tarzları ve düşünceleri itibariyle dönemin Türk aydınının) soylu direnişini; tiyatro çevresi için¬de, oyuncu Naşid ’in hayatından ilhamla yazdığı İbişin Rüyası ’nda geçmiş-şimdi çatışması içinde roman kahramanı Nahit ile Hatice’nin kirlenmemiş aşklarını; Genç¬liğim Eyvah ’ta (1979), aydın problemi çevresinde 1970 sonrası gençlik hareketleri¬ni, toplumdaki sosyal dalgalanmaları, çelişkileri, yanlış yapılanmaları, ahlâkî kir¬lenmeyi, sosyal yapıda yerleşmiş birtakım kavramların yıkılışını; Rüçük Ağa’nın devamı niteliğindeki Firavun İmanı ’nda İstiklâl Savaşı sonrası Ankara’daki dış kaynaklı entrikaları, yeni yönetimden pay kapmak isteyenlerin siyasal çatışmaları¬nı; Dönemeçte romanında (1980) bir Anadolu kent doktoru ile dul bir kadın ara¬sındaki aşk ilişkisi çevresinde çok partili sisteme geçişin sancılarını; Akümlatörlü Radyo adlı oyununun romanlaştırılmış şekli olan Yalnızlar ’da (1981) kent aydını¬nın yaşadığı yasak aşk çevresinde asli kişinin fert bilincine ulaşma sürecindeki iç çatışmasını; Dünyanın En Pis Sokağı ’nda (1989) 70’li yılların siyasal mücadeleleri içinde kan davası için yetiştirilen asli kişinin, aldığı eğitim sonucunda, intikam duy¬gusundan, olgunlaşarak, yazarlığa yönelmesini işlerken; Yağmur Beklerken ’de (1981) Cumhuriyet tarihinin ilk demokrasi denemesi ya da çok partili hayata geçi¬şin ilk basamağı olan Serbest Fırka çevresinde oluşan olayları ve bu olaylar içinde yeni bir insan tipi olan kökü toprağa bağlı aydın tipinin ilk örneğini verir. Aytaç’ın yerinde tespitiyle “Partilere bölünme ihtiyacının toplumsal bir olgu, hatta insanın tabiatında yer alan bir eğilim” olduğu düşüncesinden hareket eden (Aytaç, 1990: 278) Buğra, her ne kadar araya bir mesafe koymaya çalışsa da Cum¬huriyet Halk Fırkasına karşı politik bir güç olarak geliştirilen Serbest Fırka’nın ateş¬ li bir savunucusu olan asli kişi avukat Kenan Bey’in yanında olduğunu çeşitli vesi¬lelerle sezdirir (Aytaç, 1990: 285). Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sosyal ve siyasal yapılanmaları ve bunların doğurduğu birtakım huzursuzlukları, bölünmelerin ve görüş ayrılıklarının ilkel düşmanlıklara dönüşmesini ironik bir üslupla işleyen ro¬manın asıl başarısı, dönemin Anadolu kasaba yaşamını özellikle çok partili hayata geçişi simgeleyen yeni partinin eğitim düzeyi düşük kasaba halkınca algılanışı¬nı/değerlendirilişini canlı sahnelerle yansıtmasında görülmektedir. Tank Buğra, son romanı Osmancık ’ta (1983) ise, aşiretten koca bir devlet çıkaran iradenin te¬melinde yatan töreleri, ahlâk değerlerini, sağlam idarî ve sosyal kurumları vererek altı asır öncesinden günümüz Türkiye’sine aydınlık mesajlar taşır. Osmancık romanı Osmanlı Devletinin kuruluş serüveni içinde asli kişisi Os- mancık’ın bilinçlenme ve Osman Gazi Han kimliğine geçiş sürecini işler. Yazarın romandaki temel amacı, ulus-devletin kurulmasında maddi değerler kadar manevi değerlerin de önemli olduğuna dikkat çekmek ve toplumda bir ulusal tarih bilinci uyandırmaktır. Buna göre romanda bir kimlik arayışı içinde olan Osmancık’ın bir devlet adamı kimliğine bürünmesi sürecinde yaşadıkları, içsel çatışmaları ve geçir¬diği değişim işlenirken bu yolda kendisine yardım eden/yol gösteren toplumun manevi önderlerine özellikle kayın pederi Edebalı’nın fonksiyonuna gönderme ya¬pılır. Nitekim henüz toy ve ihtiraslı bir savaşçı olan Osmancık, Edebalı’nın telkin¬leriyle ve verdiği derslerle giderek olgunlaşır ve Han seviyesine ulaşır. Ona bu yol¬da yardımcı olan ikinci kişi, eşi, Malhun Hatun’dur. Bir zümrüdüanka olarak nite¬lenen Malhun Hatun’un romandaki fonksiyonu cihan hâkimiyeti olarak simgele¬nen Kaf Dağı’na Osmancık’ı ulaştırma görevi yüklenmesinden ibarettir. Farklı bir söyleyişle Osmancık’ın Edebalı’nın istediği kıvama/çizgiye gelmesinde Malhun Ha- tun’a olan aşkı bir araç olarak kullanılmıştır. Osmancık, Edebalı’nın öğütleri olan hırstan, sabırsızlıktan ve bencillikten uzaklaştığı, öfkesini dizginlediği oranda Kaf Dağı’na ulaşacaktır. Edebalı, romanda öğütleriyle, tavır ve davranışlarıyla bir bakı¬ma Osmancık’ın yeniden doğuşunu sağlar. Romana bu açıdan bakıldığında Os¬mancık romanı alışılagelmiş bir siyasetnameyi andırırsa da asli kişisinin içsel serü¬venini ve çatışmalarını vermesi bakımından bir karakter romanı hüviyetini taşımak¬tadır (Burcu, Türk Yurdu, 2000: 200-203). Yazarına haklı bir ün kazandıran ve olumlu olumsuz pek çok eleştiriye hedef olan Küçük Ağa (1963) ve onun devamı niteliğindeki Küçük Ağa Ankara’da (1966) romanlarında Kurtuluş Savaşı yıllarına, resmî tarih görüşünün dışında, çağdaşı pek çok romancıdan (Samim Kocagöz, Ilhan Tarus, Kemal Tahir) farklı bir tezle ve üs¬lupla yönelir. Anadolu direniş hareketlerinin ve savaşın zaferle sonuçlanmasına, sadece aydın üst kadroların değil, halkın gönlünde yaşayan Türk-îslam sentezinin bilincine ulaşmış halk önderlerinin de payı olduğu temel düşüncesiyle yaklaşır. Küçük Ağa romanı, yazarın ifadesiyle “ içindeki gizli amillerin beklenmedik an¬larda fışkırmaları ile yeniden doğmayı başaran Türk insanını ” temsil etmekte, ro¬man asli kişisi İstanbullu Hoca’nın kişiliğinde benzer serüvenleri yaşayan Türk toplumunun yaşadığı trajediyi anlatmaktadır (Buğra, 1986: 6). Romanın görünen bu cephesi yanında ve yine Hoca’nın serüvenine bağlanan büyük bir aşk ile bu aş¬kın ülkenin kurtuluşu için feda edilişi de verilmektedir. İlk baskısının Küçük Ağa ve Küçük Ağa Ankara’da olmak üzere iki cilt hâlinde; daha sonra yazar tarafından yeniden düzenlenmesiyle Birinci Kitap, İkinci Kitap olarak tek bir kitap hâlinde ya¬yımlanan Küçük Ağa, yine kendi arasında bölümlere ayrılmaktadır. Romandaki olayları yönlendirenler, başta İstanbullu Hoca olarak tanınan Meh¬met Raşit Efendi olmak üzere Çolak Salih, Ali Emmi, Doktor Haydar Bey, Ağır Ce¬za Reisi’dir. Başlangıçta birbiriyle çatışma hâlinde olan bu kişilerden Çolak Salih, halkın kahramanlık ruhunu; Anadolu halk direnişinin sembolü olan Ali Emmi, altı yüz yıllık İmparatorluk tecrübesi yaşayan halkın sağduyusunu sembolize ederler. Gönülsüzlerin Doktor Haydar Bey ve Ağır Ceza Reisi ise Ali Emmi’nin halk arasın¬da yaptığını aydınlar arasında gerçekleştirirler. Doktor Haydar Bey, aynı zamanda başlangıçta Akşehir’deki olayları değerlendiren bir yansıtıcı görevi de üstlenmiştir. Aşağıda anlatmaya çalışacağım romana adını veren aslî kişi İstanbullu Hoca’ya ge¬lince o, romanda Osmanlı Devletinin kuruluşunda önemli görevler üstlenen alp- eren tipinin temsilcisi olarak görev alır. Romanın ikinci çatışma halkası Türklerle Rumlar -geniş anlamda Yunanlılar- arasında cereyan eder. Bu iki ulusu bir zamanlar çok yakın iki arkadaş olan Salih ile Niko temsil ederler. Salih savaşta kolu ile birlikte bütün ümitlerini de kaybet¬miş; bir insan enkazı olarak evine dönmüştür. Niko ise savaş dönemi şartlarını le¬hine çevirmiş ve büyük paralar kazanmıştır. Mensubu oldukları milletlerin prototi¬pi olarak romanda yer alan iki farklı dünyanın insanı bu kişiler, romanın sonuna kadar çatışmalarını sürdürürler. Tarihsel malzemeyi bir araç olarak kullanan Tank Buğra, Ali Emmi gibi halk¬tan kişilere ve İstanbullu Hoca gibi din adamlarına önemli görevler yükleyerek hem ulus olma sürecindeki Türk toplumunun temel değerlerine, hem de İstiklâl Savaşı’nın başarısındaki isimsiz kahramanlara gönderme yapmaktadır. Zira bu kişilerden Ali Emmi’nin kişiliğinde sembolize edilen Anadolu insanı, Aktaş’ın söyleyişiyle: “... bağlandığı değerler sistemiyle bir hayat tecrübesini ifade eder ve iki devri birbirine bağlar. O, bizim değişmez bir tarafımızın temsilcisidir: En kötü şartlar altında bile devletin ebed-müddet olduğuna iman eden ve devleti mukaddes sayan ruhun temsilcisidir; devletin birinin ömrü son bulurken, diğerini kurmak üzere fa¬aliyet gösterenlerin ayaklarını bastığı sağlam zemindir. Türk halkının cisimleşmiş millî gururudur. Bilgisiyle değil tecrübesi, gönlü ve hissiyle doğru olanı sezmekte¬dir. Müsait şartlarda yeni devlet çınarı onun bağrından yükselecektir” (Aktaş, 1983: 43). Yazar, onun kişiliğinde, Türk toplumunun devlet kurmaktaki temel prensiple¬rini ve cevherini vermeyi amaçlamıştır. Küçük Ağa romanında entrik unsur, her şeyini kaybetmiş ve eşkıya olmanın ya da ihanetin eşiğinde bulunan Çolak Salih ile İstanbullu Hoca’nın değişim geçirerek aynı amaçta ve düşüncede yani başlangıçta karşı çıktıkları Kuvayı Milliye safların¬da toplanarak Ankara Hükümetine bağlanışlarıdır. İşte roman bu bağlanışın sancı¬larını, iç çatışmalarını, karşı güçlerle, fırsatçılarla ve yağmacılarla yaptıkları müca¬delelerini anlatmaktadır. Bu durum, Alper’in de söylediği gibi “Kuvayı Milliye’nin ütopyalar ile değil, içinde bulunulan şartların gerçeklerinden hareket edeceğini göstermeye yöneliktir, fakat şartlardan doğan gerçekler yalın değildir ” (Alper, 1993: 452). Padişah yanlıları ile kurtuluşu Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anado¬lu’da yaktığı bağımsızlık ateşinde görenler, uzun süre bir karara varabilmenin sı¬kıntısını yaşarlar. Tarık Buğra kendisiyle yapılan bir masabaşı konuşmasında bu dönemi ele alan romancıların genellikle dönemin ortam ve şartlarına, bu ortam ve şartlar içindeki tutum ve davranışlara göre değil, genel sonuca göre ele aldıklarını, dolayısıyla yeterince nesnel olamadıklarını ve tek yanlılıktan kurtulamadıklarını söylemektedir. Bu düşünceden yola çıkan Buğra, Küçük Ağa ’da aynı konuyu işle¬yen romanlardan farklı olarak, kişilerini idealize etmek, ya da iyi kötü ayırımına girmek yerine onları olayların akışı içinde ve dönemin ortam ve şartları içinde an¬latıp yargılamayı okura bırakmayı tercih eder (Çağın, Türk Yurdu, 153-154; 224¬225). Bu bakımdan onun kişilerinin, olumsuz olanlar da dahil, hepsinin sebep-so- nuç ilişkisine dayalı trajik bir öyküsü vardır. Tank Buğra, Küçük Ağa ’nın serüvenini bu kadarla bırakmak niyetinde değil¬dir. Okurlarının yoğun isteği üzerine kaleme aldığı, ama tefrika hâlinde kalan Ço¬lak Salih Niko’ya Karşı (Tercüman 15 Mayıs-5 Temmuz 1984) romanında ise Pon- tus Devleti kurma çalışmaları içindeki Niko ile kişisel hesaplaşması çevresinde, sa¬vaş sonrası yeni yapılanmaları sorgulamaya çalışır. Tank Buğra ’nın adı anılanlar dışında gazetelerde tefrika olarak kalmış; konula¬rını Anadolu kent ve kasabalarından İstanbul’un Şişli, Beyoğlu gibi mekânlarına kadar uzanan farklı mekânlarda yaşanmış aşk, entrika ve serüven ağırlıklı olaylar¬dan alan geçim kaygısıyla yazılmış Ofsayt (Akın, 1951), Tetik Çekildikten Sonra (Akın, 1951), (Yeni İstanbul, 1958), İnce Hesaplar, Yanıyor mu Yeşil Köşkün Lâm¬bası? (Yenigün, 1957), fiehir Uyurken, Sonradan Yaşamak (Vatan, 1958), Ölü Nok¬ta (Yeni İstanbul, 1958), Abaza Paşa’mn Rüyası (Bursa Hâkimiyet, 1956), Bir Köş¬künüz Var mı? (1978) adlı romanları da vardır (Alper, 1993: C.2 çeşitli sayfalar). Yazı hayatına şiir yazmakla başlayan Mehmet Seyda (Çeliker) (1919-1986), realist bir yol tuttuğu romanlarında bireyin ruh çözümlemelerine yer verir. Roman¬ları genel olarak 1923-1946 yılları arasında Türkiye’deki toplumsal değişikliklerin geleneksel Türk ailesinde yaptığı yıkımları, büyük bir ailenin parçalanışı ve çözü¬lüşü etrafında ele alır. “Büyük ailenin çöküşü” genel başlığıyla adlandırılabilecek bir dizi romanından ilki olan Yaş Ağaç ’ta (1958), devlet kasasından beslenen Cum¬huriyet öncesi büyük bir ailenin Cumhuriyet sonrasında düştüğü geçim sıkıntıları¬nı, yeni şartlara hazırlıklı olamayan aile büyüklerinin bocalamalarını, zamanla bü¬yüyen ailenin parçalanarak dört küçük aileye bölünmesini bir dizi romanın ortak kahramanı Osman’ın bakış açısından vermektedir. Buğra romanda kalabalık aile içinde büyüyen küçük Osman’ın, davranış psikolojisinin metotlarına uygun olarak, büluğ çağı sorunları, kişiliğinin oluşmasını, aileden ve sokaktan gelen çatışmaları¬nı çok yönlü sorgularken; 1959 yılında yayımlanan Ne Ekersen’de aynı ailenin bir başka bireyi Ali Muhsin’in, zaman zaman Osman’ın hayatına katılarak, aileden ve toplumdan gelen zorlukları ve çetin yaşam koşullarını; Bir Gün Büyüyeceksin (1966), İhtiyar Gençlik (1971), İçe Dönük ve Atak (1973), Cinsel Oyun (1966), Süe- da Hanımın Ortanca Rızı (1970), Gerçek Dışı (1976) gibi romanlarında Osman’ın tutku hâlini alan ilk gençlik aşklarını, serüvenlerini, beden ile ruhunun istekleri arasında bocalayışlarını Türk aile yapısındaki derin sarsıntılara inerek vermeye ça¬lışır. Yazarın en tanınmış romanlarından Yanartaş ’ta ise (1970) maden işçilerinin sorunlarını realist gözlemlere dayanarak ele alır. Seyda’nın Röroğlu (1969), Sultan Döşeği (1969) ve Nemrut Mustafa (1970) gibi tarihsel romanları ile Büyük Beyin (1966), 6Numaralı Rostov Planı (1966), Gezici Ölüm Hücresi (1966) adlarında po¬lisiye romanları da vardır. Mehmet Seyda ’nın TRT roman ödülü kazanan ve olumlu olumsuz pek çok eleş¬tiri alan Yanartaş romanı, kendisinin Zonguldak madenlerinde çalıştığı yıllardaki gözlemlerine dayandığı için bir bakıma otobiyografik hüviyetlidir. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nm Türkiye ve Zonguldak üzerindeki yansımalarını vermesi bakı¬mından da belgesel roman olarak nitelenebilir. Seyda, söz konusu romanında dö¬neminin sosyal ve siyasal olaylarını vermede biraz ölçüyü kaçırdığı, Zonguldak maden işçilerinin hayatlarını tam olarak anlatmadığı, bu yüzden eserinin kurmaca tarafını zayıflattığı savıyla başta Fethi Naci olmak üzere, Naci Çelik, Rauf Mutluay gibi kimi eleştirmenlerin suçlamasına hedef olmuştur. İki cilt olarak yayımlanan Yanartaş, Seyda’nın ilk dönem romanlarının ortak ki¬şisi Osman Güralp’in Zonguldak’a gelişi, Kömür İşletmesi Muhaberat Servisinde çalışmaya başlaması, Yaşar’la evlenmesi, karısını aldatışı, evinde bulundurduğu ya¬sak yayınlar yüzünden tutuklanışı ve bir süre sonra serbest bırakılışı birinci cildin olaylar zincirini oluşturur. Osman’ın askerlik görevinin anlatıldığı ikinci ciltte İkin¬ci Dünya Savaşı ile ilgili haberler, Millî Şef döneminin aydınlar üzerindeki baskısı biraz abartılı da olsa bir fon olarak kullanılır. Osman burada da rahat durmaz, kaç¬ma girişimleri, yakalanmalar, tutukluluk anıları birbirini izler. Romandaki olaylar zinciri bir yüzbaşının denetiminde karısıyla görüşme sahnesinde karısının “ne ol¬muşsun böyle! ” cümlesiyle sona erer. Bu kısa konuşma kendini bulma sürecinde¬ki roman baş kişisinin aile, çevre ve rejim tarafından kuşatılmış, engellenmiş olan ruhsal durumunu vermeye hizmet etmektedir (Tümer, 2000,185-190). Bu grup içinde incelenebilecek bir ad daha var: Tarık Dursun K(akınç) (d. 1931) ilk romanı Hasangiller ile bir çıkış yapan Tarık Dursun, daha sonra yazaca¬ğı Rıza Bey Aile Evi, İnsan Rurdu, Sabah Olmadan, Bağışla Onları gibi romanla¬rında yoksul mekânlarda yaşayan çeşitli mesleklere mensup kasaba insanlarının, daha çok marksist bir söylemle, sığ çatışmalar içinde aşk ve dostluğa dayalı sıcak ilişkilerini yansıtır. Daha sonra yazdığı Denizin Ram romanı anlatım tekniği ve öz¬gün yapısıyla yaşamın sert yüzüyle sürekli boğuşmak zorunda kalan ve emekleri Hacı Ağa gibi “süngerci ağalarf tarafından sömürülen Bodrum süngercilerinin ya¬şam serüvenlerinden canlı sahneler sunar. Ropuk Takımı ile Gün Döndü gibi ko¬nu ve izlek bakımından ilk romanlarıyla örtüşen eserleri dışında Almanya’da çalı¬şan gurbetçilerimizin yaşamını bir aile dramı içinde ele alan Rayabaşı Uygarlı¬ğı ’nm Yükselişi ve Birdenbire Çöküşü ile köy ve kent yaşamının acı gerçeklerini bir arada sunan Rurşun Ata Ata Biter adlı romanları olgunluk dönemi eserleri ola¬rak kabul edilmelidir. Özet 1950 sonrası Türk romanının genel karakteristi¬ğini açıklayabilmek 1950’li yıllar, Türk romanı için önemli bir kırılma ve kavşak noktasıdır. Romandan toplumu biçim¬lendirmeyi ve aydınlatmayı amaç edinen Cum¬huriyet Dönemine özgü anlayış, 50’li yıllardan sonra toplumun ihmal edilmiş kesimlerini anla¬maya, onların sorunlarını gündeme getirmeye, tartışmaya açmaya koyulur. Zaman zaman ide¬olojik bakış açısıyla tek yanlılık sergilense de 6ö’lı yılların sonunda farklı sorunlarıyla ve farklı sos¬yal statüleriyle halka doğru bir yöneliş başlar. Bunda dünyadaki değişmelerin ve bloklaşmanın da zorlamasıyla oluşan çok partili hayata geçişin, şehirleşmenin ve sanayileşmenin etkisi olduğu kesin. Kuşku yok ki sanayileşme ve şehirleşmey¬le koşut olarak Cumhuriyet ideolojisi kalıpları içinde sıkışmış ve konu kısırlığı yaşayan romanın da konuları zenginleşecek, yeni anlatım teknik¬leriyle ve bakış açılarıyla çağdaş romanın yolu açılacaktır. 70’li yıllara gelindiğinde Türk romanı için yüzyıl¬lık arayış döneminden sonra kendi kimliğini bul¬duğunu, özgüven kazandığını ve çağdaş dünya romanlarıyla boy ölçüşebilecek düzeye geldiğini söylemek pek abartılı olmasa gerek. 1950 sonrası Türk romanındaki gelişmeleri, eği¬limleri ve romanlar arasındaki farklılıkları ayırt edebilmek 1950’li yılların başına gelindiğinde Türk romanı¬nın iki koldan devam ettiğine tanık oluruz. Bun¬lardan ilki önceki kuşaktan romancılığını sürdü¬ren popülist romancılar, diğeri ise dönemin ko¬şullarının da zorlamasıyla yeni arayışlara giren¬ler. Bunlardan ilk gruba girenler, romantik aşkla¬rı konu alan birkaç eseriyle sanat yaşamlarını sonlandırırlar. İkinci gruba sokacağımız Reşat Enis, Refik Halit, Peride Celal gibi kimi romancı¬lar ise özgün üslupları ve nitelikli eserleriyle ken¬dilerinden söz ettirmeyi başarırlar. Bunların dı¬şında Tanpınar, Ayverdi, Akbal, Buğra, Hisar, Ka- baağaçlı gibi kimileri ise bir uygarlık dairesi için¬de geçmişin değerlerini, mutlu çocukluk yılları¬nı, birtakım sosyal değişim geçiren toplum ile birlikte kaybolan değerleri, yeni oluşan yaşam biçimlerini ve dünya görüşlerini geçmiş-şimdi, birey-toplum değerleri kutupluluğu içinde ele alarak nostaljik bir atmosfer oluştururlar. 1950 sonrası Türk romancılarından belli başlı yazarları ve eserlerini temel özellikleriyle değer¬lendirebilmek Abdülhak fiinasi Hisar’m romancılığı; Ko¬nularını çocukluk ve ilk gençlik döneminde ta¬nık olduğu yakın çevresinden alan Hisar, Fahim Bey ve Biz, Çamlıcadaki Eniştemiz ve Ali Niza¬mi Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlarını taşı¬yan üç romanında da içedönük ve silik kişiler yaratmıştır. Bu kişiler, gündelik hayatta her za¬man karşılaşabileceğimiz sıradan kişiler değil, Cumhuriyet öncesi İstanbul’unun konaklarında yaşamış sıra dışı kişilerdir. Hisar, geçmişe ait bu kişilerin hayatlarını romanlaştırırken, aynı za¬manda okuruna Boğaz’da ve tarihsel mekanlar¬da nostaljik bir gezi yaptırır. Ancak Hisar, asıl başarısını romanlarında kullandığı titiz dil işçili¬ğine borçludur. Samiha Ayverdi’nin romancılığı; Ayverdi, ro¬manlarında batılılaşma ile gelen uygarlık değişi¬minin aile içinde sebep olduğu sorunları, top¬lumdaki birtakım çözülmeleri, maddileşen insan¬ların içine düştükleri ruhsal sorunları, geçmiş- şimdi kutupluluğu içinde ele alır. Romanlarının düşünce temelini bağlı bulunduğu Kenan Rifa- i’nin öğretisinin temelini oluşturan ilahi aşk üze¬rine kurar. Başlangıçta maddî olan bu aşk, kişi¬nin olgunlaşması ve dünyevi isteklerden arınma¬sı ile ilahi aşka dönüşür. Bunun için kişi birtakım sınavlardan geçecek, acılar çekecek, özveride bulunacak ve insanıkâmil mertebesine ulaşacak¬tır. Yaşanılanların tümü bu sonuca hizmet etmek¬tedir. Ayverdi, bu olgunlaşma serüvenini eski ls- tanbul’un konak çevresinde ya da geleneksel ya¬şam sürdüren mahallelerdeki yoksul ama sıcak ilişkiler içinde işler. Oktay Akbal’m romancılığı; Oktay Akbal, öy¬külerinde olduğu gibi romanlarının da konuları¬nı ilk gençlik yıllarındaki anılarından alır. Farklı bir söyleyişle onun romanlarında yaşam öyküsü¬nün izlerini bulmak mümkündür. İlk romanı olan Garipler Sokağı’nda 1950’li yıllarda modern bul¬ varlarıyla ve apartmanlarıyla değişen İstan¬bul’dan nostaljik kesitler sunarken, sonraki ro¬manlarında eski İstanbul mahallesinden büyük kente açılır. Suçumuz İnsan Olmak’ta evli ama mutsuz ve huzursuz bir aydının yasak aşk çevre¬sinde mutluluk arayışını, İnsan Bir Ormandır’da ise yine tekdüze evliliğin sıkıcılığı içinde yasak aşka yönelişini ve bu sırada duyguları ile mantı¬ğı arasındaki iç çatışmaları işler. Akbal’ın çıkış noktası tüm romanlarında küçük insandır. Bu kü¬çük insan, huzursuzdur, tedirgindir, yalnızdır. Bu izlekler, kimi zaman yaşama azabına dönüşecek kadar güçlü olur. Ahmet Hamdi Tanpmar’m romancılığı; Tan- pınar, yeni ve modern anlatım teknikleriyle, şair¬liğinden gelen şiirsel üslubuyla, klasik roman an¬layışını değiştiren zamanın kullanımına dair öne¬rileriyle ve nihayet bilinçaltının verilerinden yola çıkan ruhbilimsel çözümlemeleriyle 1950 sonrası Türk romanında çığır açan bir öncü olarak kabul edilmektedir. Batıdan aldıklarını Doğu kültürü içinde eriterek veren Tanpmar, ilk romanı Mahur Beste’den Huzur’a, Saatleri Ayarlama Enstitü- sü’ne, Sahnenin Dışmdakiler’e kadar eski ile ye¬ni arasında bocalayan kahramanlarının kişiliğin¬de bir medeniyet bunalımı yaşayan Türk toplu¬munun yitip giden ya da yozlaşan değerlerini sorgular. Onun özellikle yer yer otobiyografik karakter taşıyan ve sanatının zirvesi sayılan Hu¬zur romanı, o zamana kadar bizde denenmemiş olan yeni roman tekniklerini uygulaması ve batı müziği formuna göre düzenlenmiş yapısı bakı¬mından dikkate değer. Tanpmar’m romancılığı¬nın önemli örneklerinden Saatleri Ayarlama Ens¬titüsü ise ironik bir anlatımla iki uygarlık arasın¬da bocalayan Türk toplumuna yarı meczup, ve biraz saplantılı kahramanı Hayri İrdal’m dikkatiy¬le bakar. Cevat Şakir’in romancılığı; Cevat Şakir, ilk ro¬manı Aganta Burina Burinata’dan son romanı Ötelerin Çocukları’na kadar konularını Bodrum ve çevresindeki balıkçıların, süngercilerin hayat¬larından alır. Anadolu’nun kıyı kasaba ve köyle¬rinde yaşayan yoksul ama iç dünyaları zengin ve sevgi dolu deniz insanlarının yaşam mücadelele¬rini; kimi zaman kendilerini sömürenlere karşı gösterdikleri dayanışma ruhunu, küçük mutlu¬luklarını ama çoğu kez ümitsiz çabalarını renkli ve şiirsel üslubuyla öyküleştirir. Tank Buğra’mn romancılığı; Konusunu Mus¬solini dönemi İtalya’da geçen olaylardan alan ilk romanı Siyah Kehribar’dan son romanı Osman- cık’a kadar farkı konularda roman yazan Tarık Buğra asıl ününü, Kurtuluş Savası’na resmi tarih görüşü dışında farklı bir bakış açıyla baktığı Kü¬çük Ağa ile Osmanlı devletinin kuruluşunu konu alan Osmancık romanıyla sağlar. Buğra’nın tarih¬sel romanları dışında yayımladıkları daha çok ay¬dın problemi çevresinde Anadolu şehirlerinde yaşanan olayları konu alır. Çok partili hayata ge¬çişin sancıları, dar çevrelerde ve toplum baskısı altında yaşanan yasak aşklar, gençlik hareketleri, basın ve tiyatro çevresine özgü sorunlar ve hayat sahneleri onun romanlarının zengin izleklerini ve konularını oluşturur. Ancak romanları okuna¬bilir kılan yazarın titiz bir dil işçiliğiyle yaptığı renkli ve zengin betimlemelerdir. Mehmet Şeyda’nın romancılığı; Mehmet Sey¬da, Cumhuriyetle birlikte ülkemizde yaşanan top¬lumsal olayları, yaşam tarzlarını ve bu olayların geleneksel Türk ailesi üzerinde yaptığı yıkımı ya da olumsuz etkileri üç kuşağı içine alan büyük bir ailenin parçalanışı ve çözülüşü çevresinde ele alır. Merkezde Zonguldak’ta maden işçiliğin¬den kamyon şoförlüğüne, çatı aktarıcılığına ka¬dar pek çok işe girip çıkmış asli kişi Osman var¬dır ve tüm olup bitenler onun bakış açısından okura yansıtılır. Tarık Dursun K.’nm romancılığı ; Romanları¬nın konularını sahil kasabalarında süngercilikle hayatlarını sürdüren yoksul insanların yaşam mü¬cadelelerinden alan Tarık Dursun K., bu insanla¬rın süngerci ağaları tarafından nasıl sömürüldük- lerini canlı betimlemelerle biraz da Marksist bir bakış açısıyla dikkatlere sunar. Kendimizi S>nayal>m 1. 1950-60 yılları arasında Türk romanında ön plana çı¬kan düşünce aşağıdakilerden hangisidir? a. İnsanı aydınlatma ve tanıma b. Toplumsal çözümsüzlüklere çözüm önerileri arama c. Demokrasi kültürü d. Milliyetçilik düşüncesi e. Doğu kültürü değerleri 2. Aşağıdakilerden hangisi 1970’li yıllar Türk romanı¬nın özelliklerinden biri değildir? a. Türk romanının politize olması b. Sınıf çatışmasını körükleyen üçüncü sınıf roman¬ların çoğalması c. Ulusçu söylemin ilgi görmesi d. Evrenselliğintemel prensip olarak benimsenmesi e. Çeviri romanların yaygınlaşması 3. Aşağıdakilerden hangisi post-modern romanın do¬ğuşuna zemin hazırlayan sebeplerden biri değildir? a. Aklın ve bilimin verilerine güven duyulmaması b. Her şeyi bilen hâkim anlatıcıya karşı çıkılması c. Modern devlete güvensizlik duyulması d. Romanda ahlaki değerlerin hâkim kılınmak istenmesi e. İnsanın eşya karşısında değerli kılınıp ön plana çıkarılmak istenmesi 4. Aşağıdakilerden hangisi romanlarının büyük bir bö¬lümünü Cumhuriyet’in birinci ve ikinci devirlerinde ya¬yımladığı hâlde, 1950 sonrasında da romancılığını sür- dürenlerden biri değildir? a. Reşat Nuri Güntekin b. Kerime Nadir Azrak c. Peride Celal Yönsel d. Mükerrem Kâmil Su e. Elif Şafak 5. Aşağıda verilen Eser-Yazar eşleştirmelerinden han¬gisi doğrudur? a. Reşat Nuri Güntekin- Kızıl Hançerler b. Hüseyin Rahmi Gürpınar- Kaderin Cilvesi c. Halide Edip Adıvar - Ayrı Dünyalar d. Suat Derviş - Gelinlik Kız e. Kerime Nadir Azrak - Atanın Romanı 6. Aşağıdakilerden hangisi Cumhuriyet ikinci dönem romancılarından biridir? a. Refik Halit Karay b. Halide Edip Adıvar c. Hüseyin Rahmi Gürpınar d. İskender Pala e. Ayşe Kulin 7. Abdülhak Şinasi Hisar’ın gerçeğin insanlar tarafın¬dan farklı algılanacağı, kişiden kişiye değişiklik göste¬receği tezi üzerine kurduğu romanı aşağıdakilerden hangisidir? a. Evli Bir Kadının Günlüğünden b. Biz de İnsanız c. Bugünün Saraylısı d. Çamlıca’daki Eniştemiz e. Fahim Bey ve Biz 8. Aşağıdakilerden hangisi Semiha Ayverdi’nin roma¬nının özelliklerinden biri değildir? a. Kişilerdeki değişimi maddeden manaya doğru gelişmesi b. Tasavvufi mesajlarla insanları aydınlatmaya çalışması c. Romanlarının merkezinde tasavvufla ilintili aş¬kın olması d. Vuslatın, mecazi olmaktan çok beşeri olması e. Vuslatın beşeri olmaktan çok mecazi olması 9. Aşağıdakilerden hangisi Oktay Akbal romanlarından biri değildir? a. Mesihpaşa İmamı b. Batık Bir Gemi c. Garipler Sokağı d. Suçumuz İnsan Olmak e. İnsan Bir Ormandır. 10. Aşağıdakilerden hangisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türk romanına kazandırdığı değerlerden biri değildir? a. Şiirsel üslubuyla Türk romanında çığır açması b. Kişilerini yüksek zümreden seçerek üzerlerinde psikolojik tahliller yapması c. Türk romanına yeni ve modern bir anlatım tek¬niği kazandırması d. Romanlarında büyük bir uygarlığa ait değerleri vermeye çalışması e. Türk romanına zaman ve terkip bakımından farklı teklifler sunması Okuma Parçası BİZDE ROMAN -II Ahmet Hamdi Tanpınar Türkiye’de aşağı yukarı altmış senelik mazisi olan bir roman vardır ve en durgun senelerinde, hiç olmazsa yirmi roman çıkar, bugün yaşayanlar arasında halk ta¬rafından tanınmış, eserleri okunan altı yedi romancımız var. Öyle olduğu hâlde henüz Türk romanını Avrupalı bir gözle tetkik eden, mevcut temayülleri anlatan, zayıf ve hareketli noktaları gösteren, memleketteki sanata ve hariçteki edebiyata karşı olan alakalarını tespit eden bir tek tenkit tecrübemiz yoktur. Bir tek yazarımız zahme¬tine katlanıp Türk romanını belli başlı mümessillerinde okuyup onu anlamağa çalışmamıştır. Bundan vazgeç¬tik, günün eserleri üzerinde olsa ciddi bir münakaşanın açıldığını göremeyiz. Bizzat roman yazanlar da eserleri¬nin haricinde, sanatlarına ve arkadaşlarına dair yazı yaz¬mazlar yahut sayılacak kadar az. Ben çok defa âlemimi¬zin bu hâli karşısında ‘acaba bizde roman, okuyucu ile yazıcı arasında çok hususi kalması lazım gelen bir nevi ailevi bir iş midir’ diye düşündüm. Son senelerde ken¬di edebiyatımızla alakamızın şekli o dereceye gelmiştir ki, bir muharririmizden biraz daha genişçe bir şekilde bahsedebilmemiz için zavallının ölmüş olması lazım ge¬lir. Tenkidin mersiye ile beraber yürüdüğü yegâne sa¬nat hayatı bizimkidir. Bununla beraber bu hiç kimsenin bahsetmediği roman okunur, evvela iyi kötü gazete sahifelerinde okunur, sonra da basılır, en azı iki bin ile üç bin arası bir satış yapılır ve her nüsha elden ele dolaşır. Fazla uzatmayalım, bu kadar az alaka gösterdiğimiz bir sanatın bizi ifadede mucizeler göstermesini nasıl isteriz? İşte Yahya Kemal’e mektepten memlekete davasında hak kazandıran noktalardan biri budur; kendi kendi¬mizle biraz alakadar olmak meselesi... Bu sadece bize, kendimiz hakkında hüküm vermek salahiyetini getir¬meyecektir, meselelerimizi meydana çıkaracak yani on¬ları karşılayacak müstakbel eserleri hazırlamış olacaktır. Bu acemi sualimle anlatmak istediğim şey şudur: Bir memlekette bir sanat nev’inin tek başına inkişafını ya¬pabilmesi imkânı yoktur. Ona müsait vasatı verecek bü¬tün bir edebiyat hayatının bulunması lazımdır. Türk ro¬manı münferit eserler şeklinde kaldıkça ilerlemesi güç bir şeydir. Bizde belki bir romanı yazmak için her şey vardır. Fakat romancıyı beslemek için bütün bir memle¬ket hayatını birden kavrayan o elektrikli edebiyat hava¬sı yoktur. Sanat hayatımız evvela dağınık, sonra fakirdir. Fert meselesini burada mevzuubahs etmek istemem, o hilkatin anlaşılmaz bir sırrıdır; bütün sebepler ortaya dökülür; münakaşa edilir. Fakat yine bir düğüm kalır ki, tek başına meçhulü devam ettirir: Yaratılış. Cemiyet filan saatinde, filan büyük sanatkârı yetiştirmek için bü¬tün imkânlarına maliktir. Fakat bunu ancak o büyük sanatkâr yetiştiği zaman öğrenebiliriz. Bir romancı, bir insandır, fakat bütün bir kalabalığı, bütün bir müstak¬bel insanlığı kafasında taşıyan bir insandır. Bu bakım¬dan bakılacak olursa, mesele büsbütün değişir. Bunun¬la beraber yine biz biliyoruz ki, bir cemiyet içinde bir ananenin devamı bazen böyle mucizeleri tabii kılıyor. Zaman geçtikçe tekâmülün seyri şiddetleniyor. Bu iti¬barla kabul etmek lazımdır ki, henüz Türk cemaati ro¬man denen vadide kendisini ifadeye yeni başlamıştır. şurasını da unutmayalım ki, yaratılış bir sırdır. Fakat in¬sanı yetiştirmek sadece bir bilgi ve program işidir. Bu elimizdedir. Benim görebildiğim ikinci mesele, sınıf meselesidir. Bizde sınıfların vazıh ve kat’i bir şekilde mevcut olma¬ması münevveri ayrı bir sınıf haline getirmektedir ki, bu cemiyetle olan alakasını müphem bir şekle sokuyor. Türk romancısı muayyen bir hayatın adamı olamıyor, sadece fikirlerle yaşıyor. Ve bu bizde pek fazla olmadı¬ğı için umumi hayata istikamet veren fikirlerin içinde kalıyor. Meşrutiyet’ten beri edebiyat, umumi hayatın peşinde¬dir; halbuki başka memleketlerde umumi hayat, edebi¬yatı güçlükle takip eder. İdealin ufku evvela edebiyatta gülümser, birçok defa meşalenin geçtiğimiz yolu aydınlatmasını istiyoruz. Bu hâl Türk romanını bazı numunelerinde zaman zaman bir nevi suniliğe atmıştır. Her şeyden evvel şunu unutu¬ruz: Bir romanda anlatılabilecek şeyin azamisi ferttir, muayyen bir cemiyetin muayyen bir zümresinin muay¬yen bir tarihi onda yaşamış olan ferdi ve bu fert de biz¬zat romancının kendisidir. (...) Memleketin entelektüel hayatının zayıf olmasından yu¬karıda bahsettim. Tek başına bir romancıyı hiç tasavvur edemedim. Bir romancı, bir şair, bir tiyatro muharriri... Bütün bunların yetişebilmesi için memlekette evvela kendimizle, sonra bütün ile alakadar bir edebiyatın bu¬lunması lüzumu vardır. Halbuki bu, bizde yoktur. Türk¬çe, henüz ferde ait tecessüsle başlayan tecrübe dediği¬miz şeyi tanımıyor. Türk vatanı, yeni ufuklara doğru gidiyor, on iki sene¬den beri her gün muazzam bir hadisenin sahnesi olu¬yor, bütün bir cemiyet kökünden değişiyor. İtikatlar, yaşayış şekilleri, iktisadi hayat... Hepsi değişiyor. Fakat bizim milli kütüphanemizde bütün bunların bir aksini bulmak mümkün değildir. Keza girmek istediğimiz Av¬rupa camiasının fikir hayatını Türkçede takip etmek is¬teyenin vay başına! Doğrusunu söylemek lazım gelirse fikir hayatımız gün¬delik gazetelerin elindedir. Bu biraz da yok demektir. Böyle bir edebiyat âleminde romancının ve sanatkârla¬rın işindeki ağırlığı tasavvur etmek kolaydır. Arada mu¬tavassıt olmadığı için her şeyi kendisi yapmak mecburi¬yetindedir. Üçüncü mesele daha maddidir; romancılık meslek olmamıştır. Bir memlekette tam bir roman vü¬cuda gelmesi için bu sanatın onunla uğraşanı geçindir¬mesi lazımdır. Bizde roman gazeteciliğin bir şubesidir. Bir romancı, velev en meşhuru olsun, biraz para kaza¬nabilmek için romanını tefrika ettirmek mecburiyetin¬dedir. Bırakın ki, hayatını kazanmak için de ayrıca ga¬zetecilik yapmağa mecburdur; yahut memur olacaktır. Halbuki bir gazetenin romancıya yapabileceği misafir¬perverlik birtakım şartlara tabidir ve bu şartların hemen çoğu iyi düşünülürse, Anatole France gibi bir adam, Fransa gibi bir memlekette kitap satışından şikâyet eder¬se, bizim feryadı göklere çıkarmamız lazım gelir. Mese¬le üzerinde durulmağa değer. Görülüyor ki, roman meselesi tek başına değildir. Ev¬vela ferdin yetişmesinde, ikinci olarak memleketimizin umumi sanat anlayışında ve nihayet kitapçılık hayatı¬mızda değişmesi lazım gelen birtakım şeyler vardır. Fa¬kat bu hususta tam ve salahiyetli bir konuşma, mevcu¬du bilmekle kabildir. Ben burada da en faydalı şeklin bizzat romanlarımızın ve romancılarımızın üstünde ko¬nuşmak olduğuna inanıyorum.” (Tanpınar, 1977: 49-52) Kendimizi Smayahm Yan>t Anahtarı 1. a Yanıtınız yanlış ise “Romanda Yeni Eğilimler” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. d Yanıtınız yanlış ise “Romanda Yeni Eğilimler” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. d Yanıtınız yanlış ise “Romanda Yeni Eğilimler” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. e Yanıtınız yanlış ise “1950 Öncesi Kuşağından Romancılıklarını Sürdürenler” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 5. b Yanıtınız yanlış ise “1950 Öncesi Kuşağından Romancılıklarını Sürdürenler” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 6. a Yanıtınız yanlış ise “1950 Öncesi Kuşağından Romancılıklarını Sürdürenler” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 7. e Yanıtınız yanlış ise “Abdülhak Şinasi Hisar” ko¬ nusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. d Yanıtınız yanlış ise “Samiha Ayverdi” bölümünü yeniden gözden geçiriniz. 9. a Yanıtınız yanlış ise “Oktay Akbal” konusunu ye¬ niden gözden geçiriniz. 10. b Yanıtınız yanlış ise “Ahmet Hamdi Tanpınar” konusunu yeniden gözden geçiriniz. S>ra Sizde Yan>t Anahtarı Sıra Sizde 1 1950’li yıllar Türk romanı için bir dönüm noktasıdır. Tek partiye özgü Cumhuriyet ideolojisini geniş kitlele¬re yayma ve benimsetme anlayışının yerini, sanayile¬şen, köyden kente göç eden insanlar ve feodal yapının uzantısı olan köy ve kasabaya ait sorunlar almıştır. Sıra Sizde 2 Bu konuda pek çok kaynak bulabilirsiniz. Biz iyi bir ör¬nek olarak A. Doğan Yıldız’ın aşağıya küçük bir bölü¬münü aldığımız Popüler Türk Romanları (1930-1950), adlı kitabını salık vereceğiz. “Diğer sanatlarda olduğu gibi edebiyatta da, belli bir seviyedeki donanıma sahip insanların anlayabileceği, beğeneceği ürünlerin yanında, daha az birikime sahip insanların anlayabileceği, beğeneceği ürünlerin oldu¬ğu bilinen bir gerçektir, fiüphesiz ikinci gruptaki ürün¬ler çok daha fazla insan tarafından tercih edilecek, yaygın olarak beğenilecektir. Bu durum edebiyatın he¬men her dalı için olduğu gibi roman için de söz konu¬sudur. ‘Yüksek/seçkin sanat’ ile ‘yüksek/seçkin olma¬yan sanat; popüler sanat’ ayrımının roman özelinde yansımasının ‘yüksek /seçkin roman ’ ile ‘yüksek / seç¬kin olmayan roman; popüler roman’ şeklinde tezahür ettiğini söylemek yanlış olmaz. Bu ayrımın edebiyat bi¬liminde ‘estetik roman ve popüler roman’ şeklinde ifade edildiği de görülmektedir... Popüler romanı, popülizme özgü bir yapısı olan belirli bir edebiyat türünün en yaygın örneği olarak gören Sağlık, popüler romana ilişkin değişik nitelemeleri ak¬tarır. Bu nitelemelerin bir kısmı, popüler romanın ya¬nında popüler edebiyatı da tanımlayan ifadelerdir: Kö¬tü roman, yığın edebiyatı, bayağı edebiyat, hafif edebi¬yat, hafif roman, bestseller (çok satan) romanlar, kitch roman, aşk ve kara sevda romanları, edebiyat dışı ro¬man, kitle yazını, sevda romanı, alt edebiyat, basit eğ¬lence edebiyatı, köşk edebiyatı, yaygın roman, naif (ace¬mi) roman, yoz roman, işporta romanı, demode ro¬man, sözde roman, sınai edebiyat, halk romanı, tefrika roman, aşk ve tahassüs romanı...” s. 50 Sıra Sizde 3 Abdülhak Şinasi Hisar, içedönük ve silik kahramanlar yaratmıştır. Bunlar, gündelik hayatta her zaman karşıla¬şabileceğimiz sıradan kişiler değil, Cumhuriyet öncesi İstanbul’unun konaklarında yaşamış sıradışı kişilerdir. Sıra Sizde 4 Ayverdi, Romanlarının düşünce temelini bağlı bulun¬duğu Kenan Rifai’nin öğretisinin temelini oluşturan ila¬hi aşk üzerine kurar. Başlangıçta maddî olan bu aşk, ki¬şinin nefis terbiyesine yönelik birtakım sınavlardan ge¬çerek olgunlaşması ve dünyevi isteklerden arınması ile ilahi aşka dönüşür. Sıra Sizde 5 Oktay Akbal, öykülerinde olduğu gibi romanlarının da yapısını geçmişimdi kutupluluğu üzerine kurar. Bu yapı içindeki konuları ise çoğu kez yaşam öyküsüyle örtüşür. Sıra Sizde 6 Tanpınar, romanlarında eski ile yeni arasında bocala¬yan kahramanlarının kişiliğinde bir medeniyet bunalımı yaşayan Türk toplumunun yitip giden ya da yozlaşan değerlerini sorgular. Sıra Sizde 7 Cevat Şakir, romanlarının konularını Bodrum ve çevre¬sinde balık ve sünger avcılığıyla hayatlarını kazanan yoksul ama iç dünyaları zengin balıkçıların, süngercile¬rin hayatlarından alır. yararlanılan Kaynaklar Akay, İhsan. (1960). “Oktay Akbal’ın Yapıtları, Suçu¬muz İnsan Olmak”, Varlık, 522. Aktaş, Şerif. (1983). “Kurtuluş Savaşı’m Yapan İki İnsan Tipinin Hikâyesi: Küçük Ağa”, Millî Kültür, 43. Buğra, Tarık. (1986). “Sunuş”, Küçük Ağa. Ötüken Ya¬yınları: İstanbul. Buğra, Tarık. (1984). “TRT’nin Denetim Mekanizmasını Anlamıyorum”, Sanat Olayı. 77. Burcu, Ebru. (2000). “Osmancık’tan Osman Gazi Han’a Geçiş Sürecinde Yaşanan ‘Simgesel Değişim’ Üzeri¬ne Bir Okuma Denemesi”, Türk Yurdu Türk Ro¬manı Özel Sayısı. 153-154. Çağın, Sabahattin. (2000). “Küçük Ağa”, Türk Yurdu Türk Romanı Özel Sayısı. 153-154. Eyuboğlu, Sabahattin. 0956). “Balıkçının Rüzgarında”, Yeni Ufuklar. 46. Gündüz, Osman. (2004). “1960 sonrası Türk Romanı”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı 1839-2000. (Edi¬tör: Ramazan Korkmaz), Ankara: Grafiker Yayınları. İlhan, Attilâ. (1951). “Garipler Sokağından Geçtim”, Kaynak. 42. Kalpakçıoğlu, Fethi Naci. (1960). “1959’da Romancılığı¬mız”, Dost. Kırzıoğlu, Banıçiçek. (1994). “Samiha Ayverdi Hayatı ve Eserleri”, C. 2, Basılmamış Doktora Tezi, Atatürk Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum. Mutluay, Rauf. (1970). “1970’de Roman ve Hikâyemiz”, 1971 Varlık Yıllığı. İstanbul: Varlık Yayınları. Okay, Cüneyd. (2001). “Halikarnas Balıkçısı’nın Bilin¬meyen Yılları 1921-1928”, Mavi Sürgüne Doğru. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Oktay, Ahmet. (1993). “Oktay Akbal”, Cumhuriyet Dö¬nemi Edebiyatı 1923-1950. Ankara: Kültür Bakan¬lığı Yayınları. Tanpınar, Ahmet Hamdi. (1977). “Bizde Roman I-II”, Edebiyat Üzerine Makaleler. 2. Baskı, İstanbul: Dergâh Yayınları. Tümer, Cem Şems. (2000). Mehmet Seyda (Çeliker) Hayat-Eser. Ankara: MEB Yayınları. Başvurulabilecek Kaynaklar Alper, Feridun. (1993). “Tarık Buğra, Hayatı, Sanatı, Eserleri, Basılmamış Doktora Tezi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Aytaç, Gürsel. (1990). “Tarık Buğra’nın Romanı,Yağmur Beklerken”, Çağdaş Türk Romanları Üzerine İn¬celemeler. İstanbul: Gündoğan. Buğra, Tarık. (1977). Edebiyat Üzerine Makaleler. İs¬tanbul: Dergâh Yayınları. Çelik, Naci. (1971). Romanda Hesaplaşma. Ankara: Türkiye Defteri Yayınları, Bilgi Basımevi. Kalpakçıoğlu, Fethi Naci. (1981). 100 Soruda Türki¬ye’de Roman ve Toplumsal Değişme. İstanbul: Gerçek Yayınları. Mutluay, Rauf. (1976). 50. Yılın Türk Edebiyatı. 3. Ba¬sım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. Okay, Orhan. (2010). Bir Hülya Adamının Romanı Ahmet Hamdi Tanpınar. İstanbul: Dergâh Yayın¬ları. Okur, Enver. (2002). “Çok Partili Demokrasi Dönemi Türk Romanı”, Hece Türk Romanı Özel Sayısı. 65-66-67. ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Amaçlarımız Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Postmodern kavramının siyasal, ekonomik, kültürel ve edebi anlamlarını tar¬tışabilecek, Postmodern romanın Türkiye’deki gelişimini tarihsel olarak değerlendirebilecek, Postmodern romanın belli başlı yapısal özelliklerini ayırt edebilecek, Postmodern romianla modern roman arasındaki temel farkları değerlendire¬bileceksiniz, Anahtar Kavramlar Postmodernizm • Üstkurmaca Postmodern edebiyat • Metinlerarasılık Postmodern roman • Çoklu bakış açısı İçindekiler • POSTMODERN ROMANIN KÜLTÜREL SİYASAL VE SOSYAL ARKA PLANI • MODERN ROMAN VE POSTMODERN ROMAN Postmodern Roman POSTMODERN ROMANIN KÜLTÜREL, SİYASAL VE SOSYAL ARKA PLANI Postmodernizm veya postmodern, tarihsel olarak yirminci yüzyılın son çeyreğin¬den itibaren gelişen siyasal ve ekonomik küreselleşmeyi; bireysel ve toplumsal eşitlenmeleri ve bağmtısızlaşmalari; olgudan görüntüye geçişi; kültürlerin iç içe ge¬çişlerini; ideolojilerin dağılmasıyla ortaya çıkan tercihsizliği; gerçekle hayalin birbi¬rine geçişi gibi birçok durumu ve tutumu anlatmak için de kullanılmaktadır. Bütün bu kullanımların postmodernle ilintili olduğu söylenilebilir. Akılcı ve aydınlatmacı felsefelerin ışığında gelişen bilim ve teknolojinin, öncekinden faklı bir şekilde im¬gesel şartlandırmalarla yayılmaya başlaması; her değerin değerlerden bir değer ol¬duğunun çoğulcu bakış açısını oluşturması; deneysel ve olgusal gerçekliğin, bü¬tüncül bir gerçekliği (varsa) ortaya koyamaması; modernizm karşısında yaşanılan inanç kayıpları ile birlikte, geçmişten gelen bütün bilgilere kuşku duyulması; bu¬nun sosyal zihinde boşluklar oluşturması; boşlukların, karmakarışık görüntülerle dolması gibi gelişmeler, postmodern kelimesinin kullanım alanlarını genişletmiştir. Farklı gelişmelerin kesiştiği noktada görünen şudur: Postmodernizm, bilim, tekno¬loji ve ideolojiler ekseninde toplanan modern değerlere şüphe duymaya başlamış; bu rasyonel, Newtoncu kategorizasyona karşı eleştirel bir tutum geliştirmiştir. Ki¬mileri, postmodernizmin geliştirdiği çoğulculuğu, demokrasi, yerel kültürler kabul ve meşruiyetin ispatı yolunda önemli bir aşama ya da sapma olarak görürken; ki¬mileri de, postmodernizmin, milli ekonomileri, dilleri, milli kültürleri yok eden kü¬resel kapitalizmin yeni üslubu olarak görmektedir. Amacımız, felsefeden ekonomi¬ye, sosyolojiden teolojiye, siyasetten poetikaya kadar her bilim alanında analitiği zorlayan postmodernizmi anlatmak olmadığı için, biz kavramın Türk romanıyla buluşmasına değinmeye çalışacağız. Romanla tanışmamızdan 1980’li yıllara kadar, hem romancı hem okur için, ro¬manda ne anlatıldığı; nasıl anlatıldığından önemli olmuştur ve aslında modern ro¬manın kendi geleneği içinde de konudan biçime doğru bir gelişme gösterdiğini söyleyebiliriz. Romana, romantizm ve realizm sularında dalan romancılarımız, el¬bette roman teknikleri üzerinde düşünmüşler hatta daha sonraki yıllarda batıdan gelen yeni anlatım tekniklerini kullanmışlardır. Fakat bu teknikler ve yaslanılan ba¬kış açıları, her zaman “bir şey anlatmak” merkezlidir. İdeolojik problemi olan ro¬manlar da (sosyal problemleri ele alan, düşüncelere, ülkülere, öneri ve eleştirilere dayanan); psikolojik problemli olan romanlar da (insanın iç dünyasına, kişiler ara¬ sı ilişkilerin çatışmasına dayanan) tematik yapılarıyla tartışıla gelirler. 1980’li yıllara kadar romanlarımız üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında, Doğu-Batı problemi¬nin, eski ile yeninin, ulusal ile evrenselin, köy ile köylünün, aydın ile halkın, tarih ile şimdinin, ideal ile materyalizmin nasıl işlendiği üzerinde durulduğu görülür. Hat¬ta bilinç akışı ve geriye dönüş tekniklerini uygulayan Tanpınar ve sonraki yıllarda üst kurmaca olarak adlandırılan yeni kurgusuyla postmodern kurguya yol veren Oğuz Atay bile, romanlarındaki aydın insanlar çevresinde değerlendirilirler. Top¬lumcu gerçekçi veya milli romantik dünya görüşlerine yaslanan eleştirmenlerin baş¬ka türlü bakmasını beklemek de tarihsel sürecin şartlarını hesaba katmamak olur. Denilebilir ki Türk romanı üzerinde tamamen biçime yönelik tartışmalar Orhan Pamuk’un romanlarının yayımlanmaya başlamasıyla kendini gösterir. Postmoder¬nist romanın “üstkurmaca”sı, “metinler arasılık”ı bağlamında Oğuz Atay’a, hatta ge¬leneksel fantastik hikayemize uzanmak gibi çalışmalar da bu tarihten sonradır. Bu¬nun böyle olması da doğal bir gelişmedir. Çünkü örneğin, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı, Beyaz Kale’si, Benim Adım Kırmızı’si; Bilge Karasu’nun Gece’si; Hilmi Ya¬vuz’un Fehmi K.nın Acaip Serüvenleri; Hasan Ali Toptaş’m Bir Hüzünlü Haz’ı ya¬yımlanmış ve bu romanların “ne anlatmak” istediği konusunda kafalar karışmıştır. Anlaşılır ki bu romanlar çok şey anlatıyorlar ama ne yazar, ne anlatıcı ne de roman kişileri, özellikle “bir şey” anlatmanın veya önermenin hatta eleştirmenin peşinde değiller. Romanlarda dikkati çeken en önemli özelliğin, anlatılan her şeyin estetik bir bütünlük için kullanılan malzemeler olduğunun fark edilmesi, biçim üzerinde durmayı zorunlu kılar. Ve sanki artık küresel simülasyonun oluşturduğu imajlarla hayatını sürdüren okur da çoğalmıştır ve romanın “bir şey” anlatmasını değil, her şeyden söz etmesini ve hoşça vakit geçirtmesini istemektedir. Bilim, teknoloji ve ideolojiler ekseninde toplanan modern değerlere şüphe duymaya başlayan pos- modernizm, bu rasyonel, Newtoncu kategorizasyona karşı koyacak bir merkez kuvveti olmadığı için değerleri eşitleme yoluna gider. Tarih ile tarih dışı, mekânla mekân dışı, dinsel ile dindışı, olgu ile tasavvur, ahlâk ile ahlâksızlık kısaca her şey, her değer, birbirine karşı üstünlüğünü veya alçaklığını kaybeder ve eşitlenir. Mo¬dern ahkâma karşı inanç kaybı noktasında bu nötrleştirme ve eşitleme, insanı ko- numsuzlaştır ve kimliksizleştir. Sözünü ettiğimiz okur, bu geniş tabanlı sosyal du¬rumun okurudur. Postmodern, postmodernizm kavramlarıyla ilişkili kullanımlar nelerdir? Postmodern roman eleştirisi genel olarak, üst kurmaca, metinler arasılık, çoğul¬cu bakış açısı gibi bileşenler üzerinde durarak metinsel yapıyı incelemektedir. Fa¬kat Yıldız Ecevit’e göre sürekli aynı öğelerin büyüteç altına alınması, bir yineleme¬nin göstergesidir. Geleneksel anlatı metinlerinin hep içerik ve kişiler üzerinde dur¬ması yetersiz ise; içeriğin birey insanın ortadan kalktığı yirminci yüzyıl avangardist anlatı edebiyatı üzerinde çalışan eleştirmenin de her metinde üstkurmaca ve ço¬ğulculuğun izini sürmesi de yetersizdir (Ecevit, 2001: 10). Toplumcu gerçekçi ve¬ya idealist eleştirinin, hatta geleneksel estetik eleştirinin, anlamakta veya hazmet¬mekte zorluklar yaşadığı açıktır. Tarihsel, ideolojik, didaktik bütün nedensellikle¬rini kaybeden postmodern metin ve bu metinlerin eleştirisi karşısında yaşanan bu şaşkınlık ve hazımsızlık da doğaldır. Elbette bu eleştiriler “nasıl anlatıldığı” üzerin¬de de durmuşlardı daha önce. Ama onlar için, anlatma biçimi, ancak anlatılan şe¬yin daha iyi anlatılması içindi. Fakat postmodernin de bir gerçeklik anlayışının ol¬duğu söylenmektedir. Örneğin biyografik, sosyolojik, hatta psikanalitik nedensel¬ liklerin yerini, kurmacanın kendisi almıştır; kurmacanın kendisi bir “neden”dir. Newton fiziğinin duyusal gerçekliğinin tahtı, quantum fiziğinin göreceliğiyle sal¬landığından beri, aslında yeni bir gerçeklik anlayışı da doğmaya başlamıştır. Deri- da, Foucault, Barthes, Lévi-strauss, lyotard ve Baudriallard’in, doğmaları, ideoloji¬leri ve modernizmin getirdiği bütün normları sarsması, bütüncül olmayan, karşıtlık ilişkisi üzerine kurulmayan bu yeni gerçekliğin anlatılması çabasıdır. Postmodern romanların tarihe yöneldiği, kurguda, entrika ve gizemi öne çıkar¬dığı da bilinmektedir. Üst kurmaca çok genel anlamıyla, romandaki evrenin, kur¬maca olduğunun, metinsel bir gerçeklik olduğunun açıkça vurgulanmasıdır. Bu kurgu düzeneği üç şekilde olabilmektedir (Sazyek, 2002: 494-497): 1. “Metnin kuruluşunu, yazılış sürecini olgu içine konumlandırma, ayrıca diğer kurmaca metinleri kısmî olarak yerleştirme” 2. Nesnel gerçeklik ile kurmaca ilişkisini/ çelişkisini belirginleştirme” 3. Modern romanda kimliği örtükleştirilen anlatıcıyı, etkin bir figür olarak be¬lirginleştirme” Metinler arasılık, bütünüyle postmodern romanın getirdiği bir teknik değildir. Özde “iktibas” geleneğine dayandırabileceğimiz bu metin dişiliğin, hem bilimsel hem de edebiyat metinlerinde yapıla geldiği bilinmektedir. Divan şiirinde telmih edilen veya alıntılanan ayet ve hadislerden, kendini sorumlu aydın olarak gören ro¬mancıların bilimsel metinlerden yaptıkları alıntılara kadar çeşitli örneklerini görece¬ğimiz metinler arasılık, postmodern romanda çok farklı amaçlar ve biçimlerde ya¬pılmaktadır. Postmodernistin alıntı ve göndermelerinin temel amacı, oyunu çok bo¬yutlu ve ilginç kılmak içindir. Bilgi ve değerlerin gelenekselmiş bütünlüğünü boz¬ma amacı güdüldüğünü de söyleyebiliriz. Üst kurmacanın bir alt kategorisi olarak değerlendirilen metinler arasılık, üç yöntemle uygulana bilmektedir: “Pastiş, gülünç dönüştürüm ve parodi. Özde taklit ve kopya sayabileceğimiz pastiş yöntemi, Jame- son’a göre, modernizmde yabancılaşan bireyin, postmodernizmde parçalanan öz¬neye dönüşmesidir. Buna bağlı olarak kişisel üslup yitmiştir. Bu yüzden geçmişin bütün üslupları, postmodern metnin üslubu olabilirler. ‘Gülünç dönüştürüm’de kendisinden önce yazılmış bir kurmaca metinle kurulan bağ mizahî bir nitelik taşır. Yazar örneksediği metnin biçim ve figüratif özelliklerini, kurgu ve tekniklerini ala¬ya almak ya da okuyucuyu eğlendirmek amacıyla deforme eder. Parodi, bir kurma¬ca metnin başka bir kumaca metnin içeriğini örneksemesidir. Yazar kendinden ön¬ceki metni ana konu bağlamında dönüştürerek kendi eserine uygulayabileceği gi¬bi; örneksenen metnin içerik parçalarını da kendi eserine uygulayabilir (Sazyek, 2002: 502). Postmodern romanın önemli özelliklerinden biri de entrika ve gizemi öne çıkarmasıdır. Polisiye roman denilen modern popüler romanlarla, fantastik öğeleri, postmodern popüler kültür ortamında yeniden üretmek gibi görünen bu yeniliğin, karma bir zevke hitap ettiğini söylemek mümkündür. Avam ile elit arasın¬daki sınırın, medyaların oluşturduğu imgelerle, yakınlaşmış olması; bu karma duru¬mu besleyen en önemli etkendir. Polisiye durum genel olarak postmodern roman¬da “üst kurmaca bir düzlemde belirlenir; Bir Cinayet Romanı, Tehlikeli Masallar, Be¬nim Adım Kırmızı gibi romanlar, yazma edimini, estetik meseleleri sorunsal edine¬rek aksiyonel ve figüratif durumları bunun çevresinde oluşturur (Sazyek, 2002: 506). Estetik problematiğin polisiye ile birlikte kurulması çelişki gibi görünse de, postmodernizmin çoğulculuğu içinde bu, seçkinle avamı birleştiren ya da seçkinin içindeki avamı ortaya çıkaran bir yeniliktir. Postmodernizmin tarihe yönelmesini, edebiyatın tarihsiz yapamazlığına bağlayabiliriz. Modern roman da olgusalın ve ide¬olojik olanın temeli olan tarihe yönelmiştir. Fakat postmodernin tarihe yönelme amacı ve tarihi işlemedeki mantığı oldukça farklıdır. Örneğin, Namık Kemal’in Cez- mi’sindeki, Kemal Tahir’in Devlet Ana’sındaki, Tarık Buğra’nın Osmancık’ındaki ta¬rih, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’sindeki tarihten oldukça farklıdır. Öncekilerdeki aydınlatmacı tutumdan, siyasal bakış açısından uzaklaşmıştır Beyaz Kale. Öncelik¬le, postmodern roman, bakışını, tarihin dönem noktalarından, kahramanlarından, daha alt sevideki kişilere ve olaylara kaydırır. Bu tutumun altında yatan temel et¬ken, tarihi bir ders verici öge olmaktan çıkarma düşüncesidir. En azından, postmo¬derniste göre, kimliği ve kültürü etkileyen, idealleştirilmiş kişi veya olaylar değil, hayatın kendisidir. Bütün modern verilerin doğruluğunu sarsmak isteyen postmo- dernizm, tarihi bilgilerin doğruluğunu da karıştırmak ister. Artık postmodern roma¬nın “tarihi figürleri sıradan askerler (Puslu Kıtalar Atlası), küçük buluşlar peşinde koşan mucitler (kitab_ül Hiyel), ev kadınları, çocuklar, nakkaşlar (Benim Adım Kır¬mızı), Fetih sırasında top dökümüyle uğraşan frenk mühendisler (Kara Büyülü Uy¬ku) gibi sıradan insanlardır.” (Sazyek, 2002: 507). Postmodern romanın temel özellikleri nelerdir? Türk romanında Postmodern yöntemler ve eğilimler açısından incelenebilecek bazı romanlar şunlardır: Oğuz Atay, tehlikeli Oyunlar; Ahmet Altan, Tehlikeli Ma¬sallar; Pınar Kür, Bir Cinayet Romanı; Orhan Papuk, Kara Kitap, Benim Adım Kır¬mızı, Beyaz Kale; Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm; İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası; Süreyya Evren, Postmodern Bir Kız Sevdim; Nedim Gürsel, Boğaskesen, Ha¬san Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz; Metin Kaçan, Fındık Sekiz. MODERN ROMAN VE POSTMODERN ROMAN On dokuzuncu yüzyıl boyunca ve yirminci yüzyılın yarısına kadar roman, akılcı ve aydınlatmacı felsefelerin oluşturduğu bir “bilinçlilik” düzlemi üzerinde yürür. İdeo¬lojik, dinsel veya mistik sapaklar olsa da bunların kesiştiği kavşak, tarihsel, olgusal ve deneysel bilginin kurduğu “bilinç” kavşağıdır. Romandaki anlatıcıların ve kişile¬rin bakış açıları, bunların olaylar ve ilişkiler ağı içindeki tavırları, diyalektik, episte- molojik ve ideolojik bir arka plana ve ortama sıkı sıkıya bağlıdır. Romanlardaki her türlü olay hatta kurgu, bilinç düzleminde var olan bir nedensellik bağı ile bağlıdır. Modern roman, Nurdan Gürbilek’in dediği gibi “hem modernliğin hem de modern¬liğe yönelik direncin, modernliğe göre yeniden tanımlanmış bir yerliliğin inşa edil¬diği alandır” (Gürbilek, 2004: 176). Modern romanın bu bilgi, bilinç ve gerçekliği, farklı düzeylerde yansır. Modern bilinç, bazen, sosyo ekonomik yapılanmanın için¬de bir burjuva inşa eder biçimde görünür. Bazen anlatıcı ve kişilerin eylem ve ko¬nuşmalarında bilgiç ve kesin inançlı olarak görünür. Bazen de varoluşsal bir arka plan olarak hayatı biçimlendirmek ister. Bu süreçteki roman eleştirisi de sözü edi¬len bilinç düzlemine bağlı bir modern değerler sistematiğinin ürünüdür. Türk romanında postmodern yöntemler ve eğilimler açısından incelenebilecek romanlar hangileridir? Modern değerler sistematiğinin en önemli etmeni olan bilimlerden fizik ve psi¬koloji alanındaki gelişmeler, yazarı, insan ve hayat ilişkisini, bilinçaltında yoklama¬ya da yönlendirir. Bilinçaltına uzanan romancı bütünüyle dışsal gerçeklikten kop¬maz. Sorgulamalar, arayışlar, eleştiriler, umutsuzluklar, isyanlar bilinç-bilinçaltı ara¬sında bazen yüzeye çıkar bazen derine inerler. Newtoncu gerçekliğin yönettiği du¬ yulardan, düşüncelerden ve bakış açılarından kuşkuya düşen; son yüzyılın acıları¬nı çok çeken; yürüyen hayatta sordukları sorulara cevaplar bulamayan; “öteki”ne egemen olmaktansa kendi varlığının ve duruşunun kaynaklarını problem edinen yazarlar, bilinçaltına yönelirler. Örneğin Jung, Freud ve Proust’un izinde Tanpınar, mistik birikimi ve rüyayı da işin içine katarak, gerçek ile gerçek üstü arasındaki köprüyü kurmaya çalışarak yeni bir hafıza yapmak ister. Bilinçaltı, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi yazarlarda, kimliksizliğin ve kişilik arayışının kentle ilişkilerini işa¬ret etmeye yarar. Fakat bazı roman kişileri de, bilinçaltı labirentlerinin simgesel uyaranlarla dolu yollarında, kişisel ve toplumsal varlığın bağlantılarını yoklama gi¬bi bir ameliye ile meşgul olamayacak kadar bilinçten uzaklaşır ve koyu bir umut¬suzluğa kapılırlar, Bilinçaltı, insanın derin ve örtülü gerçekliğinin nedensellik kaynağı olarak; bi¬linç akışı ise, bilinçaltı labirentlerinin simgesel uyaranlarla dolu yollarında kişisel ve toplumsal varlığın bağlantılarını öyküleştirme tekniği olarak yaşamaya devam etmektedir. Başka bir deyişle hâlâ romanımız önemli ölçüde bilinçle ve bilinçaltıy- la ampirik dünyaya bir şekilde bağlıdır. Fakat aynı zamanda yirminci yüzyılın da¬ha ilk yarısından itibaren akılcı ve aydınlatmacı felsefelerin beslemesiyle büyüyen gerçeklikten kuşku duyulmaya başlanır. Deneysel ve olgusal gerçeklik, bütünlüğü ve kesinliği olan bir gerçekliği ortaya koyamamıştır. Bilginin ve yargıların görece¬liği ile oluşan şey, inanç kaybı ve çoğulcu bakış açısıdır. İnanç kaybı romandaki nedensellik kaynaklarını altüst eder. Romanlar (ve diğer anlatı türleri), “kendine yeterli bir dünya olan metin”lere dönüşürler. Olgusal, deneysel ve tarihsel neden¬selliklerinin yerini gerçeküstü uyaranlar ve rastlantısallık almaya başlar. Anlatılar, Eco’nun dediği gibi “imgeler ormanına” dönerler. Romandan anlatıya geçiş aynı zamanda kahramandan bireye, bireyden metin¬sel varlıklara geçiştir. Başka bir deyişle, kişileri, olayları ve bilgileri ile bu anlatılar, postmodernizmin simülatik çocuklardırlar. Postmodernizm, rasyonel modernist sistematiğe karşı koyacak bir merkez kuvvet bulamadığı için, değerleri eşitleme yoluna gider. Fakat bu eşitleme, göreceli gerçeklik kuramını da aşarak, “gerçeksiz¬lik” krizine ulaşır. Tarih ile tarih dışı, mekânla mekan dışı, dinsel ile dindışı, olgu ile tasavvur, ahlâk ile ahlâksızlık kısaca her şey, her değer birbirine karşı üstünlü¬ğünü veya alçaklığını kaybederek eşitlenir. Göreceli gerçekliğin ilkelerinden biri olan çoklu bakış, bağlantısız bakışa sıçrar. Bu sıçramalar arasında anlatı kişileri de reel konumlarını, toplumsal gerçekliklerini ve bireysel kimliklerini kaybederler. Nurdan Gürbilek, Türk öyküsünü “anlatamama” bağlamında çözümlerken, “ya- pıt”ın yerine “metin” kavramanın geçmesiyle, yazılanın yazarın niyetinden ya da yaşamından ayrıldığını, başlı başına bir dil, bir doku olduğunu söyler. Metin, “bir merkezi olmadığı gibi, bir dışı da olmayan, hiçbir “dış” müdahaleye de izin verme¬yen bir göstergeler ağı, bir alıntılar dokusu”dur. Eleştiri için, “metnin içiyle dışı ara¬sındaki gerilim, sahicilik arayışı” anlamsız hale gelmiştir (Gürbilek 2004: 197). Bilinç düzleminde eleştirileri, önermeleri, tercihleri olmayan ya da bu önerme ve tercihleri hem taşıyan hem de onları geçersiz kılan romanlar ya da anlatılar var¬dır artık. Bilinçaltı uyaranları ile sorgulamalara, anlam arayışlarına yönelmeyen ya da yönelen ama her yönün çıkışını boşluğa düşüren; iç merkezi ve dış çevreyi ala bildiğine genişleten ve dağıtan; metinden başka hiç bir şeyle bağı kalmayan, hiç bir şeye ve kimseye sorumluluk duymayan anlatılar vardır. Bu anlatılar, doğrusal zamanın bir yerinde ilerlemezler; sanki dairesel zaman ve mekân ve olaylar bu an¬latıların üzerine boca edilmiştir. Olgusal, mistik ve simulatik bütün bilgiler; yaşa¬nan zaman, tarih, mitoloji ve hayal iç içe girer. Adeta romanların kurgularını, bü¬ tün zaman ve mekânlarda dolanan, yörüngesinden fırlamış gizemli bir zihin kur¬maktadır. Gizem, postmodern romanların en önemli öğelerinden biridir. Gizem, akıl gerçekliğinin ruhsal gerçeklikle buluşup sarılması ve bütünlüğü işaret etmesi bakımından, önemli bir geleneksel ve bilinçaltısal izdir denilebilir. Fakat bu metin¬lerdeki imgesel dil, bir bütünlüğü işaret etmez; hatta insanı, kendi içinde sürekli parçalayarak görünemez ve bilinemez hale getirir. POSTMODERN ROMANLAR ÜZERİNE Orhan Pamuk: Karakitap Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı 1990’da yayımlanır. Modern roman ile postmodern arasında sayılan romanı, hem modern hem de postmodern açılardan değerlendi¬ren eleştirmenler olmuştur. Modern açılardan bakanlar, sözü estetik ve ideolojik yozlaşmaya yontarken; postmodern açılardan bakanlar, kitaptaki çoğulcu yapı, üst kurmaca, simgesel boyut gibi özellikler üzerinde dururlar. Kara Kitap üzerine ya¬zılan irili ufaklı yazıların ve incelemelerin sayısı yüzlerle ifade edilmektedir. Öyle ki belki ilk defa bir kitap üzerine yazılanları toplayan bir kitabın yayımlanmasına sebep olmuştur (Esen, 1992). Entelektüel boyutu öne çıkan, gizemli ve entrik ya¬pısı, popüler romanlardaki sıradanlığı aşan, sentaksı, ortalama okur için problem olan bir romanın yüz binlerce satması ve birkaç yıl nerdeyse gündemde kalan tek kitap olması, çok şaşırtıcı bulunur. Kara Kitap’ı, artık alınıp satılanı belirleyen, zevkleri ve modaları yönlendiren, her şeyi, izleyenlerin kafalarında simulatik ola¬rak var kılan medya kanallarının edebiyattan popüler gündeme taşıdığı söylene geldi. Bu eleştirilerin, kitabın tirajı konusunda doğruluğu tartışılmayabilir. Ama edebi eleştirinin, sadece bu havadan etkilendiğini söylemek, biraz zor gibi görü¬nüyor. Kitap üzerine yapılan eleştiriler, daha çok, romanın çoğulcu yapısının fark¬lı okumaları mümkün kılmasıyla ilgili olmalıdır. Romanın mutlaka bir değeri işle¬mesi gerektiği şeklindeki alışkanlık, yazarın bu değeri çok dağıtarak görünmez kıl¬dığını düşünerek, tarihten, romanın olay zamanına kadarki simgelere yüklenirler; tebdil-i kıyafetler, hazineler, mevsimler, şifreli yazılar, yüz okumaları içinde bu de¬ğeri ararlar. Romanın toplumsal gerçekliklerin sanatsal formu olduğunu düşünen¬ler, romanın hiçbir düşünceyi, hiçbir duyguyu işlemediği sonucuna varırlar. Bu yüzden de roman, toplumsal örgüsünü ve nedenselliğini kaybeden, çeşitli yapıla¬rın montajından oluşan “uyduruk” bir kitap olmuştur. Romana, getirdiği yenilikler açısından bakanlar, Orhan Pamuk’un, çağdaş roman teknikleri içinde kendine ye¬ni yollar aradığını ve bulduğunu tespit ederler. Galip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı karlı bir kış günü İstanbul’da aramaya başlar. Okur, bu gizemli âlemin işaretleriy¬le dolu İstanbul’da, Galip’in araştırmalarını ve karşılaştığı kişileri izlerken, bir yan¬dan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikâyelerle tamamlayan köşe ya¬zarı Celal’in satırlarıyla karşılaşır. Bu araştırma Galip’i hem Rüya’ya hem de, sanki hayatın içine gömülen kayıp esrara doğru çekecektir. Bu gizemli dünyanın kapıla¬rını aralayacak olan sembollerin dilidir. Ramazan Korkmaz, Kara Kitap’ı, modern zihniyet ve teknolojinin kötücül faturası gibi görülen insanî kültürün kalıplaştırıla¬rak tekleştirilmesine karşı, estetik bir tepkinin ürünü olarak değerlendir. Ona gö¬re, insanın kendini arama bulma çabasını, derin bir varlık etiği olarak irdeleyen ya¬zar, ayrıca çevre-insan, çevre-dünya sorunsalına da gönderme yaparak, insanı, ev¬rensel bir bütünlük içinde kavramaya çalışmıştır. Bu bütünlükle ilgili düşünce kompozisyonu, bölümlerin başına konulan epigramların toplam değerinden yapı¬ labilecek çıkarsamalarla görünür kılınabilir. Korkmaz, bunun elde edilebilmesi içinse, kurgunun üzerine oturduğu simgesel değerlerin çözümlenmesi gerektiğini söyler. (Korkmaz, 2000: 311-317). Bu yaklaşıma göre, Kara Kitap, kültürel, tarihsel boyutları olan bir gizli kodlar dizgesidir. Öncelikle Celal, kendini arama yolunda, romandaki bir simge unsurdur. İnsanı, kendine yabancılaştıran modernizme karşı, Celal ve Galip estetik ve gizemli bir anlam peşinde gitmesi muhtemel olan insa¬noğlunun simgesidir. Korkmaz’ın çözümlemeye çalıştığı simgesel değerlerden biri de evden apartmana geçiştir. Galip’lerin oturduğu apartmanın adı şehr-i kalptir, Fakat bu apartman, karanlık ve boşluk vehmi ile insanın üzerine yüklenen dar, kaotik ve labirent bir mekândır. Galip’in karanlık yüzlü kimliksiz kalabalık içinde döndüğü yer, şehr-i kalp içindeki evdir. Korkmaza göre, “ev” kelimesinin kullanı¬mı, insanın ruhunun barınaklarına dönmesini imlemektedir. Bachelard’ın mekân poetikasına atıfta bulunan eleştirmen, insanın evinde oturmasını, kendinde otur¬masıyla ilişkilendirir. Galip’in peşinde olduğu Rüya, modernizmin yok ettiği meta¬fiziğin ve fenomenlerin diğer yüzlerinin simgesidir. Korkmaz’a göre, Galip, hem eşi Rüya’yı hem de bu metaforik yakınlığı kullanarak bireysel ve toplumsal bazda¬ki rüyaları arar, onları bulmayı, çözümlemeyi, anlamayı ister. Ramazan Korkmaz, romanın entrik kurgusunun, bütünüyle ‘kendisi olma’ sorunsalı üzerine oturduğu¬nu söyler (Kormaz, 2000: 314). Fakat bu çok iyimser/ iyi niyetli bir çıkarsamadır. Galip’in ve Celal’in hem kendilerini hem Türk insanını aradıklarına işaret eden bir çok simgenin olduğu doğrudur. Romanın asıl kişilerinin ismindeki sembolizasyon da, Korkmaz’ın simgesel yorumunu haklı kılar. (Orhan Pamuk ve Yeni Hayat üze¬rine bir çalışma yapan Mehmet Tekin de yazarın romanlarındaki isim sembolizas- yonuna dikkat çeker (Tekin, 1997: 28) Fakat romandaki bütün simgesel dünya dü¬şünüldüğünde, her türlü sosyal değişimin, tarihsel bilginin, rüyanın, hafıza ve ta¬hayyülün bu dünya içinde yer aldığı görülür. Romanda Mevlana ve Şeyh Galip göndermelerini, tasavvufî bir telkin olarak almanın imkânı olmadığı gibi; yazarın “öze dönüş” gibi bir imasının bulunduğunu düşünmek de oldukça zordur. Yazar, güzel bir metin kurarak (oyun), modernizmin ampirik ve doğrusal mantığını kırar¬ken, mistik deneyimden de yararlanmaktadır. Kara Kitap’ta on dokuzuncu yüzyıl yalınkat gerçekliğinden hissederek veya bilinçle veya içgüdüyle kurtulmaya çalış¬tığını söyleyen (Pamuk, 1990) yazar için, doğunun mistisizmine yönelmek çıkış noktalarından biridir. Berna Moran da Kara Kitap’taki simgesel göndermeleri büyük ölçüde bilinen Galip, Celal, Şehr-i Kalp adlandırmalarına değinerek; romanın doğu anlatı gelene¬ği ile olan bağlarını irdeler. Ona göre Pamuk’un asıl amacı, bu geleneksel tema ve yapıdan yararlanarak çağdaş bir roman yazmaktır (Moran, 1994: 94). Gerçekten de Kara Kitap’ta Bin Bir Gece Masalları’ndan, Mantık’üt Tayr’a, Mesnevi’ye, Hüsn ü Aşk’a uzanan, biçimsel, simgesel ve tematik bir etki vardır. Çerçeve öykünün içine konulan öyküler; simgesel isimler, arayış ve yolculuklar, bu etkileri gösterir. Mo¬ran, bütün bu etkileri, yansıtmacı veya idealist bir romancının mesajlarının kültü¬rel kodları gibi değil; kurmaca metnin parçaları olarak okumak gerektiğini söyler. Böyle bir okumada, Mesnevi’den ya da İlahi Komedya’dan alınan parçalar, kurma- cayı kurmaya yaramak açısından birbirine eşittirler. Çerçeve öyküde, Galip’in, Rü- ya’yı ve Celal’i ararken aslında kendini araması; çerçeve öykünün içine yerleştiril¬miş Şehzade’nin Hikâyesi, Bediî Usta’nın mankenleri gibi öykülerde de, insanın kendini kendinden başka yerde bulamayacağı yolundaki problem, aslında gerçek¬liğin kurgusu değil, kurgunun gerçekliğidir. Hasan Ali Toptaş: Bin Hüzünlü Haz Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar (Ecevit, 2001) adlı kitabın¬da, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’i; Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı’si; Ha¬san Ali Toptaş’m Bin Hüzünlü Haz’ı, Metin Kaçan’ın Fındık Sekiz’i üzerinde dura¬rak, Türk romanındaki Postmodernist açılımları geniş bir şekilde değerlendirir, Ecevit, bu çalışmasında romanlarımızdaki postmodern açılımları sistematize etme¬nin zor olduğunu hatırlatarak iki ana eğilim tespit eder. Birinci eğilim, öncü biçim denemeleri yapan, üst kurmacayı kurgu ilkesi olarak benimseyen bir yanıyla mo- dernist/ seçkinci eğilimdir. İkinci eğilim, polisiyeye, tensel duygulara fazlaca yas¬lanan popülist/trivial eğilimdir. Yazar, Hasan Ali Toptaş’m romanlarını, avangardist biçim ögeleri ile yapılandırılmış romanlar olarak kabul eder ve bu romanların, ço¬ğulcu estetiğin yüksek edebiyat ucunda yer aldıklarını söyler (Ecevit,2001: 169). Hasan Ali Toptaş’m Bin Hüzünlü Haz’ı 1999’da yayımlanır. Toptaş, bu romanı¬nın, daha çok kendini, bir anlamda roman sanatını sorguladığını; anlatı tarihinde gezintilere çıktığını söyler. Bu gezinti, doğu masallarından, batı masallarına, çağ¬daş romanlara, içinde bulunduğu çağın kaosuna, birçok kavrama ve mekâna yapı¬lan bir gezintidir. Toptaş’a göre yazdığı bu roman, olabilirlikleri yoklaya yoklaya, belirsizliğin bilgeliğine soyunmuş bir romandır. Zamanlar, mekânlar, nesneler yı¬ğını gibi görünse de, hiçbir şey rasgele değildir. Amacı, gerçek dünyayı yansıtmak da değildir bu romanın; kelimelerle yeni bir dünya kurmaktır. Okurun da bunu fark etmesi gerekir belki (Toptaş, 2000). Bu söylenilenler, dış gerçekliği yansıtma¬nın tersine roman ile dış gerçeklik arasına duvar örerler. Belki bu yüzden romanın önemli tek kişisi Allaaddin bile gerçeksi bir kişi değil bir simgedir. Fakat bu sim¬genin belli bir gösterilerini yoktur; bu simge “her şeyi” göstermek üzere kurulmuş, değişmesi de her an muhtemel olan bir yüzer gezer bir simgedir. “Alaaddin her şey aslında. Hem hayallerimiz hem geçmişimiz hem geleceğimiz hem de kendimiz. Hatta sevgilimiz Alaaddin. Annemiz, henüz ulaşamadığımız duygular, tadılmamış şeyler... Kocaman bir simge açıkçası. Ulaşmak istediğimiz, aradığımız her şey” di¬yen yazar, bilinçli olarak kesinliği yıkmakta, kesin olmayan her şeyi Alaaddin’de birleştirmektedir. Bu mekânsız veya çok mekanlı, çevresiz veya bütün çevrelerin içindeki kişinin, bütünlüklü bir yaşamı da yoktur. O, modern şehrin bölük börçük insanıdır. Bu haliyle, şiddetin, simülasyonun, terk ediliş ve kayboluşların eleştirisi gibi görünen roman, bir taraftan da “kahramansız” roman kurmak gibi biçimsel bir arayışın ürünüdür. Yıldız Ecevit’in “kaygan/değişken bir zemin üzerinde yapılanır; geleneksel bağlamda konu/ kahraman/anlam içermez” (Ecevit, 2001: 176) diye ni¬telediği Bin Hüzünlü Haz, siyah beyaz zeminlerin, siyah beyaz anlamların grileşti¬rilmesi ile çoğulcu bir yapı kazanır. Yazarın kesinliği ortadan kaldıran “belki”leri, “gibi”leri; bütün ihtimalleri çağrıştıran, tarihsel dizgeyi yuvarlaklaştıran, hafızayı, düşü, gerçeği iç içe geçiren eş zamanlı bir ontoloji ve yaşama dairesi oluşturur. An¬latıcı, Alaaddin veya sevgilisi veya romancı, hatta belki okur, bu daire içinde bir¬birlerine dönüşerek var olurlar aslında. Romanda “o güne dek okuduğum kitapları yazan kişilerin okuduğu kitapların içinde de geziniyordum” diyen roman anlatıcısı, metinler arası yolculuklara da çı¬kar. Romanda anlatıcının içinde gezindiği roman, Umberto Eceo’nun ifadesiyle “anlatı ormanları”dır. Ve anlatıcı bu anlatı ormanlarının hem duyanı, hem yaşaya¬nı hem yeniden düzenleyenidir. Anlatıcının içinde yaşadığı metin de aslında, diğer anlatıların oluşturduğu bir metindir. Anlatılar, canlı organizmalar gibi birbirini doğurarak var olurlar. Haşan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz romanını roman sanatı açısından nasıl değerlen- SIRA SİZDE dirmektedir? İhsan Oktay Anar: Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar’m Puslu Kıtalar Atlası adlı romanı da tarihsel bilgi ile efsanenin, modern zihinle mistik zihnin, dinle felsefenin, Nevton fiziği ile kuantum fiziğinin, gerçek ile muhayyelin, sözün verili anlamı ile öznel çoğulluğunun iç içe girdiği bir romandır. Puslu Kıtalar Atlası, belirli bir anlamı sürekli kaybettirerek; herhangi bir gerçekliği temsil etmek yerine, istenildiği kadar gerçeklik kurulabileceğini göstere¬rek var olan bir “anlatı’dır. Bu tür anlatılar, Jale Parla’mn dediği gibi, okuru ve ya¬zarı yeni bir konumda düşünmeyi gerektirir. Okur ve yazar, dil denizinde sözcük¬lerin anlamlarının dalgalar gibi birbirini izlediği bir devinim içinde yüzerken, me¬tinler, benlikler, kimlikler ve yorumlar da yeni göstergelere dönüşürler. Bu episte¬molojiye (?) göre, belirleyebileceğimiz yazar, okur ve metin yoktur; yalnızca o me¬tin aracılığıyla oluşan söylemler vardır (Parla, 2000: 180). “Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7070 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” (Anar, 2008, 13) konumlandırmasıyla başlayan Puslu Kıtalar Atlası, belirli bir tarihsel kesitten ve bu zaman dilimi içindeki mekan ve insandan söz edeceğini işaret eder gibidir. Gerçekten de yan öykücüklerin mekânları değişebilse de çerçe¬ve mekân İstanbul; tarihsel zaman ise on yedinci yüzyılın son çeyreğidir. Puslu Kı¬talar Atlası, bu yüzyılın İstanbul’unun denizcilerini, dilencilerini, bilginlerini, ku¬marbazlarını ve istihbarat teşkilatlarını anlatıyor görünse bile modern anlamda bir “tarihî roman” değildir. Modern roman, olgusalın ve ideolojik olanın temeli olan ta¬rihe yönelmiştir. Fakat postmodern romanın tarihe yönelme amacı ve tarihi işleme¬deki mantığı oldukça farklıdır. Öncelikle öncekilerin aydmlatmacı tutumundan, si¬yasal bakış açılarından uzaklaşmıştır. Bakışını, tarihin dönem noktalarından, kah¬ramanlarından, daha alt seviyedeki kişilere ve olaylara kaydırır. Bu tutumun altın¬da yatan temel etken, tarihi ders verici, aydınlatıcı bir öğe olmaktan çıkarma; onu inşa edilmiş daha doğrusu istenildiği biçimde yeniden inşa edilebilecek bir kurgu¬ya dönüştürmektir. Postmoderniste göre, kimliği ve kültürü etkileyen, idealleştiril¬miş kişi veya olaylar değil, hayatın kendisidir. Bütün modern verilerin doğruluğu¬nu sarsmak isteyen postmodernizm, tarihi bilgilerin doğruluğunu da karıştırmak is¬ter. Korkusuz korsan Arap İhsan’la, kendini Efrasiyap’la özdeşleştiren çocuk Ali- baz’la, Descartes felsefesini ters çevirerek bütün varlığı tanrısal bir düş olarak var eden Uzun İhsan’la, dişçilikten insan anatomisine merak salan Kubelik’le, babası¬nın bir düşü olarak var olan ve bilmenin imgesi olan Bünyamin’le, sonsuz hızı bu¬larak kıyametten kurtulacağını uman istihbarat başkanı Ebrehe ile, dilenciler ket- hudası Hınzıryedi ile anlatılan nedir? Ne bir savaş, ne bir kişi, ne de bir tarihsel dö¬nüşüm. Kimi bir tutkunun, kimi bir gizin peşinde; ama hepsinin hayatları, sürek¬siz, kırık, bütünlükten yoksun. Her birinin hayatı o kadar karmaşık o kadar daire¬sel sonsuz bir zaman içinde dönüyor ki, onların hayatı da anlatı gibi ucu belirsiz bir yoldur sadece. Puslu Kıtalar Atlası’nın bilgisel arka planında mitolojiden, dine, efsanelerden, olguya, felsefeden, keşf ve rüyaya, modern bilimlerden mistik öğretilere kadar bir yığın kaynak var. Uzun İhsan, varlığın ne olduğuna Rendekar’ın (Descartes) tezini tersine çevirerek ulaşmaya çalışır; Kubelik, rastlantı sonucu dişçi olur ve insan ana- SIRA SİZDE tomisini çözmeye uğraşır; Ebrehe, evrendeki boşluğu bulmaya adamıştır kendini. İlk planda “bilme tutkusu”nun romanın temel problematiği olduğu sanılabilir ya da yazarın aslında “zıtlıkların birliği”ne doğru yola çıktığı düşünülebilir. Fakat roman¬daki gizli bir düzenleyici, bunun böyle sanılmaması ve düşünülmemesi için devre¬ye girerek, “her halükarda günah yüklü” insanoğlunun bireysel, sosyal ve siyasal zorbalıklarını, iktidar heveslerini ve bu yoldaki plan ve hilelerini bilinmez zaman¬lardan beri döke gelir. Bilgiye tutkun olan Ebrehe, meğerse cehennemden kaçmak ve varlığını sonsuz devam ettirmek için bütün bilimlerin peşine düşmüştür. Mate¬matiksel ve fiziksel teorilerle, kanunlarla alınan yol, modern zihniyetin reddettiği kehanetle birleşir. Kehanet, dinden kaynaklanan haberi (Mehdi’nin geleceği) doğ¬rular. Fakat işin ironik tarafı bütün bu aklî, deneysel ve Batınî bilgiler, Mehdi diye yakalanan adamın anlattıkları ile gerçekliklerini yeniden yitirirler. Bütün insanlar, günahın içindedirler. Bünyamin temiz bir insan olarak görünür ama o da romanın sonunda bir karanlığa uyanır ve “görülen ve görülmeyen bütün düşlerin bu karan¬lığın ta kendisi” (Anar, 2008: 238) olduğunu düşünmeye başlar. Anar’ın son kitabı Suskunlar da hemen hemen böyle sona erer. Anlatıcı, Kâhin için şöyle diyerek ro¬manı bitirir: “Gözlerinin ona gösterdiği yegâne şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı” (Anar, 2007: 269). Romanların böyle sonuçlanmasının anlamı açık: Evren ve insan hakkında hiçbir kesin bilgi yoktur, her bilgi, bir yerde durup bakan zihnin inşası¬dır. Mademki böyledir, öyleyse her şeyi yeniden, sınırsızca bağlantısızca yıkıp ku¬rabiliriz. Böylece aslında gerçek dediğimiz şey yalnızca bu yıkıp kurduğumuz şey yani “anlatı”nın kendisi olur. Özet P Postmodern kavramının siyasal, ekonomik, kül¬türel ve edebi anlamlarını tartışabilmek Postmodernizm veya postmodern, tarihsel ola¬rak yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişen siyasal ve ekonomik küreselleşmeyi; bi¬reysel ve toplumsal eşitlenmeleri ve bağıntısız- laşmalari; olgudan görüntüye geçişi; kültürlerin iç içe geçişlerini; ideolojilerin dağılmasıyla orta¬ya çıkan tercihsizliği; gerçekle hayalin birbirine geçişi gibi birçok durumu ve tutumu anlatmak için de kullanılmaktadır. Bütün bu kullanımların postmodernle ilintili olduğu söylenilebilir. Akılcı ve aydınlatmacı felsefelerin ışığında gelişen bi¬lim ve teknolojinin, öncekinden faklı bir şekilde imgesel şartlandırmalarla yayılmaya başlaması; her değerin değerlerden bir değer olduğunun çoğulcu bakış açısını oluşturması; deneysel ve olgusal gerçekliğin, bütüncül bir gerçekliği (var¬sa) ortaya koyamaması; modernizm karşısında yaşanılan inanç kayıpları ile birlikte, geçmişten gelen bütün bilgilere kuşku duyulması; bunun sosyal zihinde boşluklar oluşturması; boşlukla¬rın, karmakarışık görüntülerle dolması gibi geliş¬meler, postmodern kelimesinin kullanım alanla¬rını genişletmiştir. Farklı gelişmelerin kesiştiği noktada görünen şudur: Postmodernizm, bilim, teknoloji ve ideolojiler ekseninde toplanan mo¬dern değerlere şüphe duymaya başlamış; bu ras¬yonel, Newtoncu kategorizasyona karşı eleştirel bir tutum geliştirmiştir. Kimileri, postmoderniz- min geliştirdiği çoğulculuğu, demokrasi, yerel kültürler kabul ve meşruiyetin ispatı yolunda önemli bir aşama ya da sapma olarak görürken; kimileri de, postmodernizmin, milli ekonomileri, dilleri, milli kültürleri yok eden küresel kapitaliz¬min yeni üslubu olarak görmektedir. Postmodern romanın Türkiye’deki gelişimini ta¬rihsel olarak değerlendirebilmek Bütün modern verilerin doğruluğunu sarsmak is¬teyen postmodernizm, tarihi bilgilerin doğrulu¬ğunu da karıştırmak ister. Artık postmodern ro¬manın “tarihi figürleri sıradan askerler (Puslu Kı¬talar Atlası), küçük buluşlar peşinde koşan mu¬citler (kitab_ül Hiyel), ev kadınları, çocuklar, nak¬kaşlar (Benim Adım Kırmızı), Fetih sırasında top dökümüyle uğraşan frenk mühendisler (Kara Bü¬yülü Uyku) gibi sıradan insanlardır.” Türk romanında Postmodern yöntemler ve eği¬limler açısından incelenebilecek bazı romanlar şunlardır: Oguz Atay, tehlikeli Oyunlar; Ahmet Altan, Tehlikeli Masallar; Pınar Kür, Bir Cinayet Romanı; Orhan Papuk, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale; Latife Tekin, Sevgili Arsız Ölüm; İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası; Sü¬reyya Evren, Postmodern Bir Kız Sevdim; Nedim Gürsel, Boğaskesen, Hasan Ali Toptaş, Bin Hü¬zünlü Haz; Metin Kaçan, Fındık Sekiz. Postmodern romanın belli başlı yapısal özellikle- V3V rini ayırt edebilmek Postmodern romanın arka planı bu düşünsel ve edebi gelişme ve değişmelerdir. Akılcı ve aydın- latmacı felsefelerin ışığında gelişen bilim ve tek¬nolojinin, öncekinden farklı bir şekilde imgesel şartlandırmalarla yayılmaya başlaması; her değe¬rin değerlerden bir değer olduğunun çoğulcu ba¬kış açısını oluşturması; deneysel ve olgusal ger¬çekliğin, bütüncül bir gerçekliği ortaya koyama- masi; geçmişten gelen bütün bilgilere kuşku du¬yulması; boşlukların, karmakarışık görüntülerle dolması gibi gelişmeler, postmodern romanın ze¬mini oluşturmuştur. Orhan Pamuk’un romanları edebi eleştirinin konusu olur olmaz. Postmodern romanın bazı yapısal ortaklıkları aranır ve bu özellikler genel olarak “üst kurmaca”, “metinler arasılık”, “çoğulcu bakış açısı” olarak belirlenir. Üst kurmaca, çok genel anlamıyla, romandaki evrenin, kurmaca olduğunun, metinsel bir ger¬çeklik olduğunun açıkça vurgulanmasıdır. Bu kurgu düzeneği üç şekilde olabilmektedir 1. Met¬nin kuruluşunu, yazılış sürecini olgu içine ko¬numlandırma, ayrıca diğer kurmaca metinleri kıs¬mî olarak yerleştirme” 2. Nesnel gerçeklik ile kur¬maca ilişkisini/ çelişkisini belirginleştirme” 3. Mo¬dern romanda kimliği örtükleştirilen anlatıcıyı, etkin bir figür olarak belirginleştirme”. Metinlera- rasılık, postmodern romanda çok farklı amaçlar ve biçimlerde yapılmaktadır. Postmodernistin alıntı ve göndermelerinin temel amacı, oyunu çok boyutlu ve ilginç kılmak içindir. Üst kurma- canın bir alt kategorisi olarak değerlendirilen me- tinlerarasılık, üç yöntemle uygulana bilmektedir: “Pastiş, gülünç dönüştürüm ve parodi. P Postmodern romanla modern roman arasındaki temel farkları değerlendirebilmek Modern roman, hem modernliğin hem de mo¬dernliğe yönelik direncin, modernliğe göre yeni¬den tanımlanmış bir yerliliğin inşa edildiği alan¬dır. Modern romanın bu bilgi, bilinç ve gerçekli¬ği, farklı düzeylerde yansır. Modern bilinç, ba¬zen, sosyo ekonomik yapılanmanın içinde bir burjuva inşa eder biçimde görünür. Bazen anla¬tıcı ve kişilerin eylem ve konuşmalarında bilgiç ve kesin inançlı olarak görünür. Bazen de varo- luşsal bir arka plan olarak hayatı biçimlendirmek ister. Bu süreçteki roman eleştirisi de sözü edilen bilinç düzlemine bağlı bir modern değerler siste¬matiğinin ürünüdür. Postmodern romanın bazı yapısal ortaklıkları ara¬nır ve bu özellikler genel olarak “üst kurmaca”, “metinler arasılık”, “çoğulcu bakış açısı” olarak belirlenir. Üst kurmaca, çok genel anlamıyla, ro¬mandaki evrenin, kurmaca olduğunun, metinsel bir gerçeklik olduğunun açıkça vurgulanmasıdır. Bu kurgu düzeneği üç şekilde olabilmektedir 1. Metnin kuruluşunu, yazılış sürecini olgu içine konumlandırma, ayrıca diğer kurmaca metinleri kısmî olarak yerleştirme” 2. Nesnel gerçeklik ile kurmaca ilişkisini/ çelişkisini belirginleştirme” 3. Modern romanda kimliği örtükleştirilen anlatıcı¬yı, etkin bir figür olarak belirginleştirme”. Metin- lerarasılık, postmodern romanda çok farklı amaç¬lar ve biçimlerde yapılmaktadır. Kendimizi S>nayal>m 1. Aşağıdakilerin hangisi Postmodern Romanın arka planını oluşturan gelişmelerden biri değildir? a. Bilinçaltı ve Psikanalizin keşfedilmesi b. Modern epistemolojinin değişmeye başlaması c. Proust, Kafka gibi avangard yazarların romanları¬nın ortaya çıkması d. 19.Yüzyılda romanın insanı bütünüyle anlatma iddiasının olması e. Kültür ve ekonomide küreselleşmenin başlaması 2. Postmodern Romana ilişkin ileri sürülen yargılardan hangisi yanlıştır? a. Postmodern romanın öncülü modernist romandır. b. Postmodern romanda üst kurmaca yapının te¬mel özelliklerindendir. c. Postmodern roman tarihe, bilime ve değişmez geleneklere yeniden dönüştür. d. Postmodern roman özellikle Orhan Pamuk’un romanlarıyla Türkiye’de tartışılmaya başlanır. e. Postmodern romanın bazı özelliklerini Ahmet Mithat’ın romanlarında da bulmak mümkündür. 3. Aşağıdakilerden hangisi 1980-2000 arasında Postmodern özelikleri olan romanlar yazan yazarlardan biri değildir? a. Metin Kaçan b. Oğuz Atay b. Hasan Ali Toptaş c. İhsan Oktay Anar d. Nedim Gürsel 4. Aşağıda verilen romancı-roman eşleştirmelerinden hangisi yanlıştır? a. Emre Kongar: Hoca Efendinin Sandukası b. Orhan Papuk: Yeni Hayat c. Ahmet Altan: Tehlikeli Masallar d. Hasan Ali Toptaş: Postmodern Bir Kız Sevdim e. Oğuz Atay: Tutunamayanlar 5. Postmodern Romanın yapısal özelliklerini aşağıda- kilerden hangisi daha kapsamlı olarak ifade eder ? a. Postmodern romanda metinlerarasılık oldukça önemlidir. b. Postmodern roman fantastik ögeler üzerine kurulur. c. Postmodern romanın yapısal özellikleri üstkur- maca, metinlerasılık ve çoğulcu bakış açısı ola¬rak sınıflandırılabilir. d. 1980’den sonra roman bütünüyle postmodern romandır. e. Postmodern roman da anlatıcı yazarla yer değiş¬tirebilir veya kendini gizleyebilir. 6. Postmodern Roman kategorisinde yer alan romanların tamamı aşağıdakilerden hangisinde birlikte verilmiştir? a. Kara Kitap, Fındık Sekiz, Beyaz Kale b. Kar, Huzur, Efrasiyab’ın Hikayeleri c. Eskici Dükkanı, Benim Adım Kırmızı, Sevgili Ar¬sız Ölüm d. Gölgesizler, Puslu Kıtalar Atlası, Fikrimin İnce Gülü e. Masumiyet Müzesi, Kurtlar Sofrası, Bir Düğün gecesi 7. Aşağıdaki eşleştirmelerden hangisi Postmodern Ro¬man hakkında bilgi veren kaynaklardan biri sayılmaz? a. Ahmet Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı b. Jale Parla, Donkişot’tan Günümüze Roman c. Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodern Açı¬lımlar d. Mehmet Tekin, Yeni Hayat e. Orhan Pamuk, Manzaradan Parçalar 8. Aşağıdaki eşleştirmelerden hangisi Türk romanında Postmodern yöntemler ve eğilimler açısından incelene¬bilecek romanlar arasında yer almaz? a. Oguz Atay, Tehlikeli Oyunlar b. Ahmet Altan, Tehlikeli Masallar c. Pınar Kür, Bir Cinayet Romanı d. Orhan Papuk, Kara Kitap e. Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur 9. Türk romanında tamamen biçime yönelik tartışma¬lar aşağıdaki yazarlardan hangisinin romanlarının ya¬yımlanmaya başlamasıyla kendini gösterir? a. Tarık Buğra b. Pınar Kür c. Ahmet Hamdi Tanpınar d. Orhan Pamuk e. Mehmet Tekin 10. Aşağıdakilerden hangisi Postmodern roman eleştiri¬siyle ilişkili kavramlardan biri değildir? a. Üst kurmaca b. Metinler arasılık c. Tekil bakış açısı d. Çoğulcu bakış açısı e. Metinsel yapıyı inceleme Kendimizi S>nayal>m Yanıt Anahtarı 1. d Yanıtınız yanlış ise “Postmodern Romanın Kül¬türel Siyasal ve Sosyal Arka Planı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. c Yanıtınız yanlış ise “Modern Roman ve Post¬modern Roman” konusunu yeniden gözden ge¬çiriniz. 3. b Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. d Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. c Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. a Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. a Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. e Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. d Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. c Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. S>ra Sizde Yan>t Anahtarı Sıra Sizde 1 Postmodernizm veya postmodern, tarihsel olarak yir¬minci yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişen siyasal ve ekonomik küreselleşmeyi; bireysel ve toplumsal eşit¬lenmeleri ve bağıntısızlaşmalari; olgudan görüntüye ge¬çişi; kültürlerin iç içe geçişlerini; ideolojilerin dağılma¬sıyla ortaya çıkan tercihsizliği; gerçekle hayalin birbiri¬ne geçişi gibi birçok durumu ve tutumu anlatmak için de kullanılmaktadır. Bütün bu kullanımların post mo¬dernle ilintili olduğu söylenilebilir. Sıra Sizde 2 Postmodern romanın temel özelliklerinin üst kurmaca, metinler arasılık, çoğulcu bakış olduğu noktasında tar¬tışma yok gibidir. Sıra Sizde 3 Oguz Atay, tehlikeli Oyunlar; Ahmet Altan, Tehlikeli Masallar; Pınar Kür, Bir Cinayet Romanı; Orhan Papuk, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale; Latife Te¬kin, Sevgili Arsız Ölüm; İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası; Süreyya Evren, Postmodern Bir Kız Sevdim; Ne¬dim Gürsel, Boğaskesen, Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzün¬lü Haz; Metin Kaçan, Fındık Sekiz. Sıra Sizde 4 Toptaş, bu romanının, daha çok kendini, bir anlamda roman sanatını sorguladığını; anlatı tarihinde gezintile¬re çıktığını söyler. Bu gezinti, doğu masallarından, batı masallarına, çağdaş romanlara, içinde bulunduğu çağın kaosuna, birçok kavrama ve mekâna yapılan bir gezin¬tidir. Toptaş’a göre yazdığı bu roman, olabilirlikleri yok- laya yoklaya, belirsizliğin bilgeliğine soyunmuş bir ro¬mandır. Zamanlar, mekânlar, nesneler yığını gibi gö¬rünse de, hiçbir şey rasgele değildir. Amacı, gerçek dün¬yayı yansıtmak da değildir bu romanın; kelimelerle ye¬ni bir dünya kurmaktır. Okurun da bunu fark etmesi gerekir belki Sıra Sizde 5 İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanı da tarihsel bilgi ile efsanenin, modern zihinle mistik zih¬nin, dinle felsefenin, Nevton fiziği ile kuantum fiziğinin, gerçek ile muhayyelin, sözün verili anlamı ile öznel ço¬ğulluğunun iç içe girdiği bir romandır. Puslu Kıtalar At¬lası, belirli bir anlamı sürekli kaybettirerek; herhangi bir gerçekliği temsil etmek yerine, istenildiği kadar gerçek¬lik kurulabileceğini göstererek var olan bir “anlatı”dır. Puslu Kıtalar Atlası’nın bilgisel arka planında mitoloji¬den, dine, efsanelerden, olguya, felsefeden, keşf ve rü¬yaya, modern bilimlerden mistik öğretilere kadar bir yı¬ğın kaynak var. Yararlan>lan Kaynaklar Anar, İhsan Oktay. (2007). Suskunlar. İstanbul: İleti¬şim Yayınları. Anar, İhsan Oktay. (2008). Puslu Kıtalar Atlası. İstan¬bul: İletişim Yayınları. Ecevit, Yıldız. (2001). Türk Romanında Postmoder¬nist Açılımlar. İstanbul: İletişim Yayınları. Esen, Nüket. (1992). Kara Kitap Üzerine Yazılar. İs¬tanbul: Can Yayınları. Gürbilek, Nurdan. (2004). Kör Ayna Kayıp Şark. İs¬tanbul: Metis Yayınları. Korkmaz, Ramazan. (2000). “Kara Kitap’taki Simgesel Dönüş İmgelerinin Postmodernist Açıdan Yorumu” Türk Yurdu Türk Romanı Özel Sayısı, XX, 154. Moran, Berna. (1994). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3. İstanbul: İletişim Yayınları. Pamuk, Orhan. (1999). Kara Kitap. İstanbul: İletişim Yayınları. Pamuk, Orhan. (1990). Beyaz Kale. İstanbul: İletişim Yayınları. Parla, Jale. (2000). Don Kişot’tan Bugüne Roman. İs¬tanbul: İletişim Yayınları. Sazyek, Hakan. (2002). “Türk Romanında Postmoder¬nist Yöntemler Yönelimler”, Hece, 65/66/67. Tekin, Mehmet. (1997). Romancı Yönüyle Orhan Pa¬muk ve Yeni Hayat. İstanbul: Öz Eğitim Yayınları. Toptaş, Hasan Ali. (1998). Bin Hüzünlü Haz. İstanbul: Adam Yayınları. Toptaş, Hasan Ali. (2000). “Söyleşi”, Cumhuriyet, 8 Şubat. İstanbul. Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladıktan sonra; 12 Mart ve 12 Eylül romanlarının genel karakteristiğini açıklayabilecek, Dönem romanlarının düşünsel yapısını ayırt edebilecek, Dönem romancılarının ayırıcı özelliklerini açıklayabilecek, Belli bir düşünceye odaklı romanların bakış açılarını saptayabileceksiniz, Anahtar Kavramlar • 12 Mart romanları • Çağdaş Türk romanı • 12 Eylül Romanları • Bir teze odaklı romanlar • Çağına tanıklık eden romanlar Çağına Tan>kl>k Eden Romanlar (12 Mart- 12 Eylül Romanlar>) BİR DÖNEMİN YARGILANIŞI YA DA 12 MART/12 EYLÜL ROMANLARI 1950’li yıllardan itibaren başlayan çok partili hayat ve buna bağlı olarak gelişen öz¬gürlük ortamı, birtakım ideolojik arayışları, yapılanmaları, gruplanmaları da bera¬berinde getirir. İhtilâl sonrası gerçekleştirilen 1960 anayasasının sağladığı serbest¬lik ortamının da etkisiyle sağ-sol şeklinde biçimlenen görüş ayrılıkları, başta üni¬versiteler olmak üzere tüm kamu kurumlarında, sivil toplum örgütlerinde önce dü¬şünsel planda görüş ayrılıklarına, sonra eyleme dönüşen çatışmalara neden olur. Türk toplumunun gündemini 1980’li yıllara kadar işgal eden bu çatışmalar ile onar yıl arayla gerçekleştirilen 12 Mart ve 12 Eylül askeri muhtıraları/darbeleri ve son¬rasında yaşananlar, ister istemez her iki görüşü temsil eden yazarların romanlarına konu edildi. İlk kez Berna Moran’ın ortak bir ad altında topladığı romancılar ara¬sında kendilerine “devrimci”, “solcu”, “68 kuşağı”, “ülkücü”, “sağcı” adını veren ve sayıları bir hayli kabarık olan yazarlardan Melih Cevdet Anday (Gizli Emir, İsa’nm Güncesi), Füruzan (47’liler), Vedat Türkali (Güven I-II), Sevgi Soysal (Şafak), Samim Kocagöz (Tartışma), Mehmet Eroğlu (Issızlığın Ortasında, Geç Kalmış Bir Ölü), Erdal Öz (Odalarda, Yaralısın, Deniz Gezmiş Anlatıyor, Gülü¬nün Solduğu Akşam), Pınar Kür (Yarın Yarın), Ayla Kutlu (Tutsaklar, Ateş Üs¬tünde Yürümek), Adalet Ağaoğlu (Bir Düğün Gecesi, Ruh Üşümesi), Emine Işın- su (Sancı, Cambaz), Tarık Buğra (Gençliğim Eyvah), Sevinç Çokum (Zor), Çe¬tin Altan (Büyük Gözaltı, Bir Avuç Gökyüzü), Süheyla Acar (Yağmurun Yedi Yüzü), Tezer Özlü Kıral (Çocukluğun Soğuk Geceleri), Erhan Bener (Sisli Yaz), Gürsel Korat (Ay Şarkısı), Timur Ertekin (Şamanın Üç Soygunu), Tahir Abacı (İkinci Adım), Erendiz Atasü (Gençliğin O Yakıcı Mevsimi), Şöhret Baltaş (Ko¬şarken Yavaşlar Gibi).. gibi kimileri 12 Mart muhtırası ve sonrasının uygulamaları¬nı işlerken; Samim Kocagöz (Mor Ötesi), Nazlı Eray (Arzu Sapağında İnecek Var, Sis Kelebekleri..), Latife Tekin (Sevgili Arsız Ölüm), Vedat Türkali (Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık, Yeşilçam Dedikleri Türkiye, Tek Kişilik Ölüm, Kayıp Romanlar), Hasan Öztoprak (Devamı Hayat), Hayri Erdoğdu (Oynatmak: Ka¬labalık Yalnızlıklar), Selami Gürel (Soluksuz), Reşit Karadağ (Direnmenin Be¬deli), Cezmi Ancil (Binbaşının Düğünü), Ayşegül Devecioğlu (Kuş Diline Öy¬künen),.. gibi romancılar da 12 Eylül uygulamalarını romana sokarlar. 12 Mart/12 Eylül Roman ve RomancNarmm Genel Karakteristiği Romanlarının konusunu 12 Mart dönemi uygulamalarından alan romancıların bü¬yük bir bölümü, 68 kuşağı olarak ünlenen siyasal gurup arasında bulunmuş, ey¬lemlere katılmış ya da bu kuşağın düşüncelerine romantik bir yakınlık duymuş ki¬şilerdir. Yaşamlarını öyküleştirdikleri roman kişileri, çoğunlukla çevreleriyle uyum¬suz, yalnızlık çeken, isyankâr, biraz marjinal kişilerdir. Söylemleri, yerleşik düzene karşı çıkan, sınıf çatışmasını ön plana çıkaran kutupluluk üzerinedir. Romantik, realist ya da doğalcı akıma bağlı olsalar da en büyük hedefleri yaşadıkları/tanık ol¬dukları dönemin gerçeklerini yansıtmaktır, Çatışmaya bir başka açıdan bakıldığında söz konusu romanlar, eşkıya ve köy romanının farklı bir uzantısı olarak görünürler. Anadolu eşkıyasının yerini bu ro¬manlarda mevcut düzene baş kaldıran kent eşkıyası almıştır. Ne var ki bu roman¬ların büyük bir bölümü Türk romanına getirdikleri özgün anlatım teknikleriyle, de¬rinliğine verilen psikolojik tahlilleriyle ve iç konuşmalara dayalı özeleştirileriyle ba¬şarılı olsalar dahi, politik söylemler ve ideolojik bir tek yanlılık arasında harcanıp giderler. Yine aynı sebepten romanlarının ömürleri, yazıldıkları dönemin/güncelin sınırlarını aşamaz. Başarısızlıkları da buradan kaynaklanır. 12 Mart ve 12 Eylül uygulamalarını konu alan romanlardaki kahramanların ortak özellik¬leri nelerdir? 12 Mart romanları, Moran’m yerinde tespitleriyle, yapı bakımından köy roman¬larının kent romanlarına uyarlanması olarak kabul edilebilir. Öncekilerde bilinçle¬nen köylüler kendilerini sömüren, ekmeklerini ellerinden alan ya da alın terlerinin karşılığını vermeyen mütegallibeye, ağalara ve yerel parti kodamanlarına karşı mü¬cadele ederken; 70’li yıllardan sonra bu mücadele kente taşınır. Bu kez, çatışan ta¬rafların karşısında kendilerini ezdiğine inandıkları kapitalist güçler, iş çevreleri ve onların destekçileri vardır (Moran, 1994: 16-17). Ancak .bu dönemin romanlarının genel karakteristiği olarak olayların yaşandığı yıllar değil, 12 Mart sonrası yansıtıl¬mıştır. Çünkü vermeye çalıştıkları yaptıkları değil, kendilerine yapılanlardır. Bu yüzden çoğu romanda etken değil edilgendirler. Romanlarda yoğunlukla anlatılan¬lar, tutukevlerinde, karakollarda, sıkıyönetim mahkemelerinde yaşananlarla, dış dünyadaki yansımaları bir arada ve çoğu zaman karşılaştırma yapılarak verilir. Dönem Romanları İçin İki İlginç Model: Şafak ve Yarın Yarın Bu dönem romanlarının karakteristik öyküsü, asli kişinin uzun bir süre gözetlen¬dikten sonra bir gece ansızın evinin basılması ve gözleri bağlı olarak karakola gö¬türülmesi ile başlar; burada yaşadığı sorgulama, işkence dönemi, kalıcı izler bıra¬kan ruh çöküntüsünün ardından dışarı çıkması ve ikinci yaşamında çoğu kez top¬lumdan dışlanması ile sona erer. Söz gelişi bu dönemin tipik romanlarından Sevgi Soysal’m Şafak romanında bir gece içinde meydana gelen tüm olaylar, bir örgüt evinin bir gece aniden basılması ve evde bulunanların tutuklanmaları ile başlar, karakolda sorgulanmaları ve şafak vakti serbest bırakılmaları ile sona erer. Roman kişilerinin tutukluluk öncesi ve sonrasına dair yaşadıklarını, bir çeşit genişletilmiş şimdiki zaman şeklinde formülleştirebileceğimiz anımsamalarıyla, geri dönüşlerle ve kendilerini sorguladıkları iç çatışmalarla şimdi’nin birkaç yıl öncesine ve sonra¬sına kadar genişler. Roman kişilerinin serbest bırakılıp evlerine dönüşünün anlatıl¬ dığı daha çok aydınlığı ve kurtuluşu simgeleyen ‘Şafak' adlı son bölümde, Adana kentinin işlek bir caddesiyle sembolize edilen Türk toplumunun panoraması veri¬lir. Yazar, kamera tekniğini kullanarak ama daha çok ideolojik bir bakışla ve sınıf¬sal farklılığın tipik örneklerine odaklanarak köşe başlarında iş bekleyen amelesin¬den pavyon kapatan kaçakçısına kadar değişik tolum katlarından insan manzara¬ları sunar. Sevgi Soysal, 12 Mart romanlarının karakteristik yapısına bağlı kalarak biri kendilerine devrimci adını veren gençlerle onların karşısından yer alan ege¬men güçler arasındaki dış çatışma; öteki kendi aralarındaki kimliklerini ve eylem¬lerini sorguladıkları iç çatışma olmak üzere iki ana izlek üzerinde yoğunlaşıyor, Çatışmalarda görev alan kişiler, birey ya da karakter olmaktan ziyade tip düzeyin¬de kalırlar ve sembolize ettikleri kimliği iyi bir şekilde canlandırdıkları ölçüde ba¬şarılı sayılırlar. Bu yönüyle Şafak, bir ruh çözümlemesi romanından çok, belli bir dönemin olaylarını sergileyen ve artık sosyolojik değer taşıyan bir romandır (Mo¬ran, 1994: 18-21). Dönem romanları için model oluşturabilecek ikinci örnek, Pınar Kür’ün Yarın Yarın romanı sayılabilir. Pınar Kür, Türkiye’nin düzenini ve 12 Mart dönemini eleştirdiği iki yıllık bir duruşmadan sonra yayımına izin verilen Yarın Yann’da ça¬tışmanın bir tarafını oluşturan 68 kuşağının ideolojik söylemleri çevresinde biçim¬lenmiş ve tüm olumsuzlukları bünyesinde toplayan kurgusal hayatlardan kesitler sunar. Varlıklı bir çevreden gelen ve mutsuz bir evlilik geçirmiş olan bir genç ka¬dınla yine aynı çevreden radikal sol örgütlere katılmış bir gencin 12 Mart darbesi çevresinde buluşan yaşamlarını öyküleştirir. Başta asli kişiler Selim ile Seyda olmak üzere romanda yer alan kişilerin hemen tamamı sıradışı insanlardır. Mensubu ol¬dukları çevre ile uyumsuzdurlar ve yalnızlık içindedirler. Kür, romantik bir yakın¬lık duyduğu 68 kuşağının ideolojik söylemleriyle çıkar okurun karşısına. Söz geli¬şi yaşamını sürdürebilmek için bedenini satmak zorunda kalan Aysel, kendisiyle ilişki kuran varlıklı iş adamlarından daha onurlu ve ahlâklı olduğu inancındadır. Yoksul ve emeği sömürülen insanlar, şirin ve sevimli gecekondularında varlıklı semtlerde yaşayanlara göre daha sıcak ilişki içindedirler. Ne var ki ülke sorunların¬dan bunalan roman kişileri, romanın sonunda, kurtuluşu İsviçre’ye yerleşmekte bulurlar. Sevgi Soysal'ın Şafak romanının derin yapısı nasıl bir çatışma üzerine kurulmuştur? Şafak a benzer yapısıyla Erdal Öz’ün Yaralısın romanında kahramanın evi ba¬sılır, gözleri bağlı olarak sorgulamaya götürülür. Bundan sonrasını kahramanın sorgulama, tutukluluk döneminde yaşadıklarının anlatılması oluşturur. TOPLUMCU GERÇEKÇİ BAKIŞ YA DA 68 KUŞAĞI Daha çok 47'liler romanı ile ünlenen Füruzan Tekil (d. 1935) uzun öykü hüviye¬tindeki Güz Mevsim idir (1972) ve Almanya daki Türk işçileri ile ilgili anılarını ro¬manlaştırdığı Berlin 'in Nar Çiçeği (1988) dışında, yazıldığı yıllarda oldukça ilgi gö¬ren romanı 47'liler'de (1974) devletin resmî politikalarıyla uzlaşamayan aydınların çeşitli yerlere savrulmasını anlatırken, emperyalizme karşı geliştirilen sol ideolojik söylemler ön plana geçer. Konusunu 1947 doğumlu asli kişi Emine Semra Koz¬lu’nun yaşam öyküsünden alan roman, onun kişiliğinde 12 Mart döneminin dışarı¬ya yansımayan kapalı dünyasına ayna tutmaktadır. Emine’nin 12 Mart öncesinde öğrenci hareketlerine katılmış olması, tutuklanması ve yaşadığı aşağılanmalar, gör¬düğü işkenceler; tutukluluk öncesi ve sonrasında ailesiyle ve toplumla yaşadığı ko- pukluklar, harcanmış bir gençliğin çelişkileri, yanılgılar, başarısızlıkla sonuçlanan devrim hareketi romanın izleksel boyutlarını göstermektedir. Yazar, sosyolojik ka¬rakterli bu romanında sadece bir dönemin sosyal ve siyasal olaylarını vermekle kalmamış, aynı zamanda bir kadın olmanın verdiği duyarlıkla Emine’nin kişiliğin¬den Türkiye’de kadın olmanın sorunlarına ve karşılaşacağı tehlikelere de dikkat çekmiştir. Bir ayrıntı ustası olan Füruzan in kahramanlarının yaşadıklarını verebil¬mek için yaptığı ruhsal ve fiziksel betimlemeler, romanı başarılı kılan hususlardır. Genç kuşak romancılardan Hasan Öztoprak’m 12 Eylül sonrası bağlı bulun¬duğu örgüt ile özgür yaşamak arasında tercih yapmak zorunda kalan kahramanı¬nın iç çatışmalarını, örgüt baskısını konu alan Devamı Hayat ile Ayşegül Deveci- oğlu’nun tipik bir 12 Eylül romanı olan Kuş Diline Öykünen romanları da döneme yaklaşım tarzları bakımından incelenmeye değer. Özellikle Devecioğlu’nun otobi¬yografik karakterli romanı, dönemin sosyal ve siyasal yapısına da tanıklık etmek¬tedir. Asli kişisi Gülay, 12 Eylül öncesinde sol görüşlü örgütler arasında bulunmuş, olaylara karışmış; tutukluluğu sırasında işkence görmüş ve tecavüze uğramış bir kadın. Ne var ki o, yaşadıkları sonucu ruhsal bakımdan ezildiği gibi kendisini ah¬lakî bakımdan sorgulayan ve kendisine yüz çeviren toplum baskısına da göğüs germek zorunda kalmıştır. Devecioğlu, böylesine yalnız ve toplumun dışladığı bir kadın ile yine aynı düşüncenin eylem adamlarından Yavuz’u karşılaştırır. Roman, duygularını ve yalnızlıklarını paylaşan bu iki gencin birlikteliğinde acılar, hayal kı¬rıklıkları ve ihanetlerle dolu geçmişini, şimdiyi ve geleceği sorgular. Geri dönüşler¬le yansıtılan geçmişe dair birtakım canlı sahneler ve tablolar, romana, bir bakıma, 12 Eylül dönemini aydınlatan belgesel hüviyet kazandırıyor. Romanın sonunda Gülay’ın geçici mutluluğu, sevdiği erkeğin silahlı bir çatışmada vurulmasıyla yeni¬den karanlığa dönüşür. Bundan sonra o, incinen, aşağılanan kadınlık onuru ile ya¬şamını tek başına sürdürecektir. Devecioğlu’nun Kuş Dilinde Öykünen romanı, toplumun unutmaya eğilimli belleğini uyarması yanında, uğruna mücadele ettiği hareket mensuplarının ihanetlerini de kurmaca dünyanın ölçüleri ve sınırları için¬de eleştirmektedir. SI RA S i Z D E/%V4 Ayşegül Devecioğlu’nun Kuş Diline Öykünen romanında verilmek istenen temel ileti nedir? SIRA SİZDE 3 Adını öykü ile duyuran Süheyla Acar, ilk romanı Yağmur un Yedi Yüzü ile ro¬mancılık yeteneğini kanıtlar. Romanın olay örgüsü, eşinden ve oğlundan ayrı ola¬rak Burgazadada tek başına yaşarken gizemli bir şekilde ölen doktor Yağmur’un başucuna toplanmış, geçmişte yakın ilişki içinde olduğu yedi kişinin ölü ile ilgili anımsamaları çevresinde gelişir. Kişilikleri, yaşam felsefeleri birbirinden tamamen farklı olan bu yedi kişi yedi parçaya bölünmüş bir kişiliği oluştururlar. Roman ki¬şileri anımsamalarıyla ve gizli dünyalarının ortaya çıkmasıyla bir bakıma kendile¬riyle de yüzleşirler. Okur, parçaları birleştirdiğinde romanın başında çizilen portre¬nin tam zıddı olan bir kişi ile karşılaşır: Bedenini hoyratça kullanmış, iç dünyasın¬da yalnız, düşleri ile gerçekleştirdikleri arasındaki çelişkileri yaşamış, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin siyasal olaylarını da kuşatan son kırk yılın Türkiye gerçekleri içinde yenilmiş, yıkılmış olan bir kuşağın acılarını, 1980 sonrası yükselen yeni de¬ğerleri ve bu değerler karşısında tutunamayan eski değerleri bünyesinde toplamış parçalı bir kişiliktir. Acar'ın sinema tekniğinden geniş ölçüde yararlanmış olması ve dili özgün kullanması romanını okunabilir ve ilgi çekici kılan özelliklerdendir. Romanı benzerlerinden ayıran önemli ve ayrıcalıklı kılan özelliklerinden birisi de Acar'ın kişilerini ve ele aldığı dönemi tek yanlı bir şekilde yargılaması ya da yü¬celtmesi yerine olaylara ve sembolik kişilerine mesafeli yaklaşmasıdır. Bu romanlara Adalet Ağaoğlu’nun 12 Mart uygulamalarını bir fon olarak kul¬landığı 1970’li yıllarda sağ-sol kutupluluğuna dayalı Türk toplumunun genel ka¬rakteristiğini veren Bir Düğün Gecesi romanını; Vedat Türkali’nin 90’lı yılların sol söylemlere göre biçimlenmiş siyasal ortamında aralarında yaş uçurumu olan ve Türkiye’nin gerçeklerine farklı pencerelerden bakan doktor unvanlı kahramanının yaşadığı sıra dışı aşkları konu alan, yazarının da kurgusunda rol aldığı otobiyogra¬fik karakterli Kayıp Romanlar’mı ve yine 70’li yılların romancısı Oktay Verel’in sömüren-sömürülen kutupluluğunda toplumsal olaylara mizahi bir eleştiri getiren Aslan Gibi Eşeklerini eklemeliyiz. MİLLİYETÇİ/ÜLKÜCÜ BAKIŞ Çatışmanın karşı cephesini oluşturan ve kendilerine “ülkücü” adını veren grupla¬rın bakış açısından yaşanan sosyal olayları, siyasal çatışmaları; acılarla, özveriyle dolu bireysel öyküleri geniş bir perspektiften değerlendirip okura sunan romancı¬lar da vardır. Öne çıkan adlardan Tarık Buğra Dünyanın En Pis Sokağı ve Genç¬liğim Eyvah’da 70’li yılların sağ-sol eksenli siyasal çatışmalarını romana taşırken; Yahya Akengin, otobiyografik karakterli Dönüş Acılan romanında 1970’li yıllar¬da büyük kente üniversite eğitimi almak için gelen dört taşralı gencin, istemeyerek sürüklendikleri olayları, birer yaprak gibi dökülmelerini ve eğitimlerini tamamlaya- madan köylerine dönüşlerini işler. Bakış açıları aynı olmakla beraber görüşlerini ulusçu söylemlerle destekleyen 70’li 80’li yılların sağ-sol kutupluluğuna dayanan bölünmüşlüğünde “milliyetçi / ül¬kücü” kesimin sorunlarını, görüşlerini, yaşadıkları acılı yaşamı ve sonrasını dile ge¬tiren / romanlaştıran yazarlar arasında Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Mustafa Miya- soğlu.. gibi adlardan da söz etmek yerinde olacaktır. Roman yazmaya 1966’da Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın açtığı yarışma ile başlayan Emine Işınsu Öksüz (d. 1936), son romanı Bukağı’ya kadar yazdığı tüm romanlarında Türk toplumunun son kırk yıl içinde geçirdiği sarsıntıları, yaşadığı buhranları, kitlesel dalgalanmaları, sağ-sol şeklinde biçimlenen kutuplaşmaları, iyi¬ce hazmedilmemiş reçetelerle ve siyasal doktrinlerle kendilerine bir yer tutmaya çalışan ve yaşamlarını bunlarla yönlendiren dönemin gençliğini ve sorunlarını, ku¬şak çatışmasını, inanç buhranını ve bu buhrandan gönül yüceliğine ulaşmanın yol¬larını bir öğretmen yüreğiyle, bir anne duyarlığıyla, içten ve yalın anlatımıyla öy- küleştirdi. İlk romanı Küçük Dünya’da ellili yıllarda Urfa’ya gelin giden üniversite eğitimi görmüş İstanbullu bir kızın mistik özellikler taşıyan bu uzak yurt köşesin¬de mizaç ve dünya görüşleri bakımından anlaşamadığı kocası ile duygusal yakın¬lık kurduğu erkek arasında yaşadığı çatışmalarını işleyen Işınsu, Azap Topraklan, Ak Topraklar, Tutsak, Çiçekler Büyür romanlara konularını yetmişli yılların başın¬da Batı Trakya’da yaşayan Türkler’in kimliklerine yönelik baskı ve horlama altında geçen yaşamlarını öykülemeye yönelir. Sancı ’da yetmiş öncesi sol görüşlü öğren¬ciler tarafından öldürülen bir gencin yaşam öyküsünü; Atlıkarınca’da yarı aydınla¬rın kısır çatışmalarını ve gerçeği sorgulamalarını; 12 Mart öncesi ideolojik kutup¬laşmaların bir fon olarak kullanıldığı Cambaz’da Türkiye’deki yozlaşmış sendikacı¬lık faaliyetlerini; Cumhuriyet Türküsü’nde Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak ilk on yılının sosyal ve siyasal olaylarını, Mustafa Kemal ile muhalifleri arasındaki çatışmaları ve zaferin kazanılmasında dişi ile tırnağıyla mücadele eden Anadolu in¬sanının rolünü; Kaf Dağının Ardmda’da sol görüşlü ünlü bir kadın romancının sevdiği erkeğin etkisiyle ruhsal bakımından olgunlaşmasını, iç huzuruna kavuşma¬sını işlerken; Nisan Yağmuru, Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri ve Bukağı gibi tasavvufi, mistik karakterli romanlarında okuruna gönül ülkesine giden yolu gös¬termeğe çalışır. Emine Işınsu’nun romanları, konu bakımından iki grupta incelenebilir. Alem¬dar Yalçın’ın tespitiyle bunlardan ilkini “insan ve insan psikolojisinin inceliklerine yönelen romanları” (Yalçın 2003: 552). ikinci grubu ise 1980 öncesi ülkemizin ge¬çirdiği sosyal ve siyasal değişim içindeki ideolojik kutuplaşmaların toplumun deği¬şik katları üzerindeki etkilerini işleyen romanlar oluşturur. Sanat yaşamına öykü yazmakla başlayan Sevinç Çokum (d. 1943), daha sonra öykü ve romanı bir arada yürütür. Romanlarında sosyal ve tarihsel konulara yer verir. Konusunu yaşadığı dönemin sosyal ve siyasal olaylarından alan Zofun ar¬dından yazdığı belgesel hüviyetli Ağustos Başağı’nda Milli Mücadele döneminde cephede ve cephe gerisinde yaşanan olayları; Çırpıntılarda parçalanmış aileleri ve göç dramını Avustralya’da ayakta kalmaya çalışan bir ailenin serüvenini; konusu¬nu yakın tarihten alan Bizim Diyarda Osmanlı Devletinin çöküş yıllarını, kaybedi¬len Rumeli’yi, Balkan ve Rumeli göçlerini ve yaşanan dramları, 27 Mayıs askeri dar¬besinin bir fon olarak kullanıldığı Karanlığa Direnen Yıldız ve devamı niteliğinde¬ki Deli Zamanlarda aynı apartmanı paylaşan dostların birbirine yabancılaşmaları¬nı, çözülen kişilikleri, ihanetleri ve Aypare adlı kadın kahramanının çevresinde ye¬niden bütünleşmelerini; tarihsel romanı Hilâl Görününce de, Kırım Savaşı yılların¬da Kırım Türklerinin zengin ve renkli hayatlarından kesitler sunar. Gül Yüzlüm’de köyden kente çalışmak için göç eden dul bir kadının karşılaştığı zorlukları anlatır. Yazar, asli kişi Zeynep’in serüveni içinde aile içi şiddete maruz kalan kadın, aile¬nin yozlaşması, yanlış batılılaşma gibi sorunları kurmacanın sınırlarında ve edebi¬lik vasfını zedelemeden yansıtmayı başarır. Sevinç Çokum’un son romanı Gece Rüzgârlan’nda ise 80’li yıllarda geçen olayları, ideolojilerin yerini alan yeni değer¬leri, ideolojik kargaşalar içinde yönünü ve değerlerini kaybetmiş toplumun ikiyüz¬lülüğünü, mizahi ve ironik bir üslupla eleştirir. Sevinç Çokum, sosyal içerikli romanlarında hangi konuları ve izlekleri işlemektedir? Sevinç Çokum, sosyal içerikli romanlarında Türk toplumunun yetmişli yıllardan başlayarak geçirdiği hızlı değişmeleri, birtakım dalgalanmaları, 1980 sonrasının ye¬ni değerlerine uyum sağlamakta güçlük çeken insanların çeşitli ruhsal durumları¬nı, yalnızlık ve yabancılaşmayı işler. Tarihsel romanlarında ise dış Türklerin kim¬liklerini ve kültürlerini korumak için yaptıkları mücadeleleri onların renkli dünya¬larını insancıl ve ulusçu bakış açısından dile getirir. Şiir, öykü ve romanı bir arada yürüten Mustafa Miyasoğlu (d. 1946), ilk roma¬nı Kaybolmuş Günlerde (1975 MKV Ödülü) 1960 sonrasında ortaya çıkan sosyal ve düşünsel plandaki değişiklikleri, üniversite eğitimi yapan kişilerinin aşklarını, acılarını, kısaca anlamsız çatışmalarla, kavgalarla yitip giden bir gençliğin hayatını anlatır. İkinci romanı Dönemeç te (1980 TYB armağanı) Anadolu insanının iç dün¬yasını aralamaya çalışır. Pek çok romancının göz ardı ettiği ya da sınıf çatışması için bir araç olarak kullandığı bu insanların zengin ve renkli dünyaları, geleneksel aile içindeki anlaşmazlıkları, kırılmaları ve parçalanmaları; aşk, düğün, ölüm çev¬resinde verilen bölgesel renkler içinde, hepsinden önemlisi özgün ve şiirsel bir ro¬man diliyle okura yansıtılır. Güzel Ölüm, Doğu metaforlarıyla ve geleneksel söy¬lemlerle biçimlenmiş fantastik bir aşk öyküsü, ya da maddi aşktan İlâhî aşka yüce¬len benzersiz bir aşk öyküsüdür. Miyasoğlu'nun TYB tarafından ödüle lâyık bulu¬nan son romanı Bir Aşk Serüveninde ise bir aşk öyküsü çevresinde toplumun son otuz yıllık değişim serüvenini ele alır. Romanda tüm beklentilerin genç kuşağın omuzlarında olduğuna özellikle dikkat çekilir. Miyasoğlu, romanlarındaki sağlam olay örgüsü, güçlü karakterleri, ve bu karakterlerinin zengin iç dünyalarıyla Türk romanının önemli adları arasında kabul edilmelidir. Bu adlara Ahmet Bican Erci- lasun’un bir grup akademisyenin Türk cumhuriyetlerinden Özbekistan’a yaptıkla¬rı gezi sırasında yaşadıkları serüvenler çevresinde, Türk aydınının son 40 yılda dü¬şünsel planda yaşadığı değişimi ve gelişmeleri de içine alan anı-roman hüviyetin¬deki Gülnar romanı da eklenebilir. Mustafa Miyasoğlu'nun romanlarının başarısı nereden gelmektedir? Bu adlar dışında Alev Alatlı’mn 'hepimizin içinde baskıcı, despot bir kişilik ya¬tar; aileden başlayarak aldığımız tek yanlı ve boyun eğmeye, tartışmasız itaat et¬meye güdüleyen eğitim anlayışı zamanla farkına varmaksızın bizleri de işkenceci yapıverir' temel düşüncesinden yola çıkarak 12 Mart, 12 Eylül öncesi siyasal olay¬ları eleştiren İşkenceci romanını; Mehmet Niyazi Özdemir’in çatışmaların arka planındaki kimlik sorununa dikkat çektiği Var Olma Kavgası'm ve Rusya’dan ka¬çan ana ile oğulun ölümle sonuçlanan serüvenlerini işlediği Ölüm Daha Güzeldi romanlarını ve Haşan Kayıhan’m Türkiye’deki üretim ilişkilerinin ve siyasal yapı¬nın çarpıklığını ele aldığı Beyler Aman, Nihat Genç’in Dar Alanda Tufan, Dün Korkusu, Konuştuğumuz Gibi Uzaklara, Bu Çağın Soylusu romanlarının da bura¬da anılması gerekir. Sonuç olarak 12 Mart 12 Eylül romanları adını verdiğimiz 70’li ve 80’li yılların büyük ölçüde bir dünya görüşüne angaje olmuş, daha çok kutuplaşmalara dayalı anı-romanları, bir döneme ışık tutmaları bakımından edebi niteliklerinden çok sos¬yolojik değerleriyle belleklerde yer edindiler. Özet 12 Mart ve 12 Eylül romanlarının genel karakte- İT| ristiğini açıklayabilmek. Dönemin romanları, konularını 12 Mart ve 12 Ey¬lül dönemi sıkıyönetim uygulamalarından alır. Roman yazarları 1970’li ve 80’li yıllarda yaşadık¬ları ya da serüvenlerine tanık oldukları yakın çev¬relerinin arkadaşlarının yaşam öykülerini sahip oldukları dünya görüşü doğrultusunda ve anıla¬rıyla ve birtakım belgelerle destekleyerek roman¬laştırırlar. Dönem romanlarının düşünsel yapısını ayırt İT2 edebilmek 12 Mart ve 12 Eylül dönemini konu alan roman¬ların düşünsel yapısı, özellikle 68 kuşağının ya¬şam öykülerini konu alanlar, marksizmden bes¬lenen sınıf çatışması üzerine kuruludur. Karşıt gücü oluşturanlar ise milli duygulardan beslenen görüşleri ile yerleşik düzenin sürdürülmesi için mücadele ederler. Dönem romancılarının ayırıcı vasıflarını açık¬layabilmek. Dönemin romanları, kendile-rine 68 kuşağı adını veren devrimci ve yine kendilerini ülkücü diye niteleyen milliyetçi gençler arasındaki çatışmala¬rı ele alır. Ancak hepsinin ortak mücadele alanı, yanı askeri idarenin yaptığı baskıya ve sindirme¬ye yönelik uygulamalardır. P Belli bir düşünceye odaklı romanların bakış açı¬larını saptayabilmek. Farklı kutuplara mensup roman kahramanları ay¬nı uygulamalara tabi olmalarına ve aynı acıları yaşamalarına rağmen, olanı biteni bağlı bulun¬dukları ideolojinin penceresinden değerlendirir ve başlarına gelenlerden karşı kutuptakileri so¬rumlu tutarlar. Kendimizi S>nayal>m 1. Aşağıdaki yazardan hangisi romanlarında 12 Mart muhtırası ve sonrasındaki uygulamalara yer vermiştir? a. Attila İlhan b. Elif Şafak c. Ayşe Kulin d. Tarık Buğra e. Peyami Safa 2. Aşağıdakilerden hangisi 12 Eylül uygulamalarını ro¬manında işlemiş yazarlar arasında yer almaz? a. Nazlı Eray b. Kemal Tahir c. Latife Tekin d. Ayşegül Devecioğlu e. Samim Kocagöz 3. Aşağıdakilerden hangisi 12 Mart dönemi uygula¬malarını konu edinen yazarların özelliklerinden biri değildir? a. 68 kuşağı olarak ünlenen siyasal gruplar arasın¬da bulunmuş, eylemlere katılmış ya da kuşağın düşüncelerine romantik bir yakınlık duymuş ki¬şiler olması b. Yaşamlarını öyküleştirdikleri, çoğunlukla çevre¬leriyle uyumsuz ve isyankâr kişiler olması c. Roman kişileri üzerinden Cumhuriyet’in kaza- nımlarını tekrar tartışmaya açmaları d. Söylemlerinin yerleşik düzene karşı çıkan, sınıf çatışmasını ön plana çıkaran kutupluluk üzerine olması e. Romantik, realist ya da doğalcı akıma bağlı olsa¬lar da en büyük hedeflerinin yaşadıkları döne¬min gerçeklerini yansıtması 4. Aşağıda verilen yazar-eser eşleştirmelerinden hangi¬si doğrudur? a. Ayla Kutlu - Cambaz b. Tarık Buğra - Zor c. Çetin Altan - Sevgili Arsız Ölüm d. Ayşegül Devecioğlu - Kuş Diline Öykünen e. Pınar Kür - Tek Kişilik Ölüm 5. “Romanda bir gece içinde meydana gelen tüm olay¬lar, bir örgüt evinin bir gece aniden basılması ve evde bulunanların tutuklanmaları ile başlar, karakolda sorgu¬lanmaları ve şafak vakti serbest bırakılmaları ile sona erer.” Yukarıda bahsi geçen eser ve yazarı aşağıdakilerden hangisinde birlikte verilmiştir? a. Sevgi Soysal - Şafak b. Nazlı Eray - Sis Kelebekleri c. Çetin Altan - Büyük Gözaltı d. Samim Kocagöz - Tartışma e. Pınar Kür - Yarın Yarın 6. Kendilerine ülkücü adını veren grupların bakış açı¬sından yaşanan sosyal olayları ve siyasal çatışmaları ge¬niş bir perspektiften değerlendirip okura sunan yazarlar aşağıdakilerden hangisinde birlikte verilmiştir? a. Adalet Ağaoğlu - Elif Şafak b. Erhan Bener - Timur Ertekin c. Pınar Kür - Emine Işınsu d. Vedat Türkali - Gürsel Korat e. Tarık Buğra - Yahya Akengin 7. Aşağıda verilen Sevinç Çokum’a ait eser ve konu eş¬leştirmelerinden hangisi yanlıştır? a. Zor - Yaşadığı dönemin sosyal ve siyasal olayla¬rı anlatır. b. Ağustos Başağı - Milli Mücadele Dönemi’nde cephede ve cephe gerisinde yaşanan olayları an¬latır. c. Çırpıntılar - Parçalanmış aileleri ve göç dramını Avustralya’da ayakta kalmaya çalışan bir ailenin serüvenini anlatır. d. Bizim Diyar - Osmanlı Devleti’nin çöküş yılları¬nı anlatır. e. Deli zamanlar - Üç ülkücü gencin karşı gruplar¬la tartışmalarını ve mücadelelerini konu edinir. 8. Aşağıdakilerden hangisi Mustafa Miyasoğlu’na ait eserlerden biri değildir? a. Gülnar b. Dönemeç c. Güzel Ölüm d. Aşk Serüveni e. Kaybolmuş Günler 9. “Bu romanında ellili yıllarda Urfa’ya gelin giden üni¬versite eğitimi görmüş, İstanbullu bir kızın mistik özel¬likler taşıyan bu uzak yurt köşesinde mizaç ve dünya görüşleri bakımından anlaşamadığı kocası ile duygusal yakınlık kurduğu erkek arasında yaşadığı çatışmaları iş¬lemiştir.” Yukarıda bahsi geçen eser ve yazarı aşağıdakilerden hangisidir? a. Sevinç Çokum - Çırpıntılar b. Emine Işınsu - Küçük Dünya c. Ayşegül Devecioğlu - Kuş Diline Öykünen d. Süheyla Acar- Yağmurun Yedi Yüzü e. Erdal Öz - Yaralı 10. Aşağıdaki yazar - eser eşleştirmelerinden hangisi doğrudur? a. Tahir Abacı - Sancı b. Gürsel Korat - Issızlığın Ortasında c. Vedat Türkali - Gizli Emir d. Melih Cevdet Anday - İsa’nın Güncesi e. Samim Kocagöz - Sisli Yaz Okuma Parçası 12 Mart romanının amacı ve yapısı Berna Moran 12 Mart döneminin yapıtlarına baktığımız zaman bun¬ların Anadolu romanı ile, temelde aynı sorunsalı pay¬laştıkları ve aralarında bu bakımdan bir süreklilik ol¬duğu söylenebilir. Çünkü Anadolu romanını hazırla¬yan sosyal ve siyasal koşullar zamanla kırsal kesimin sınırlarını aşmış, kentlere atlamış ve toplumsal bir pat¬lamayla sonuçlanmıştır. Başka bir deyişle Anadolu ro¬manında gördüğümüz haksız düzene isyan, sömürüye başkaldırı 1960 ve 70’lerin kargaşalı büyük kentlerinde gerçekten yaşanmış ama yapılan eylemlerin, başkaldırı hareketlerinin kendileri değil, yenilgiden sonraki aşa¬ma yansıtılmıştır romana. Yaşar Kemal’in Orhan Kemal’in, Fakir Baykurt’un ve Kemal Bilbaşar’ın yapıtlarında önemli yer tutan haksız düzen, sömürülen köylü ve kurtarıcı temalarından olu¬şan üçlü formül 12 Mart öncesi ve sonrasında da vardır, ama o günün toplumsal gerçekliğine transpoze edilmiş olarak. Anadolu romanında sömürülen köylünün yeri- ni12 Mart öncesinde Türkiye halkı, sömüren toprak ağa¬sının yerini de kapitalist burjuva sınıfı alır. Anadolu ro¬manında başkaldıran kurtarıcı figürü bir köylüdür. 12 Mart öncesinde devrimci gençlik üstlenir bu işlevi. 1960’lı yıllar halk kitlelerince özgürlükleri ve hakları konusunda bir uyanışın yaşandığı yıllardır. Kuşku yok ki bu uyanışın ve buna bağlı taleplerin ileri sürülmesi¬ne olanak sağlayan (sonradan egemen güçlerin ‘lüks’ diye nitelendirdikleri) 27Mayıs Anayasasıdır. Bu ana¬yasa basın özgürlüğüne, yargının bağımsızlığına, sen¬dikal haklara, üniversite özerkliğine ilişkin yasalarla en azından sosyalist teorinin geniş zümrelerce tanın¬ması ve pratiğe geçirilebilmesi için gerekli ortamı hazır¬ladı. Bu yıllar sosyalizm ile ilgili bir faaliyetin çığ gibi büyüdüğü, yabancı dillerden kitapların çevrildiği, sol teorinin dergilerde hararetle tartışıldığı yıllardır. Egemen güçler 1960’lardan beri gelişen solu ezmek için gençlik hareketlerini bir gerekçe olarak kullanmak he¬sabi içindeydiler ve hatta aralarına provokatörler yer¬leştirerek solu eyleme kışkırtmaktan geri kalmadılar. Sonuçta 1 Mart darbesi bir ‘balyoz’ gibi indi; insanlar kovalandı, tutuklandı, işkence gördü, hapse atıldı, kimi gençler asıldı. Kendimizi Smayahm Yan>t Anahtarı Toplumda yaşanan böylesine büyük bir sarsıntının ede¬biyata yansımaması düşünülemez. Onun için 12 Mart dönemini konu edinen, etmese de, anlattığı kurmaca dünyada ona yer veren romanlar yazılması doğaldır.... Neyi iletmeye çalışıyorlardı yapıtlarında? O dönemde Türkiye’nin büyük kentlerinde, özellikle Ankara’da ve İstanbul’da diyebiliriz ki iki ayrı dünya oluşmuş gibiy¬di. Bunlardan biri cezaevlerinin, karakolların, sıkıyö¬netim ve kontr-gerillanın kapalı dünyası ve orda yaşa¬nanlardı. İkincisi bu dünyanın dışında kalan halkın günlük dünyası. Yazarlar cezaevindekiyaşam koşulla¬rını, işkenceyi, zorbalığı yazmakla okura, iyi tanıma¬dığı acımasız bir dünyanın kapılarını aralamış oluyor¬lardı. Okur, yabancısı olduğu bir dünyaya ait gerçekle¬ri anlatan romana, sırf yeni bir şeyler öğrendiği için bi¬le ilgi duyar. Kaldı ki 12 Mart romanlarının konusu okur için yalnız yeni ve ilgi çekici değil, çarpıcı ve sar¬sıcıydı da. Bu durum 12 Mart romanlarının kimi özelliklerini be¬lirler. Söz konusu kapalı dünyayı okura açmak isteyen yazarın, romanın baş kişisi olarak egemen güçlerin zorbalığını, karakolları, cezaevlerini tanıyan, işkence¬yi bilen birine ihtiyacı vardır. Onun için bu yapıtların hemen hepsinde baş kişi emniyet kuvvetlerince yaka¬lanmış bir devrimcidir. Daha önceki devrimci yaşamı romanda anlatılmaz, ya da kısaca geçiştirilir. 12 Mart romanlarının bu özelliği, ortak bir özelliği be¬raberinde getiriri. O da roman başkişilerinin edilgin ki¬şiler olmalarıdır. Bunlar sayısız kolları olan büyük bir yaratığın karşısında çaresiz durumdadırlar. Genelde roman kahramanlan etkinlikleriyle olaylara yön ve¬ren, hiç değilse olay örgüsünün gelişiminde kararlarıy¬la rol oynayan kişilerdir. 12 Mart romanlarında ise devrimci genç, başına gelenlere katlanmak zorunda olan bir solcudur. Olaylara yön veren ise karşı güçler¬dir. Bu romanlarda acımasız yaratığın kollanndan bi¬ri devrimcinin evinin kapısından içeri uzanır ve onu yakalar götürür. O andan itibaren devrimci genç edil¬gin duruma düşer. (...) Görüldüğü gibi bir zamanlar şu ya da bu şekilde hare¬kete karışmış olduğunu anladığımız bu devrimcilerin, romanda yakalandıktan sonraki yaşamları ele alın¬makta, etkin oldukları günler değil edilgin oldukları günler anlatılmaktadır. Çünkü yaptıkları değil, onlara yapılanlardır önemli olan. Başarısızlığa uğramış dev¬rim hareketi arka plandadır, ön plana çıkarılan ise ege¬men güçlerin keyfi davranışlar, zorbalıkları ve yaptık¬lar zulümdür. 1. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Bakış ya da 68 Kuşağı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. b Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Bakış ya da 68 Kuşağı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 3. c Yanıtınız yanlış ise “12 Mart/12 Eylül Roman ve Romancılarının Genel Karakteristiği” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Bakış ya da 68 Kuşağı” ve “Milliyetçi ya da Ülkücü Ba¬kış” konularını yeniden gözden geçiriniz. 5. a Yanıtınız yanlış ise “Dönem Romanları îçin Ti¬ pik Bir Model: Şafak” konusunu yeniden göz¬den geçiriniz. 6. e Yanıtınız yanlış ise “Toplumcu Gerçekçi Bakış ya da 68 Kuşağı” ve “Milliyetçi ya da Ülkücü Ba¬kış” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. e Yanıtınız yanlış ise “Milliyetçi ya da Ülkücü Ba¬ kış” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. a Yanıtınız yanlış ise “Milliyetçi ya da Ülkücü Ba¬ kış” bölümünü yeniden gözden geçiriniz. 9. b Yanıtınız yanlış ise “Milliyetçi ya da Ülkücü Ba¬ kış” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. d Yanıtınız yanlış ise “Bir Dönemin Yargılanışı ya da 12 Mart/12 Eylül Romanları” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. Sıra Sizde Yanıt Anahtar> Sıra Sizde 1 12 Mart ve 12 Eylül uygulamalarını konu alan romanlar¬daki kahramanlar, çoğunlukla çevreleriyle uyumsuz, yalnızlık çeken, isyankâr, biraz marjinal kişilerdir. Söy¬lemleri, çoğunlukla yerleşik düzene karşı çıkan, sınıf çatışmasını ön plana çıkaran kutupluluk üzerinedir. Sıra Sizde 2 Sevgi Soysal, 12 Mart romanlarının karakteristik yapısı¬na bağlı kalarak romanın yapısını ikili bir çatışma üze¬rine kurar: Biri kendilerine devrimci adını veren genç¬lerle onların karşısından yer alan egemen güçler arasın¬daki dış çatışma; öteki kendi aralarındaki kimliklerini ve eylemlerini sorguladıkları iç çatışmadır. Dönem romanları için model oluşturan Pınar Kür’ün Yann Yarın romanı ise çatışmanın bir tarafını oluşturan 68 kuşağının ideolojik söylemleri çevresinde biçimlen¬miş kurgusal hayatlardan kesitler sunar. Sıra Sizde 3 Devecioğlu’nun Kuş Dilinde Öykünen romanı, toplu¬mun unutmaya eğilimli belleğini uyarması yanında, uğ¬runa mücadele ettiği halktan kişilerin, hatta devrimci arkadaşlarının ihanetlerini de kurmaca dünyanın ölçü¬leri ve sınırları içinde eleştirir. Sıra Sizde 4 Sevinç Çokum, sosyal içerikli romanlarında Türk top- lumunun yetmişli yıllardan başlayarak geçirdiği hızlı değişmeleri, birtakım dalgalanmaları, 1980 sonrasının yeni değerlerine uyum sağlamakta güçlük çeken in¬sanların çeşitli ruhsal durumlarını, yalnızlık ve yaban¬cılaşmayı işler. Sıra Sizde 5 Mustafa Miyasoğlu, romanlarındaki başarısını sağlam olay örgüsüne, güçlü karakterlerine ve bu karakterlerin zengin iç dünyalarının yansıtılmasına borçludur. Yararlanılan Kaynaklar Belge, Murat. (1994). “27 Mayıs’ın Edebiyatımıza Yansı¬ması”, “12 Mart Romanları”,’ “Bir Edebiyat Malzeme¬si’ Olarak 12 Mart Yaşantısı”, “12 Mart Filmleri” Ede¬biyat Üstüne Yazılar. İstanbul: YKY. Korat, Gürsel. (1998). “1960’tan 1998’e Romanda Yeni Yönelişler”, Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı Sempozyumu, 22-22 Kasım 1998. Ankara: Edebi¬yatçılar Derneği Yayınları. Moran, Berna. (1994). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 3. İstanbul: İletişim Yayınları. Mutluay, Rauf. (1976). 50. Yılın Türk Edebiyatı. 3. Ba¬sım, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. Mutluay, Rauf. (1970). 1970’de Roman ve Hikâyemiz, 1971 Varlık Yıllığı. İstanbul: Varlık Yayınları, 40-41. Önal, Mehmet. (Aralık 1982). “Küçük Dünya, Töre”, Edebiyatımızda Işınsu: Emine Işınsu Özel Sayı¬sı. 12, 139. Türkeş, A. Ömer. (2004), “12 Mart”, Kitap Gazetesi. Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.. Türkeş, A. Ömer. (2000-2004). “Kitap Eleştirileri genel adı altında yayımlanan 2000 sonrası romanları ile il¬gili muhtelif yazılar,” Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.. Yalçın, Alemdar. (2003). “Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Cumhuriyet Dönemi” Çağdaş Türk Ro¬manı 1946-2000. Ankara: Akçağ Yayınları. ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Türk romanında feminist söylemin ne olduğunu açıklayabilecek, Türk Edebiyatında kadın yazarlar ve işledikleri konuları değerlendirebilecek, 1950 sonrasında kadın yazarların hangi kategoriler altında değerlendirildiği¬ni açıklayabileceksiniz, Anahtar Kavramlar İçindekiler Çağdaş Türk Romanı Feminist Söylem ve Kadın Yazarlar FEMİNİST SÖYLEM Feminizm, kadınların erkeklere kıyasla daha güç şartlar altında yaşadıklarını, öğre¬nim görme, yükselme, toplum içinde saygın bir yer edinme gibi konularda hakla¬rının yendiğini hissedip bunu dile getirme ve bu alanda mücadele etmeyi amaçlar (Aytaç, 2006). Feminist söylem de bu amaçlar doğrultusunda sesini yükseltmek, yazmak ve konuşmaktır. Kadın yazarlar, feminizmi kadın haklarını korumanın bir misyonu olarak algıla¬mışlardır. Kadın haklarını korumak genellikle şu noktalarda gelişmiştir: a. Öğrenim hakkı elde etmek, b. Beyin gücü ile ekonomik bağımsızlığını elde etme mücadelesi, c. Meslek sahibi olmanın yanında anne ve eş olma şanslarını zorlamak, d. Kadına uygulanan şiddeti sona erdirmek, e. Kadının cinsel özgürlüğünü savunmak, f. Bedenine sahip çıkma hakkı. Türk edebiyatında kadın yazarlar tarafından sorgulanan bu haklar, başlangıçtan günümüze kadar birçok romanın konusu olmuştur. Yazılan romanlar, bu romanlar çevresinde yapılan tartışmalar yaklaşık 115 yıllık bir süreçte kadınların birçok prob¬leminin toplum tarafından algılanmasını ve yeniden düzenlenmesini sağlamıştır. İnci Enginün, bu konuyu bir eğitim problemi olarak görmektedir. (Enginün, 2001: 295). Türk romanında kadın haklarını ve kadınların yaşadıkları problemleri dile getiren kadın yazarlar, günümüzde edebiyat etkinliklerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Feminizm nedir, çerçevesi nasıl çizilmiştir? KADIN YAZARLAR Kadının Türk toplumunda ve kültür hayatında evin içerisinden çıkışı Tanzimat’tan sonradır: “Tanzimat'tan sonra kadının toplum hayatında etkili olması ve eğitilmesi konusu daha ziyade ev ve çocuğun yetiştirilmesi açısından ele alınmıştır. Yine de kızların eğitimine önem verildiği, ilk kadın gazete ve dergilerinin çıktığı dönem, bu dönem¬dir. Türkçülük akımı bu konuya öncelik vermiş ve II. Meşrutiyetten itibaren kadın toplum hayatında kendisini kuvvetle hissettirmiş ve Milli Mücadelede de her kesim¬den kadın vatan savunmasına koşmuştur. "(Enginün, 1979: 288-289). İlk Türk kadın romancı olan Fatma Aliye Hanım (1864 -1936), önceleri Fran¬sızca’dan tercümeler yapmış, sonraları ise Ahmed Midhat Efendi üslûbunu andıran romanlar yazmıştır. Fatma Aliye 1892’de yayımlanan “Muhaderat” adlı ilk romanın¬da kadın problemlerini ele almaktadır. Burada kadının toplum ve çalışma hayatı¬nın içerisinde yer alması işlenir. Fatma Aliye Hanımın çalışmaları bununla sınırlı değildir. Uhuvvet (1897) ve Udi (1899) romanında kadının çalışma hayatındaki ye¬rini anlatır. Hanımlara Mahsus Gazete’de de bu konularla ilgili yazılar kaleme alır. 1908 II. Meşrutiyet’e kadar Fatma Aliye Hanım, neredeyse tek kadın yazardır. II. Meşrutiyet döneminde Halide Edip -Adıvar (1882-1964), romanlarının kahramanla¬rını kadınlar arasından seçer. Toplumun sosyal ve kültürel problemlerine bir kadın dikkatiyle yönelir (Enginün, 1979: 189). Handan (1912), Ateşten Gömlek (1922), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno’nun Oğlu (1926) romanlarında Türk kızlarının felaketler dönemindeki portreleri dikkatlere sunulur. Sinekli Bakkal’daki (1936) Rabia tipi ile değer çatışmaları yaşayan kadın tipi işlenir. Cumhuriyet öncesinde Türk kadın romancıları kimlerdir, eserlerinde kadınlara dair han¬gi konuları işlemişlerdir? Cumhuriyet Döneminde Yetişen İlk Kadın Yazarlar Müfide Ferit Tek (1892 - 1971), Şükûfe Nihal Başar (1896 - 1973), Halide Nusret Zorlutuna (1901 - 1983), Güzide Sabri Aygün (1886 - 1946); Cumhuriyetin ilk dö¬neminin kadın yazarlarıdır. Cumhuriyet döneminin bu ilk kadın yazarları Halide Edip Adıvar’m devamı niteliğinde eser vermişlerdir. Müfide Ferit Tek (1892¬1971), Aydemir (1918) isimli Turancı düşüncenin izlerini taşıyan romanıyla tanın¬mıştır. Roman, Rusya’da esaret altında yaşayan Türkler’in siyasal ve sosyal prob¬lemlerini konu edinir. Anadolu dışındaki Türkler’i kucaklamak arzusu söz konusu edilmiştir. Olay; Demir Bey’le Hazin’in Türklük düşüncesi çevresinde ortaya çıkan ve gelişen aşklarıdır. Hazin’in kişiliği ile, belki de kadın yazar olmanın sorumlulu¬ğu ile, kadının toplum içerisindeki yeri dile getirilir. Müfide Ferit Tek’in Pervane¬ler (1924), romanında ise yabancı okullarda eğitim gören Türk kızlarının milli ben¬liklerinden uzaklaşmaları işlenir. Yabancı okulların yürüttüğü misyonerlik faaliyet¬leri anlatılır. Müfide Ferit, her iki romanında da, kadının toplumdaki yerini ve işle¬vini, kadının milli görevleri çevresinde dikkatlere sunmaya çalışmaktadır. Şükûfe Nihal (1896-1973); Renksiz Istırap (1928), Yakut Kayalar (1931), Çöl Güneşi (1933), Yalnız Dönüyorum (1938), Çölde Sabah Oluyor (1951), Vatanım İçin (1955) romanlarında kadınların dünyasını anlatır. Renksiz Istırap ve Yakut Ka¬yalarda, genç kızların istemediği evliliğe zorlanmalarının eleştirisini yapan Şükûfe Nihal; Çöl Güneşi’nde genç kızların evlilikte nelere dikkat etmeleri gerektiği üze¬rinde durur. Yalnız Dönüyorum, romanında Yıldız’m içinde bulunduğu yalnızlığı hatıra formunda dile getirmektedir: “Şükûfe Nihal’in Çölde Sabah Oluyor ve Vatanım. İçin dışında kalan romanları ka¬dın romanlarıdır. Yaratılan bir ana kadın kahraman etrafında kadın ve kadınlıkla ilgili meseleler söz konusu edilir. Bunların başında evlilik meselesi ve yanlış evlilikler gelir. Buna bağlı olarak eş seçimi, evlilik hayatı, bu evlilik hayatındaki paylaşımlar ve kadınların eğitimi gelir. Burada yazarı en çok meşgul eden şey evliliğin basit bir beraberlik hatta Çöl Güneşi’nde ifade edildiği gibi kadının hayat sigortası olarak gö¬rülmesinin yanlışlığıdır.” (Argunşah, 2002: 193). Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984), romanlarını daha çok yaşadıkları ve izlenimleri çevresinde kurgulamıştır. Bu romanları; Küller (1921), Sisli Geceler (1925), Gülün Babası (1933), Büyükanne (1971), Aydınlık Kapı (1974), Aşk ve Za¬fer (1978) isimlerini taşır. Gülün Babası’nda Edirne, Aşk ve Zafer’de de Urfa’da öğ¬retmenlik yaptığı yılların izlenimlerini anlatır. Büyükanne romanında da, çok iyi bir öğretmenin bütün kötülüklere bile iyilikle karşılık veren mizacı anlatılmaktadır, Bu dönemin bir başka yazarı da Güzide Sabri (Aygün)’dür. Daha önce Ölmüş Bir Kadının Evrâk-ı Metrukesi (1905) romanıyla ünlenen Güzide Sabri’nin Hicran Gecesi (1930) romanında Serap adlı, evlatlık alınmış bir genç kızın yaşadığı yasak aşk ile toplumun koymuş olduğu kurallar arasındaki duruşu anlatılmaktadır. Serap, yaşlı bir erkek olan Fazıl Şükrü ile evlenmek zorunda kalmıştır. Bu evde Fazıl Şük- rü’nün arkadaşının oğlu Celal’le tanışır. Serap ile Celal arasında başlayan aşk iliş¬kisi, karşısında toplumun yapılır yahut yapılmaz dediği davranış değerlerini bulur. Bu aşk yapılmaz grubundadır. Bu durumda Celal - Ilhan ilişkisi devreye girer. Ce¬lal, Ilhan’ı alarak uzak diyarlara gider. Serap da intihar eder. Hicran Gecesi, ele al¬dığı konu ve ilişkiler bakımından Aşk-ı Memnu’yu hatırlatmaktadır. Necla (1941) adlı romanında, genç kızların sıkıntı, acı aşk ve aldatma ile dolu dünyaları dikkat¬lere sunulur. Son romanı Mâzî’nin Sesi (1944), genç ve güzel bir kız olan Feri- ha’nın hatıra defteri biçiminde oluşturulmuştur. Güzide Sabri’nin romanlarında genç kızların ilgiyle okuyup heyecan duyaca¬ğı konular ele alınmış, ilişkiler bu tarzda düzenlenmiştir. Güzide Sabri’nin özel¬likle kendi döneminde, romanlarındaki kurgusal eksikliklere rağmen, çok oku¬nan bir yazar olduğunu, döneminin sanat anlayışına uygun eserler kaleme aldığı¬nı söyleyebiliriz. Yukarıda eserlerinin özelliklerini verdiğimiz kadın yazarlar, Halide Edip’in de¬vamı niteliğinde romanlar kaleme aldılar. Bu romanlarında genellikle de kadının toplum içerisindeki yerine ve mücadelesine yer verdiler. Bir bakıma kendilerini Cumhuriyetle birlikte yeni Türk toplumundaki kadınların temsilcisi kabul ettiler ve onları aydınlatma görevini üstlendiler. Ancak İnci Enginün’ün tespitiyle kadın ya¬zarlarımızın kendi yaşantılarını aksettirdikleri de unutulmamalıdır: “Günümüzün kadın yazarlarının birçoğu kadm duyarlılığı ve söylemini, büyük ölçüde kendi ya¬şantılarından alarak işlemektedirler.” (Enginün, 2001: 295). Cumhuriyet döneminin ilk dönemindeki kadın yazarlarının romanlarının nelerdir? 1950 Sonrasında Kad>n Yazarlar Milliyetçi - Maneviyatçı Görüşe Sahip Olanlar ve Tarihsel Perspektifle Yazanlar Yine Halide Edip Adıvar çizgisinin devamı diyebileceğimiz bu kadın yazarlar Milli edebiyat akımı içerisinde yetişenlerdir. Romanlarında milliyetperver bakış açısı çevresinde geleneğe bağlı kadın hâkimdir. Samiha Ayverdi (1906 - 1993), Safiye Erol (1900 - 1964), Emine Işmsu (1938), Sevinç Çokum (1943), Nazan Bekiroğlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu bu kadın yazarlarımızdandır. Sâmiha Ayverdi (1905 -1993), romanlarını daha çok tasavvuf düşüncesi çev¬resinde kurar. Ayrıca Doğu-Batı çatışması, dolayısıyla da geçmiş-hâl çatışması da temel konularındandır. Ayverdi, olaylardan çok insanların iç dünyalarına yönelir. Onun romanlarında işlenen aşk asla cinsellik boyutuna erişmez, daha ziyade duy¬ gu aşamasındadır. Romanlarındaki kişilerin büyük çoğunluğunu İstanbul’un aris¬tokrat ve aydın kesiminden seçmiştir. Karakterler manevi boyutlarında büyük ça¬tışmalar yaşar. Romanlarının sonu ders niteliğindedir. Bu romanlarının hemen hepsinde olaylar bir aşka bağlanır. Aşk Budur (1938), karşılıksız bir aşkın sundu¬ğu ruh hâlini dile getirir. İhanetin yalnızca duygu boyutunda yaşandığı eserde, bir bakıma gerçek aşkın Allah’ta gizli olduğu sezdirilmektedir. Batmayan Gün (1939), Aliye adlı bir genç kızın içinde büyüttüğü bir aşk duy¬gusu çevresinde gelişir. Ateş Ağacı (1941), Cemil adındaki genç bir aydının kaçış, arayış, isyan, inanma gibi insana özgü duyguları çevresinde döner. Romanda evli bir Türk erkeği ile Hristiyan Fransız kadının aşkı, toplumsal davranış değerlerine takılıp imkânsızlaşmıştır. Ayverdi; Yaşayan Ölü (1942) romanında, aristokrat çev¬rede yaşayan Leylâ’nın, bir “kaçış”la Konya’ya öğretmen olarak gidişini anlatır. Yol¬cu Nereye Gidiyorsun (1944) romanında, yine aristokrat bir çevrede dünyaya ge¬len Adlî adında bir roman kişisinin çocukluğundan itibaren yaşadıkları anlatılır. Mesihpaşa İmamı’nda (1948), Hâlis adındaki bir camii imamının kendi içerisinde¬ki yalın dünyası ve aşkı vardır: “Mesihpaşa İmamı romanı, her türlü sevgiden yoksun ya da sahip olduğu değerlerin farkında olmayan bir insanın, bir din adamının her alanda kendini ne kadar kolay harcayabileceğini; bağlı olduğu değerler manzumesinin çözülüşünü ve sonunda yı¬kılışını vurgular.” (Gündüz, 2004: 406). Sâmiha Ayverdi’nin romanlarındaki karakterler çeşitli kavram değerleri yükle¬nir. Dolayısıyla bu karakterlerin kendi içlerinde bir çatışması vardır. Ciğerdelen romanıyla tanınan Safiye Erol’un kadının dünyasını ele alan roman¬ları da vardır. Kadıkoyü’nün Romanı (1938), bir aşk konusunu ele alır. Ülker Fır¬tınası (1944), Viyana’da yıllarca kaldıktan sonra yurda dönen Nuran’ın yaşadığı aşk ilişkisi çevresinde şekillenmektedir. Emine Işmsu Öksüz, romanlarında Türk toplumunun son kırk yıl içinde geçir¬diği sarsıntıları, yaşadığı buhranları, kitlesel dalgalanmaları, sağ-sol şeklinde biçim¬lenen kutuplaşmaları, iyice hazmedilmemiş reçetelerle ve siyasal doktrinlerle ken¬dilerine bir yer tutmaya çalışan ve yaşamlarını bunlarla yönlendiren dönemin gençliğini ve sorunlarını, kuşak çatışmasını, inanç buhranını ve bu buhrandan gö¬nül yüceliğine ulaşmanın yollarını bir öğretmen yüreğiyle, bir anne duyarlığıyla, iç¬ten ve yalın anlatımıyla öyküleştirir. (Gündüz, 2006). Küçük Dünya’da Urfa’daki bir genç kadının duygularıyla toplumsal davranış değerleri arasındaki bocalaması¬nı işler. Azap Topraklan’nda (1969), Batı Trakya’da yaşayan Türkler’ in yaşadığı acıları, milliyetlerine yönelik baskıyı konu alır. Benzer bir konuyu, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin milli benliklerini unutmaya yönelik gördüğü baskıyı, Çiçekler Büyür (1979) romanında İlay’m yaşadıkları çevresinde dile getirir. Sancı (1975) ve Cambaz’da (1982), Türkiye’de 1970 ve 1980 öncesi siyasal çatışmaları işler. Cum¬huriyet Türküsü’nde (1993), Atatürk döneminin ilk on yılında yaşananları, sosyal ve siyasal çatışmalar merkezinde anlatır. Nisan Yağmuru (1998), Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri (2002) ve Bukağı (2004) romanlarında ise daha çok tasavvufi bir yön bulunur. Emine Işmsu’nun ilk romanları Küçük Dünya, Aşk ve Zafer daha çok psikolo¬jik karakterlidir. Yazarın daha sonra kaleme aldığı romanlar ise Türkiye’nin 1960 sonrasında yaşanan sosyal ve siyasal olaylarını konu alır. Sevinç Çokum, romanlarında sosyal ve tarihsel konulara yer verir. Kendi dö¬nemini konu alan Zorda (1977), 1970’li yılların sosyal ve siyasal olaylarını işler. Bi¬ zim Diyar’da (1978) ve Ağustos Başağı’nda (1989) yakın dönem tarihsel olaylarını konu alır. Bizim Diyar’da Osmanlı İmparatorluğunun çözülüş yılları ve Balkan eli¬mizden gidişi romanlaştırılmıştır. Ağustos Başağı’nda ise Kurtuluş Savaşı yıllarında cephede ve cephe gerisinde yaşanan olaylar kurgulanır. HilâlGörününce’de (1984) ise Kırım Savaşı yıllarına gidilir. Kırım Türkleri’nin hayatından kesitler sunulur. Gül Yüzlüm (1989), Gece Rüzgârları (2004) gibi romanlarında ise yetmişli yıllardan başlayarak geçirdiği hızlı değişmeleri insanların çeşitli ruhsal durumlarını, yalnız¬lıklarını ve yabancılaşmalarını konu alır. Bu grup içerisinde değerlendirebileceğimiz genç kuşak romancılar Nazan Be- kiroğlu ve Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’dur. Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha romanı, konusunu Kur’an-ı Kerim’deki Yusuf kıssasından alır. Bekiroğlu, farklı bir duruş noktası ve bakış açısıyla geleneksel hikâyelerimize kaynaklık eden Yusuf u Züleyha kıssasına, Züleyha penceresinden bakar. Züleyha, aşık olan ko¬numundadır. Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında adlı romanında da değerler, simgeler çatışmasını işler. Romandaki isemler Mansur, Nihare ve Numan; isimlerinin temsil ettiği anlam değerleri çevresinde kurguda yer alırlar: “Bu simgesel kişilerin her üçü de taşıdıkları ad ile bu adın çağrışımsal karşılığı olan ölüm, romancının nitelemesiyle ateş, arasında gidip gelirler. Bu bakımdan roman, bir yanıyla imgesel/sembolik, bir yanıyla da gerçeklik düzleminde oluşan bir kıymet¬ler çatışması olarak dikkati çekmektedir.”(Gündüz, 2006:336). Bekiroğlu, İsimle Ateş Arasında romanında Yusuf ile Züleyha’da olduğu gibi ta¬rihsel olaylara farklı noktadan bakmayı tercih etmiştir. Böylece tarihsel olayları hem bir kadın olarak yeniden sorgulamış hem de çağının getirdiği zengin çağrı¬şımlara dayalı bakış açısıyla yeniden yorumlamıştır. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, ilk romanı Hiçbiryer, son elli yıl içerisinde Türkiye’de yaşanan toplumsal olaylar ekseninde kurulmuştur. Okumak maksadıy¬la büyükşehire gelen ve roman boyunca kent - köy çatışması yaşayan roman kah¬ramanı fiahin’in dünyası anlatılır. Yazar; hayal kırıklığı, büyükşehrin insana getir¬dikleri ve götürdüklerini, sosyoloji alanındaki deneyimleri ve bilgileri ile birleştire¬rek köy kent ilişkisine farklı bir açıdan bakar. Milliyetçi - Maneviyatçı görüş kadın yazarların romanlarına nasıl yansımıştır? Toplumcu - Gerçekçi Çizgide Eser Veren Kadın Yazarlar Toplumcu çizgide eser veren yazarlar, sosyal hayatın içerisinde kadının yerini ve yaşadığı çeşitli problemleri, toplumsal problemler çerçevesinde dikkatlere sun¬muşlardır. Suat Derviş (1905 - 1972), Afet İlgaz Muhteremoğlu, Sevgi Soysal (1936 - 1976), Füruzan Tekil (1935 -). Gazete çevresindeki etkinlikleri ile tanınan Suat Derviş (1905 -1972), yazıla¬rı ve romanlarıyla toplumcu edebiyatın öncülerinden kabul edilir. Romanlarının büyük bir kısmı tefrika halinde kalmıştır. Yayımlananları ise şunlardır: Kara Kitap (1921), Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Hiçbiri (1923), Fatma'nın Günahı (1924), Buhran Gecesi (1924), Gönül Gibi (1928), Emine (1931), Hiç (1939), Çılgın Gibi (1945), Ankara Mahpusu (1968), Fosforlu Çevriye (1968), Aksaray'dan Bir Perihan (1997). Çok sayıda romanı da 1934 - 1965 arasında çıkan gazetelerde tefrika halin¬de kalmıştır. Suat Derviş, “toplumcu gerçekçi’’ ve “popülist" nitelemeleriyle iki farklı biçim¬de anılmış bir yazardır. Önceleri popülist tarzda yazan Suat Derviş, daha sonra top¬ lumcu - gerçekçi çizgiye yönelir. Toplumcu - gerçekçi söylemin egemen olduğu romanlarında, tema olarak aşk maceralarını ele alsa bile, olay örgüsünü gerçekçi bir zeminde kurmaya özen göstermiştir. Gerçekçi olay örgüleriyle hazırlanan Fos¬forlu Cevriye, Hiçbiri, Aksaray’dan Bir Perihan, Hiç, Ankara Mahpusu gibi roman¬lar sosyal gerçekçi söylemin ürünleridir. Romanlarını çoğunlukla kadın kahraman¬ların bakış açısıyla oluşturur. Olaylarda toplum hayatının çelişkilerini işler. Maddi imkân - imkânsızlık, toplumsal değerler - bireysel özgürlük gibi çatışmalar etrafın¬da toplumun her kesiminden kişilerin rol aldığı vakalarda kadın, bireyliğini ve kimliğini kazanmak peşindedir. Kadın, bir bakıma toplumun yıpranmış davranış değerleri ile çatışma yaşar. (Çelik, 2006: 260). Sevgi Soysal (Nutku, Sabuncu) (1936-1976), Türk romanında kadın sorunla¬rını gündeme getirmiş yeni bir soluktur. Yürümekten (1970) itibaren konularını kendi hayatını, tanık olduğu olayları hareket noktası alarak eleştirel gerçekçi/top¬lumcu romanlara yönelir. Yenişehirde Öğle Vakti (1974) romanında gözleme daya¬lı bir insan portresini dikkatlere sunar. Şafakta (1975), 12 Mart döneminin olayla¬rını çatışmaların merkezinden birine ait dikkatle kurgular. Romanda, bir gece için¬de meydana gelen olaylar anlatılır. Bir örgüt evinin basılması, tutuklanmalar, sor¬gulanmalar ve şafak vakti ise serbest bırakılma: “Roman kişilerinin tutukluluk öncesi ve sonrasına dair yaşadıklarını, bir çeşit’geniş- letilmiş şimdiki zaman ’ şeklinde formülleştirebileceğimiz anımsamalarıyla, geri dö¬nüşlerle ve kendilerini sorguladıkları iç çatışmalarla şimdi’nin birkaç yıl öncesine ve sonrasına kadar genişler. Roman kişilerinin serbest bırakılıp evlerine dönüşünün anlatıldığı daha çok aydınlığı ve kurtuluşu simgeleyen ‘Şafak’ adlı son bölümde, Adana kentinin işlek bir caddesiyle sembolize edilen Türk toplumunun panoraması verilir. Yazar, kamera tekniğini kullanarak ama daha çok ideolojik bir bakışla ve sı¬nıfsal farklılığın tipik örneklerine odaklanarak köşe başlarında iş bekleyen amelesin¬den pavyon kapatan kaçakçısına kadar değişik insan manzaraları sunar. ” (Gün¬düz, 2006: 347). Denilebilir ki Şafak, belli bir dönemin olaylarını sergileyen ve artık sosyolojik değer taşıyan bir romandır. Sevgi Soysal’ın ölümünden sonra yayımlanan Tante Rosa (1980), yazarın yakın çevresini anlatır. Roman temel kahramanı Tante Ro- sa’nın geçirdiği mutsuz bir evlilikten sonra sürüklendiği acılı hayat dramatize edi¬lir. Rosa, yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen yaşama sevincini ve iyimser bakışı¬nı kaybetmez ve hayata tutunması dikkate değer. Füruzan Tekil (d. 1935), Güz Mevsimidir (1972) adlı uzun öyküsünde ve 47’lilefde, sol ideolojik söylemleri ön plana çıkarır. Berlin’in Nar Çiçeği’nde (1988) Almanya’daki Türk işçileri ile ilgili anılarını romanlaştırır. Füruzan’ın 47’li- ler’inde gözleri bağlı olarak evlerinden alınan romanın kadın kahramanının yaşa¬dığı işkence sahneleri sayfalara yayılarak tüm ayrıntılarıyla verilir. 47’liler konusu¬nu 1947 doğumlu Emine Semra Kozlu’nun hayat hikâyesinden alır. Emine, 12 Mart öncesinde, öğrenci hareketlerine katılmış, tutuklanmış, işkenceler görmüş ve aşa- ğılanmıştır. Bu durum onun ailesiyle ve yaşadığı toplumla uyumunu da olumsuz yönde etkilemiştir. Füruzan böylece, kadın olmanın verdiği duyarlıkla Emine’nin kişiliği üzerinden Türkiye’de kadın olmanın sorunlarını ve bir kadının karşılaşaca- bileceği tehlikeleri de gözler önüne sermektedir. 1950 sonrasında İslâmî söylem ile romanlarını kaleme alan yazarlar da vardır. Bu yazarlar sadece İslâmî değerleri referans olarak alırlar. Sevim Asımgil (Terket- me/2002), Şule Yüksel Şenler (d. 1938) (Huzur Sokağı, Bize Ne Oldu?. .) ve Emine Şenlikoğlu (d. 1953) (Ben Kimin Kurbanıyım/1994) gibi kadın romancılar, eserle¬rini bu çerçevede oluşturdular. Bunların yanında Afet Ilgaz Muhteremoğlu (Bir Fe¬ministin Doğruya Yakın Portresi/1988), Nuriye Akman (Nfes/2004), Cihan Aktaş (Bana Uzun Mektuplar Yaz/2002) gibi kadın yazarlar, farklı bir bakış açısıyla gü¬nümüzdeki kadının sorunlarını dile getirdiler. İkinci gruptaki yazarlar; üslupları, bilimsel yaklaşımları ile Türk romanına farklı bir soluk taşımışlardır. Toplumsal olaylar hangi kadın yazarların romanlarına yansımıştır? Popüler Kadın Romancılar Popüler roman kısaca halkın zevkine, ruhuna hitap eden eser anlamındadır. Hal¬kın dili ve halkın ifadeleriyle dile getirilir. Ele aldıkları konu bakımından şu türle¬re ayrılabilir: Aşk romanları, polisiye romanlar, casusluk romanları, tarihsel roman¬lar, acıma duygusunu ateşleyen toplumsal romanlar, heyecan - macera - gerilim ro¬manları, mizah romanları, ideolojik romanlar. Popüler romanın özellikleri kısaca şöyledir: “Bıı tür romanlarda işlenen konular, günlük hayattan alınır. Eserler olay ağırhklı- dır. Yazarlar edebî endişeden uzaktır. Bu yüzden edebî değerleri yüksek değildir. Ro¬manlardaki kurgu dağınık, yapı çözüktür. Klişelere dikkat edildiği için birbirinin tekrarı olan eserlerle karşılaşırız. Yazarların üslubu itinasızdır. ... Elalka okuma zev¬kini ve alışkanlığını kazandırma, halkı eğlendirme, onlara hoşça vakit geçirtme ana hedefleri arasındadır"(Aygün, 2002: 93). Bu anlamdaki anlamda popüler romana, Türk edebiyatında ilk olarak Ahmet Mithat Efendi ile rastlanır. Daha sonra onun takipçileri durumundaki Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi Gürpınar, popüler roman türünde eser kaleme alırlar. Cumhu¬riyetin ilanıyla birlikte bu tarz roman yazarlarının sayısı artar. Cumhuriyet dönemindeki popüler romancıların bir başka özelliği, romanlarının büyük bir bölümünün sinema filmi ve televizyon dizisi haline getirilmesidir. Bu¬nun sebebi de, halk tarafından çok beğenilmelerinden ve okunmalarından çok, halkın zevkine ve duygularına hitap etmelerinden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyetten sonra kadın yazarların ilgisi bu alanda yoğunlaşır. İsimleri bu¬gün için pek hatırlanmayan bu romancılar, eserlerini halkın beğenisini göz önüne alarak yazmışlardır. Kerime Nadir Arzak, Muazzez Tahsin Berkant, Mebrure Sami Koray, Mükerrem Kamil Su, Cahit Uçuk, Peride Celal, Nezihe Muhittin, Sevda Se¬zer, Meliha İlksel, İpek Ongun v.d. Bu romancıların 1940 sonrasında Türk halkına okuma alışkanlığı kazandırdığı inkâr edilemez. Hemen hepsi roman kaleme aldık¬ları dönemde en çok okunan yazar konumunda olmuşlardır. Popüler romanın özellikleri nelerdir? Modern Akımların İzinde Yazan Kadın Romancılar Modern akımların izindeki kadın yazarlar, genellikle dikkatlerini kadının iç dünya¬sına yöneltmişlerdir. Kadının problemlerini çağrışımlara dayalı olarak aksettirirler. Nezihe Meriç, Leyla Erbil bu tür yazarlardandır. Bu yazarlarda kadın kimliği daima ön plandadır. Ayrıca 1980’lerden itibaren roman yazmaya başlayanlar arasında Pı¬nar Kür, Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Lâtife Tekin, Erendiz Atasü, Oya Baydar, Ayşe Kulin, Nazlı Eray, Aysel Özakın, Buket Uzuner, Elif Şafak toplumsal problemlerin yanında sanat endişelerini öne çıkarırlar, yeni biçimler denerler. Bu tarz romanlar¬da yazarlar, anlatılan konudan çok anlatım tekniğine ve kullanılan dile önem verir¬ler. Bu romanlarda kadın yazarlar, kurgulanan olayların akla ve zamana uygunlu¬ğunu hesaplamazlar. Hemen tümü klasik anlatım tekniklerinin dışına çıkmışlardır. Bilinçaltı akımına uygun roman kaleme alan Nezihe Meriç (1925 - 2009), Kor¬san Çıkmazı’nda (1962), yalnızca denize ulaşan bir çıkmaz sokakta oturan iki ar¬kadaşın dünyasını iç diyaloglar aracılığıyla aksettirir. Meriç’te kendi iç yalnızlığını sürdüren kadının dünyası vardır. Adalet Ağaoğlu (1929), ilk romanından sonuncu romanına kadar 1950’li yıl¬lardan itibaren Türk toplumundaki sosyal değişimleri kadını merkeze alarak anla¬tır. Batılılaşma macerası, modernleşme algısı, slogana dayalı ulusçuluk, 12 Mart ve 12 Eylül’ün yanlış uygulamaları, yurt dışındaki işçilerin sorunlarını kurguya dayalı roman yapısı içerisinde incelemiştir. Romanlarında klasik anlatım tekniklerinin dı¬şına çıkarak bilinç akışı, iç monolog gibi yeni anlatım teknikleri deneyen yazar Öl¬meye Yatmak (1973), Fikrimin İnce Gülü (1979), Bir Düğün Gecesi (1979), Yaz So¬nu (1980), Üç Beş Kişi (1984), Hayır (1987), Ruh Üşümesi (1991), Romantik Bir Vi¬yana Yazı (1993), Gece Hayatım (1993) adlı romanlarının tümünde yaşadığı döne¬mi sorgulamıştır. Adalet Ağaoğlu’nun romanları içerisinde gerek anlatım tekniği gerek ele aldığı konu bakımından ayrı bir yeri olan Bir Düğün Gecesi (1979), 12 Mart döneminin sosyal ve siyasal hayatını işler. Berna Moran’ın deyimiyle “bağımsız iç konuşma” metoduyla anlatım gerçekleştirilir. Adalet Ağaoğlu bu dönemde, toplumun sosyal katmanlarını temsil eden çok farklı gruplardan şahısları bir mekânda ve bir düğün¬de buluşturur. Üst düzey askerden bürokrata, iş adamından avukata devrimcisin¬den gericisine kadar. Bütün bu kişiler Üniversitede iktisat profesörü olan Ömer’in yansıtıcılığında okuyucu ile karşı karşıya getirilirler. Düğün sahnesinde yer alan ki¬şiler sırayla kendi içlerinden konuşuyorlar. Bu konuşmalarını diğer kişiler duyamı¬yor. Yazarın sözcülüğünü de üstlenmiş olan Ömer, bu konuşmaları okuyucuya ak¬settiriyor. Romandaki her bölüm, asli kişi ile düğündeki birinin iç konuşması şek¬linde geçmektedir. Daha doğrusu bütün bölümler Ömer’in iç konuşmasıyla başlar onun seçtiği ya da onun zihninden geçirdiği kişinin konuşmasıyla devam eder. De¬nilebilir ki Ömer, gözlemlediği ve odaklandığı düğün sakinlerini iç konuşma tar¬zında dillendirerek onların duygularını açığa vurmalarınına neden olmaktadır. Böylece okuyucu, çok farklı sosyal tabakalardan gelmiş insanları kendi değerlen¬dirmeleri ve yorumlarıyla tanımış olur. Bu şahıslar simgesel değer yüklenerek bir bakıma Türkiye profilini ortaya çıkarırlar. Bu insanlar kuşku ve tedirginlik içinde¬dirler ve aralarında iletişim kopukluğu vardır. Bir Düğün Gecesi romanında asli kişi ve yansıtıcı Ömer iç konuşmaları aracılı¬ğıyla toplumun genel panoraması çizilir. Romandaki bütün kişilerin ve temsil ettik¬leri kitlelerin olumsuz yönleri sergilenir. Sadece düğüne gelmeyip kır çiçekleri gönderen ve emeğiyle geçinen Ali Usta olumlu bir tiptir. Çünkü Ali Usta’nın sami¬miyeti vardır. Roman kahramanlarının bir başka özelliği görünüşleri ile gerçeklik¬leri arasındaki derin uçurumdur. İç konuşmalar aracılığıyla ortaya çıkan gerçek, bir bakıma onların iç yüzüdür. Adalet Ağaoğlu, Bir Düğün Gecesi’nin sonunda iyim¬ser bir tavır takınır. Berna Moran, tüm bu olumsuzluklara rağmen, romanın sonun¬da yazarın iyimserliğe yönelmesini, yazarın “ben” yerine “biz” tercihi ile açıklar. (Bakınız: Moran, 1994: 37-47) Ruh Üşümesi (1991) de 12 Mart dönemini konu alır. Burada da iç konuşma ve bilinç akışı gibi anlatma teknikleri söz konusudur. Adalet Ağaoğlu, Ruh Üşüme- si’nde sahneleme tekniği ile, romanın sonuna kadar isimlerini vermeyerek birbiri¬ni tanımayan bir kadın ve bir erkeği bir lokantada ayrı ayrı masalarda birbirleriyle ilgili hayal kurdurarak buluşturur. Bu kadın ve erkek 12 Mart öncesi olaylara ka¬rışmış, hayal kırıklıkları, acılar yaşamışlardır. İşte bu acılar, kurulan bir hayalin bi¬le yok oluşuna zemin hazırlayacaktır. Bu bakımdan Ruh Üşümesi, bir hayal kırık¬lığının romanıdır. Adalet Ağaoğlu: “Çağdaş Türk roman ve öykü yazarlarının zaman zaman denedikleri bu anlatım tekniklerini farklı ve modern anlatım teknikleriyle destekleyerek ve zenginleştirerek anlatımına özgünlük kazandırmıştır. Onun romanlarını farklı kılan da geliştirilmiş bu iç konuşma tekniğidir.”(Gündüz, 2006: 369). Kadın yazar kimliğiyle kendini gösteren Leyla Erbil (1931- ) tüm romanların¬da tabuları yıkan bir düşünce ile okuyucunun karşısına çıkar. İlk romanı Tuhaf Bir Kadm’da (1971) kadının toplumdaki yerini sorgular. Karanlığın Günü’nde (1985), bir kadın dikkatiyle kuşağının yaşadığı acılı ve sıkıntılı dönemi romanlaştırır. Mek¬tup Aşkları (1988), mektuplardan oluşan farklı bir roman denemesidir. Burada da cinsellikten uzakta, kirlenmemiş bir aşkın saf gerçekliğini dikkatlere sunar. Cü- ce’de (2001) ise yaşamış olduğu olayların acı ve ironik eleştirisini yapar. Olayları eline kamerasını almış bir gözlemci tarafsızlığıyla sunar: “Erbil, tüm romanlarında iyilikle kötülüğün, özveri ile bencilliğin harmanlandığı in¬sanın iç gerçeğini tüm çıplaklığıyla vermeye çalışmış; bu yüzden kadın kahraman¬larını hüzünlü, acılarla yoğrulmuş kişilerden seçmiştir.” (Gündüz, 2006:343). Ayla Kutlu (1938), Bir Göçmen Kuştu O (1985), Hoşçakal Umut (1987), Kadın Destanı (1994), Emir Beyin Kızlan (2000) romanlarını kaleme alır. Bir Göçmen Kuştu O ve devamı niteliğindeki Emir Beyin Kızları romanlarında Kafkaslardan göç eden bir ailenin Anadolu’daki serüveni anlatılır. Urfa civarına yerleşen anne Ceva- hir’den başlayan macera, Kurtuluş Savaşı yıllarında kendini birdenbire mücadele¬nin merkezinde bulan oğlu Emir Bey ile devam eder. Roman, bu yönüyle Milli Mü¬cadeleyi ve Anadolu hareketini konu alır. Emir Beyin Kızları romanı da kızlar ara¬cılığıyla modern Türkiye’nin anlatımı niteliğindedir. Oya Baydar (1940), ilk romanı Kedi Mektupları ’nda (1993) kediler aracılığıyla toplumun baskıcı tutumunu gözler önüne sermeye çalışır. Bir yandan da 68 kuşa¬ğının iç hesaplaşmalarını anlatır. Hiçbir Yere Dönüş (1998), Berlin duvarının yıkıl- masınından sonra toplumcu düşünceye mensup insanların yaşadığı hayal kırıklığı konu alınır. Sıcak Külleri Kaldı (2001) romanı, 1960 sonrası Türkiye’nin siyasal ve sosyal hayatı, kurgu çevresinde gözden geçirilir. Son romanı Erguvan Kapısı (2004) ise Sıcak Külleri Kaldı romanının devamı niteliğindedir. Ayşe Kulin (1941), biyografi karakterli romanları ile ünlenmiştir. Adı Aylin (1997), kökleri Giritli Mustafa Naili Paşa’ya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Ay¬lin Devrimel’in prenseslikten ABD ordusundaki albaylık görevine uzanan fırtınalı hayatını konu alır. Füreya’da (1999), ilk kadın seramik sanatçısı Füreya’nın mace¬ra dolu renkli ve zengin hayatı vardır. Ailesinin 1900’lü yılların başından günümü¬ze gelen çizgisi dışında biyografi roman türünün son örneğini Türkan Saylan’ın ha¬yatını konu alan Türkan (2009) adlı romanıyla verir. Köprü (2001), Erzincan’da farklı inançlara sahip Mevlüt ile Elmas’ın ilişkileri çevresinde Kemaliye köprü¬sünün yapım aşamaları, Başbağlar’a yapılan saldırılar ve köprü yapımını gerçekleş¬tirmek için Erzincan valisinin bürokrasi ile yaptığı mücadeleleri konu alır. Nefes Ne- fese’de (2002) İkinci Dünya Savaşı sırasında yüzlerce Yahudi’yi soykırımdan kurta¬ran Türk diplomatlarının çalışmaları işlenir. Gece Sesleri ’nde (2004) ise Egeli Ortaç- lı ailesinin 40’lı yıllardan itibaren birkaç kuşağı içine alan ve günümüze kadar uza¬nan çizgide yaşadıkları aile içi sorunlar, pişmanlıklar, sevgiler, düşmanlıklar; yine bu dönemin siyasal ve sosyal olayları ile birlikte verilir. Ayşe Kulin roman kahra¬manlarını seçerken de oldukça titizdir: “Ayse Kulin’in romanlarındaki kadınlar sosyoekonomik durumları birbirinden fark¬lı olsa da fiziksel güzelliğe sahiptirler. Kıyafetleri yasadıkları bölgenin toplumsal özel¬liklerine göre farklılık gösterir. Doğu ve güney doğulu kadınlar uzun elbiseler giyer¬ken baslarını da örterler. Batıdaki sehirli kadınlar, gelir seviyelerine göre daha özen¬li bir giyime sahiptirler. Kisisel bakımlarına dikkat etmektedirler. Kadınların ten ve göz renkleri bulundukları coğrafyaya göre seçilmistir.” (Morkoç, 2009: 10). Ayşe Kulin, büyükbabasından başlayarak ailesinin macerasını dört romanda toplar. Bunlar sırasıyla Veda - Esir Şehirde Bir Konak (2007), Umut (Hayat Akan Bir Sudur) (2008), Hayat - Dürbünümde Kırk Sene (1941-1964), Hüzün - Dürbü¬nümden Kırk Sene (1964 - 1983) romanlarıdır. Bu romanlarında Ayşe Kulin, Os¬manlI’nın son günlerinden Cumhuriyetin ortalarına kadar, ailesinin yaşadıkları çev¬resinde, Türkiye’nin öyküsünü anlatır. Aysel Özakın’ın (1942 -) Alnında Mavi Kuşlar (1978) romanı, feminist düşün¬cenin belirdiği eserlerden birisi durumundadır. Armağan’ın annesinin kızının acı çekmemesi için ona erkeklerden nefret etmeyi aşılaması oldukça dikkat çekicidir. Roman kahramanı Armağan’ın hayatı çevresinde şekillenen roman, genç kız, bü¬tün davranışlarını ezilmemek, haklarını korumak çevresinde oluşturur. Sonunda Armağan İstanbul’a yerleşir, bir kütüphanede memur olur. Şiir yazar, sanatçı çevresiyle arkadaşlık kurar. Aysel Özakın, Genç Kız ve Ölümde (1981) Cumhuriyetin ikinci kuşağı gözüyle ilk kuşağı sorgular. Romanda, Nuray İlkin’in kızı Seçkin, annesinin yazdığı romanı beğenmez: Annesinin yaşayış biçimini değiştirmesini; fabrikalarda, okullarda, ge¬cekondu semtlerinde, Anadolu’da neler yaşandığını görmesi gerektiğini söyler. Pınar Kür (1943 -), romanlarında toplumsal problemleri ve kadınların çeşitli dertlerini işler. Pınar Kür romanlarında kadınların başkaldıran yönlerini öne çıka¬rır. Kadınların haklarını elde edebilmeleri için siyasal mücadelelerin içerisinde ol¬maları gerektiğini de işaret eder. Kür’ün kadınlarında iç dünyanın tüm boyutları sergilenir. Aynı zamanda birey - toplumsal davranış değerleri çatışma halindedir. Yarın Yann’da (1976) kadının gözüyle topluma dair tüm olumsuzlukları gözler önüne sermeye çalışır. Bu romanda, daha önce mutsuz bir evlilik geçirmiş zengin bir genç kadın olan Şeyda ile sol örgütlerin içerisinde bulunmuş Selim’in hikâyesi anlatılır. Romandaki tüm kişiler sıradışıdır. Kendi değerleri ekseninde hareket ederler. Tüm eylemleri, toplumsal davranış değerlerinin dışındadır. Bir bakıma yal¬nızlık içerisindedirler. Pınar Kür, Yarın Yarın romanında 68 kuşağının ideolojik söylemleriyle okuyucuya seslenir. Öyle ki, hayat kadınlarını varlıklı zengin işa¬damlarından daha onurlu gösterir. Pınar Kür, Küçük Oyuncu’nun (1977) konusu¬nu tiyatro çevresindeki ilişkilerden alır. 1979 yılında yayımlanan Asılacak Kadın, cinsel bakımdan sömürülen ve sonunda cinayete sürüklenen genç bir kadının ya¬şadıkları üzerine kurulmuştur. Melek adlı bu genç kadın, hayatı başkaları tarafın¬dan yönlendirilen kadının çok boyutlu dünyasına gider. Melek’i kötü yolan itenler ile onu kurtarmaya çalışanların ekseninde okuyucuya sunan Pınar Kür; romanında hasta ruhlu bazı erkeklerin dünyasına da dikkat çeker. Asılacak Kadın romanında Melek; cahillik, kimsesizlik ve çaresizliğin kıskacındadır. Bir Cinayet Romanı (1989), yazım tekniği bakımından oldukça farklıdır. Romanda kurmaca metin ile gerçeklik arasındaki ince çizgiye dikkati çekilir.Bir Cinayet Romanı’nda, “iç-ro- man”diye niteleyeceğimiz “Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği”adlı başka bir roman daha vardır. İki romandaki olaylar birlikte yürür. Bu ikinci romanı üstkurmaca me¬tin olarak tanımlamamız gerekir. Bu iç romanla, baş kişi konumundaki Akın Er¬kan’ı ve kişilerin ruhsal dünyalarını tanıma fırsatı buluruz. Berna Moran, kurgunun ilginçliğine ve yazarın roman kişisine dönüşüne değinerek Bir Cinayet Romanı’nı “kurmacanm çözümlendiği bir dedektif romanı” olarak tanımlar. (Moran 1994: 110-117). Pınar Kür, Sonuncu Sonbahar’da (1992) yine bir cinayetin çözümlenme¬si çevresinde postmodern üslup ve biçim endişesini öne çıkarır. İnci Aral (1944) da daha önce üzerinde durduğumuz kadın yazarlar gibi ka¬dın sorunlarını işleyen romanlar kaleme almıştır. Romanlarında şiirsel bir anlatım sergiler. Ölü Erkek Kuşlar (1991), Yeni Yalan Zamanlar (1994) adlı romanlarında kadın duyarlığını, kadın kimliğini, geleneksel değerler ile yaşanmak zorunda ka¬lınan hayatın çatışmasını işler. Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm (1997) romanında bir an¬ne ile kızın ilişkisini konu alır. Anne tecrübeleri ile kızına yol göstermeye çabalar. Kız ise boşanmanın eşiğindedir. Bu iki kadının problemleri iç konuşmalarla zen¬ginleştirilerek dile getirilir. İçimde Kuşlar Göçüyor (1998), Mor (2003) İnci Aral’ın diğer romanlarıdır. Nazlı Eray (1945 -) zengin hayal gücüne dayalı romanlar kaleme almıştır. Ro¬manları şunlardır: Pasifik Günleri (1981), Orphee (1983), Deniz Kenarında Pazar¬tesi (1984), Arzu Sapağında İnecek Var (1989), Aşk Artık Burada Oturmuyor (1989) , Ay Falcısı (1992), Kuş Kafesindeki Tenör (1991), Yıldızlar Mektup Yazar (1993), Uyku İstasyonu (1994), Aşık Papağan Barı (1995), İmparator Çay Bahçesi (1997) , Örümceğin Kitabı (1998), Elyazması Rüyalar (1999), Ayışığı Sofrası (2000), Aşkı Giyinen Adam (2001), Sis Kelebekleri (2003). Nazlı Eray ilk romanından so¬nuncusuna kadar gizemli ve hayal ile örülü bir dünyayı aksettirir. Romanlarında fantastik ögeleri kullanır. Aşkı Giyinen Adam romanında tarot kartları aracılığıyla fantastik gerçekçiliğin farklı bir yansımasını dikkatlere sunar. Falcı Dürnev Hanı¬mın salonu her zaman gizemli, olağanüstü ve fantastik dünyaya ait kişilerle dolu¬dur. Yazar bu kişileri konuşturmak ve onların dünyalarını hikâye etmek suretiyle hayal yolculuğu oluşturur. Eray’ın bütün romanlarında farklı anlatım teknikleri çevresinde bu hayal yolculuğu, yaşanan zaman dilimiyle birlikte vardır. Duygu Asena (1946) sadece yazdıklarıyla değil tartışmalarıyla da ismi femi¬nizm ile özdeşleşmiş bir yazardır. Kadının Adı Yok (1987), yazıldığı dönemde fe¬minizm tartışmalarını üst boyuta taşımış bir romandır. Bu kitapta kadın, çocukluk¬tan başlayarak kız-erkek ayrımcılığının toplumun yaşama ilkesi olduğunu öğrenir. Babasının onu ve annesini erkeklerden korumak adına uyguladığı baskıdan tutun hayatın her kademesinde kadının yaptıklarını cinsel farklılığa bağlayan anlayıştan, dayak diyen kadınlardan, iş çevresindeki ayrımcılığa kadar birçok noktada kadının yerini ve konumunu algılar. Kadının Adı Yok’ta ben-anlatıcı, çevresine hep eleşti¬rel gözle bakar. “Duygu Asena’nın feminizmi, esas olarak ‘özgürlük’, ‘bağımsızlık’ değerlerine odaklanır. Annelik, evlilik birer ayak bağıdır. Hayatında aşka yer var¬dır, ama bağımsızlığa engel olmadıkça.” (Aytaç, 2006). Erendiz Atasü (1947) roman yazmaya kadın konusunu sorgulayarak başlar. Cumhuriyet devriminin olumlu etkilerine karşın Türk toplumunun halen ataerkil özellikler taşıdığını, kadının ezilmesi ve aile içi şiddet olaylarının yaygın biçimde sürmesine tepkilidir. Atasü, ilk romanı Dağın Öteki Yüzü (1996) romanında, Cum¬huriyetin ilk kuşağının aydın ve idealist yönünü ortaya çıkarmak amacındadır. İlk kuşağın öyküsünü kaleme almaktadır. Dağın Öteki Yüzü, denilebilir ki Erendiz Atasü’nün Türk kadınının entelektüel gelişimi ve toplum içinde yerini alması ko¬nusunda Atatürk’e neler borçlu olduğunu hatırlatan epizotlarla beslenmiş bir ro¬manıdır. Gençliğin O Yakıcı Mevsimi (1999) adlı romanında genç bir kadının cin¬selliğini keşfedişi ile başlayan duygu dünyasındaki değişmeleri, hayalleri ile haya¬tın ve toplumun gerçeklikleri karşı karşıya getirilir. Bir Yaşdönümü Rüyası’ndz (2002) Türkiye’nin kadına bakışını Feride çevresinde sorgular. Feride’nin hayatına giren üç erkekle olan ilişkileri çevresinde ülkenin 50 yıllık, bu çerçevedeki pano¬raması verilir. Gürsel Aytaç, Edendiz Atasü’nün eserlerinde feminizm konusunda¬ki tavrını, O’nun Kadınlığım Yazarlığım Yurdum (2001) kitabından alıntılar yapa¬rak şöyle açıklamaktadır: “Erendiz Atasü, kadının kendini gerçekleştirmesi, haklarına kavuşması, birey olabil¬mesi konularını bir kadın yazar duyarlılığıyla öykü ve romanlarına ana izlek yap¬makla kalmaz, sosyoloji, antropoloji alanlarından konuya ilişkin yayınları izler, edebî eserlerdeki iz düşümlerini de gözden kaçırmaz. Bir yazısında erkek egemen kültürün kadınla baş edebilme yöntemlerini dört ana başlık altında toplayan Erendiz Atasü, “kadın varoluşunun etki alanını daraltmak” konusuna “kadını zihinsel yaratıcılığından ve cinsel gücünden soyutlayıp ev içi kö¬leliğe hapsetme”yi, “kadın varoluşunu ve kadın gövdesini bölmek ve indirgemek” ko¬nusuna “kadın gövdesini kadın kişiliğinden koparıp nesneleştirme”yi, “kadınlan kendi aralarında karşıt gruplara bölmek” konusuna “erdemli / erdemsiz, çalışan / çalışmayan, eğitimli / eğitimsiz, cinsel kadın / ana kadın gibi karşıt kümelere ayır¬mayı ” örnek gösterir ve son olarak “bu yöntemlerle kadının gönüllü uyumunu sağla¬mak” yöntemini saptar (Aytaç, 2006). Buket Uzuner (1955 -), İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babalan, Sevgilileri ve Diğerleri (1991) romanında, bir kadının düşsel ve fantastik dünyası vardır. Roman adını, Hint kökenli İngiliz H. H. Munro’nun, insanlar ölünce dünyadaki yaptıkla¬rına ve kişiliklerine göre alt sınıftan bir canlıya dönüşecekleri, öykü kişisinin de bir su samuru olmak istediğini söylediği Laura adlı öyküsünden almaktadır. Post¬modern bir kurguyla ele kaleme alınmıştır. Roman, mimar Nilsu’nun kendi haya¬tını anlatan bir dosyayı yazara vermesiyle başlar. Nilsu; Aşk-yalnızlık, intihar-ya- şama bağlılık gibi zıtlıklar üzerine kurulu dünyasında model aldığı çağdaş bir ka¬dın olan Selen’in de yardımıyla ezilmeden ayakta durabilen, eğitimli bir kadını temsil etmektedir: “Buket Uzuner iki kadının dünyasından insanlan, aileleri, çevreyi ve genel olarak insanlığı sorguladığı bu romanında klasik roman kalıplarının dışına çıkarak olay örgüsünü bir bilmece hâline getiriyor. Zaten onun amacı da kişilerle okuru gâh yak¬laştırıp gâh aralannı açarak aradaki boşlukların okur tarafından doldurulmasını sağlamaktır.” (Gündüz, 2006: 372). Kumral Ada-Mavi Tuna (1997) romanın birinci dereceden kişisi Tuna’yı hare¬ket noktası alarak geri dönüşlerle ve metaforik bir anlatım tekniğiyle kaleme alın¬mıştır. Buket Uzuner’in Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu (2001) romanında Çanakkale savaşını 1915 ve günümüzde olmak üzere iki zaman diliminden işler. Olaylar şöy¬le gelişir: Dedesinin izini sürmeye gelen batılı genç kadın ve farklı politik görüşle¬re sahip Türk gençleri aracılığıyla milliyetçilik ve emperyalizm konularını ele alır. Yeni Zelandalı kadın Viki, 2000 yılında Gelibolu’yu ziyaret eder. Bu arada Çanak¬kale Savaşı gazisi bir Türk’ün aslında kendi büyük dedesi olduğunu iddia eder. Böylece ülke çapında bir skandal patlar. 1985 yılında eceliyle ölen saygın bir Türk gazisinin aslında Anzak askeri olduğu iddiası, Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale cephesinde birbirlerine karşı savaşan ülkelerin diplomatları, asker ve tarihçiler ara¬sında uluslararası boyutta bir polemiğe yol açar. Yeni Zelandalı kadın Viki, kendi büyük dedesi olduğunu söylediği Türk gazisinin yaşlı kızı Beyaz Hala’nın evine misafir olmuştur. Bilgeliği ve babasına duyulan saygı nedeniyle çok sevilen Beyaz Hala, babasının Çanakkale savaşı sırasında yazdığı mektupları, Viki’ye verir. Viki de kendi dedesinin aynı tarihlerdeki mektuplarını verir. Beyaz Hala’nın İstanbul’da yaşayan avukat torunu Ali Osman, Gelibolu’ya gelince, yabancı kadın uzak akra¬bası olduğuna inandığı bu genç adamın tarihi yeniden okumak, yeniden yorumla¬mak tezleriyle, karizmatik albenisi karşısında hayranlık ve aşk duyguları arasında kalır. Aralarındaki duygusal bir gerilim başlar. Bu gerilim büyük dedelerinin aynı savaşta birbirlerine karşı savaşan iki düşman asker mi, bir Türk askerinin şehit ol¬madan önce tesadüfen kurtardığı, aklını kaçırmış bir Anzak askeri mi olduğu soru¬sunu arka plana iter. İki genç, büyük dedelerinin izlerini sürerken aşk yaşarlar. Bu şu soruyu gündeme getirir: Eğer aynı insan, aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olmuşsa, 21. yy insanlığı bunu kabul edebilecek kadar gelişmiş midir? Yoksa bazı sırlar sonsuza dek korunmalı mıdır? Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu adlı ro¬man, Çanakkale Savaşları’na 2000’li yılların bakış açısıyla yaklaşan epik karakterli bir eserdir. Latife Tekin (1957), toplumsal ve siyasal çatışmaları konu alan romanlar yaz¬dı. Berci Kristin Çöp Masalları (1984), anlatım tekniği ve ele aldığı konu bakımın¬dan ilgi çekicidir. Bu romanda, masal ögeleri ve metafora dayalı dil malzemesi eş¬liğinde gözler önüne serer. Unutma Bahçesi (2004) romanında farklı anlatım tek¬nikleri ile döneminin sanat dünyasını ve siyasal olaylarını anlatır. Sevgili Arsız Ölüm (1983), Gece Dersleri (1986), Buzdan Kılıçlar (1989), Aşk İşaretleri (1995) ro¬manları da toplumsal ve siyasal çatışmalar ekseninde kurulmuştur. Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm romanında, ironik bir anlatımla, köyden göçmüş bir ailenin bü¬yük kentin kenar semtlerindeki yaşayışını anlatır. Bu ailesi; fabrika atıkları, çöp yı¬ğınları içinde hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Hurafeler, onların hayatlarını şe¬killendiren en önemli unsur durumundadır. Ailenin hurafelere inanan yönü otori¬ter baba Huvat temsil etmektedir. Onun karşısında anne Atiye vardır: “Latife Tekin, kendi yaşamından izler taşıyan bu romanında, ailenin boş inançlara açık yanını ailenin despot baba Huvat ile romanın asli kişi konumundaki -zira her olay parçasında o vardır- anne Atiye’dir. Yazar, roman türünün sınırlarını zorlaya¬rak ve geleneksel anlatma formlarını modern romana uyarlayarak fantastik roman denilen yeni bir türün yolunu açarken; öyküsünü anlattığı aile bireylerinin inanç dünyasını ve davranışlarını karikatürize ederek bir aile dramından mizahi bir ro¬man çıkarmayı başarıyor.”(Gündüz, 2006:369-370). Elif Şafak (1971), ilk romanı Pinhan (1997) ile tarih ile masalın iç içe girdiği bir anlatımla eleştirmenlerin dikkatini çekmiştir. Şehrin Aynaları (1999), değerler çatışması yaşayan büyükşehir insanının problemlerini konu alır. Mahrem (2000), Bit Palas (2002), Araf (2004); Elif Şafak’m günümüz okuyucusu tarafından beğe¬nilmesini sağlayan romanlardır. Baba ve Piç (2006), Siyah Süt (2006), Aşk (2009) adlı romanları da geniş okuyucu kitlelerine ulaşmıştır. Günümüzün en çok okunan ve roman yazmaya devam eden kadın yazarlarındandır. Veda, Esir Şehirde Bir Konak - Ayşe Kulin Roman, yazarın ailesinin Milli Mücadele yıllarında yaşadıklarını konu almaktadır. Yazarın, Milli Mücadele yıllarında Maliye Nazırlığı yapan dedesi Ahmet Reşat Efen- di’nin, Anadolu’da gelişen Milli Mücadele hareketi ile Padişahın yanı başındaki İs¬tanbul Hükümeti arasındaki kararsızlığı ve İstanbul Hükümetinden yana tavır al¬ması, aile bireylerinin yaşama tarzları ile birleştirilerek anlatılmaktadır. Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında işgal yıllarının İstanbul’u, barındırdığı farklı düşün¬celer ve farklı insan manzaraları ile dikkatlere sunulur. (Çelik, 2009:189) Veda Esir Şehirde Bir Konak romanı, İstanbul’un işgal yıllarındaki görüntüsünü, aydın çevreye özgü yaşama tarzını, bir konak çevresinde anlatır. Veda’da, okuyu¬cu; Millî Mücadele yıllarının siyasal gelişmelerinin bir kısmını, İstanbul Hükümetin¬de Maliye Nazırlığı yapan Ahmet Reşat Bey ve Sarıkamış gazisi Kemal çevresinde¬ki olaylar, konuşmalar ve ilişkiler çevresinde yakalar. Roman, Mütareke sonrası İs¬tanbul’unda Ahmet Reşat Bey’in konağındaki gelişmelerle başlar. İşgal, Ahmet Re¬şat Beyin davranışlarından, konak içerisindeki insanlarla ilişkilerinden gözlemle¬nir. Konaktaki her şeyin alışılmışın dışına çıkışı, eve geç gelmeye başlayan Ahmet Reşat Bey ile teyzesi arasındaki anlamlı konuşma ile ortaya çıkar: “- Devlet işi gündüz gözüyle yapılır oğlum. Geceler ibadet ve uyku içindir. Büyükba¬balarının da mevkileri seninkinden aşağı değildi ama gece hep evlerinde uyurlardı. Reşat Bey. - Ne kadar şanslıymışlar ki onların memleketi işgal altında değilmiş, teyzamm. ” (Ve¬da, 2007: 3). Konak için alışılmışın dışındaki bu zaman diliminde, Sarıkamış’ın ruhunda ve bedeninde onulmaz yaralar açtığı Ahmet Reşat Bey’in yeğeni Kemal de konakta yaşamaktadır. Hastadır ve konakta yatmaktadır. Verem olmasından endişe edil¬mektedir. Kemal ile aile dostu ve arkadaşı Doktor Mahir ilgilenmektedir. Kemal’in hemşirelik işlerini de, Sarayhanım tarafından özel yetiştirilmiş Çerkes kızı Mehpa- re yürütmektedir. Yazarın, Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında dile getirmek istediği düşün¬celerin bir kısmi; aynı mekânda yaşayan, akrabalık ilişkisiyle birbirine bağlı iki in¬sanın, olaylara iki farklı noktadan bakışıyla verilir. Ahmet Reşat bey ile Kemal; İt¬tihat ve Terakki, İstanbul Hükümeti, Padişah gibi konularda farklı, birbirine zıt de¬nilebilecek düşüncelere sahiptirler. Ancak bu farklılık, ikisinin de yaşadıklarından ve içinde bulundukları konumlarından kaynaklanmaktadır. Ahmet Reşat Bey, İs¬tanbul Hükûmeti’nin Maliye Nazırıdır. Madde olarak onlara bağlıdır. Kemal ise Sa¬rıkamış’a katılmış, orada bedeninin ve sağlığının bir kısmını bırakmış, yüreğiyle Anadolu hareketinin içerisindeki bir vatanseverdir. Roman bu bakımdan, Ahmet Reşat Bey’’in mevkii bakımından olmasa bile kal¬biyle Kemal’in ideallerine doğru gidişini anlatır. Ahmet Reşat Bey, romanın son kısımlarına, daha doğrusu, Millî Mücadele’nin ateşli dönemlerine kadar, her yönüyle Padişah’a ve İstanbul Hükûmeti’ne bağlıdır. İstanbul’un İngilizler tarafından işgali olan 16 Mart 1920’den sonra bu tavrında de¬ğişmeler olur. Ancak kalbiyle yaşadığı bu duygularını icraata dökemez, memleke¬tin kendisine ihtiyacı olduğunu düşünerek İstanbul Hükümeti’ ndeki görevine de¬vam eder. İşte bu değişme, konakta yaşananlar çevresinde, biraz da hanımların dikkatiyle anlatılır. Ahmet Reşat Bey’in, romanın başlangıcındaki tavrı, Doktor Mahir ile Kemal ara¬sındaki bir konuşma ile verilir. Bu konuşma, o dönemin geleneksel tarzda yetişmiş bütün aydınlarının dramını, ikilemini yansıtır niteliktedir: “Dayımın Sultan’a sadakati tamdır, Mahir. Sultan’m hata yaptığını bildiği halde ona ihanet etmek istemiyor. ” ‘Kendince haklı sayılır. Kimse Anadolu ’dan başlayan bir hareketten medet umamıyor. ’ ‘Başka çare yoksa ne yapılabilir ki? İnsan hiç olmazsa imkânsızı denemek istemez mi? ‘İster istemesine de, pek çok kişi Anadolu ’daki hareketin başında İttihatçılar var zan¬nediyor. İttihatçılardan herkese gına geldi. Sarıkamış fiyaskosundan sonra, kim on¬ların peşine düşer artık. Halbuki, bu işin başındaki Mustafa Kemal Paşa, İttihatçılar¬dan en az Sultan kadar nefret etmekte. Ne yazık ki bunu bilen çok az. ” (Veda Esir Şehirde Bir Konak, 2007: 35). Ahmet Reşat Bey’in bu duruşu, İstanbul’un İngilizler tarafından resmen işgali ile değişir. Ancak bir “yeraltı teşkilatı” olarak yorumladığı Kuva-yı Millîye’ye karşı temkinlidir. Ahmet Reşat Bey; Doktor Mahir ve Kemal ile konuşmalarında Padi- şah’a destek olmak gerektiği görüşünü ileri sürer, Fransız ve İtalyanların bize arka çıkmalarında, onların İngilizlerle bir hesabının bulunduğunu belirtir. Kemal de, “Sultan”ın yanlış yolda olduğu düşüncesini yineler. Ancak Ahmet Reşat Bey, İstanbul’un işgalinden sonra, İstanbul Hükûmeti’nin icraatlarından rahatsızdır. Onun bu rahatsızlığı, Kalpaklılar - Doludizgin romanla¬rında Süleyman Sırrı Beyin yaşadığı çelişkinin, eyleme dönüştürülmemiş hâli gibi¬dir. Süleyman Sırrı Bey intihar etmiş; Ahmet Reşat Bey ise kalben Millî Mücadele saflarına geçse de İstanbul Hükûmeti’ndeki görevine devam etmiştir. Bu davranış, romanda, Ahmet Reşat Bey, görevine son derece sadık devlet adamı kişiliğinden kaynaklanıyor tarzında gösterilmektedir. Onun 16 Mart’ta konağa gelişinde hidde¬tinden dolayı, kendisine “ne oldu” diyenlere verdiği cevap, elbette ki vatanperver, duyarlı bir milliyetçinin alabileceği bir tavırdır: "... ‘En fena şey oldu! İngilizler bugün Meclis’i bastılar. Kemal düşünebiliyor musun, küstah İngilizler, sefirlerini yollayıp izahata bile lüzum görmeden, İstihbarat Zabiti Bennett denilen herifle Meclis’e ani bir baskın yaptılar ve Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey’i tevkif ettiler. Yüksek rütbeli devlet memurlarını ellerine kelepçe vurarak, çeşitli hakaretlere maruz bırakarak, kamyonlara doldurup götürmüşler.” (Veda Esir Şehir¬de Bir Konak, 2007: 122). Ahmet Reşat Bey’in bu sözlerinden sonra, Kemal, Padişah’m bunu nasıl haz¬mettiğini sorar. Ahmet Reşat Bey’in ona verdiği cevapta, hem Sultan’a bağlılık hem de devlet adamı sorumluluğu vardır. Ahmet Reşat, Sultan’ın İngilizler tarafından aşağılanması ihtimaline karşı sessiz durduğu görüşünü savunur. Ona göre Padişah, Anadolu’daki Millî Mücadele hareketini desteklemektedir. Ancak, artık iplerin onun elinden çıktığını da kabul eder. İngilizlerin İstanbul’u işgal etmelerinden sonra, dağılan Meclisin üyelerinin bü¬yük bir kısmı Ankara’da, Mustafa Kemal’in yanında alır soluğu. Ancak Ahmet Re¬şat Bey, daha sonra kurulacak Ferit Paşa Hükûmeti’nde de Maliye Nazırlığı görevi¬ne devam eder. Kalbi Anadolu’dadır. Bunu, Kemal’i Anadolu’ya gönderirken de gösterir. Ama bedeni İstanbul Hükûmeti’nin yanındadır. Romandan, Ahmet Reşat Beyin Sultan’a sonsuz bağlılığı sonucunda böyle davrandığı çıkmaktadır. Sevr Ant¬laşmasına gösterdiği aşırı tepki ve Sultan’ın hazineye İngilizler el koymasın diye, gitmediğini mazeret olarak ileri sürmesi de bu ikilemi ortaya koymaktadır. Ahmet Reşat Bey’in yeğeni Kemal ile arasındaki fark, büyük oranda, kişilik özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Kemal, yüreğinin sesini dinleyen, heyecanlı, asi bir mizaca sahiptir. Ahmet Reşat Bey ise yüreğinden gelen sesi beyniyle ölçme¬den hareket etmeyen, hesaplı, ölçüp biçen bir mizaçtadır. Bu bakımdan da, biri, Anadolu’dan gelen sese, hastalığına rağmen koşar; diğeri ise artık bulunduğu mev¬kiin bir yarar sağlamadığına inanmasa bile temkinli davranır ve yerinde kalır. Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında, aynı mekânda birbiriyle akrabalık ba¬ğı ile bağlanan iki şahsın yaşadıkları ve konuşmaları çevresinde 1920’li yıllarda İs¬tanbul Hükûmeti ile Kuva-yı Millîye arasındaki çatışmalar da anlatılır. Kuva-yı Mil- lîye’yi, Sarıkamış gazisi Kemal temsil etmektedir. Hasta yatağında bile bir nefer gi¬bi çalışmaktadır. Romanın başlarında Mehpare’yi Beşiktaş’ta Mim Mim grubundan elemanların yanına göndererek faaliyetlerini sürdüren Kemal, biraz iyileştikten sonra, grubun içerisine girer. Önce Anadolu’ya silah gönderen bir geminin hede¬fine ulaşmasında aktif rol alır. Daha sonra Mustafa Kemal’in yanına gider. Roma¬nın sonunda da, dramatik bir şekilde şehit olduğu haberi gelir. Veda Esir Şehirde Bir Konak romanının, işgal İstanbul’u ve Millî Mücadele bo¬yutunun dışında bir yaşamayı anlattığı da gözden uzak tutulmamalıdır. Zaten işgal İstanbul’u ve Millî Mücadele bu yaşamanın, daha doğrusu asıl kurgunun içerisine serpiştirilmiştir. Romanda, konak içerisinde yaşayan Mehpare, Behice Hanım, Sarayhanım’ın birbiriyle ve aile çevresiyle ilişkileri anlatılmaktadır. Behice Hanım, yaşadığı aile saadeti ve kocası ile mutluluğu çevresinde; Mehpare, Kemal ile yaşadığı cinsellik ve aşk ile; Sarayhanım da, bir otorite olarak konağı yöneten hanımağa rolü ile dik¬katlere sunulmaktadır. Romanda Ahmet Reşat ile Kemal ekseninde yaşanan iki dramın kadınlar tara¬fındaki yansıması da söz konusudur. Millî Mücadele’nin başarıya ulaşması ile bir¬likte sürgüne gönderilen Ahmet Reşat Beyin kızı Leman, bir bakıma koruma amaç¬lı olarak, kendisinden yaşça çok büyük olan Doktor Mahir’le, iki tarafın da rızası alınarak, evlendirilir. Ahmet Reşat Bey, sürgünde iken torunu Sitare’nin doğduğu haberini alır. Hamile iken Kemal’in ölüm haberini alan Mehpare ise erken doğum yapar. Kemal olmadan, çocuğu Halim’le birlikte yaşamak zorunda kalır. Bu arada Sarayhanım ile Mehpare arasındaki ilişkiler de dikkat çekicidir. Saray- hanım Mehpare’yi benimsemekte, gelini olarak almakta, başlangıçta tereddüt eder. Ancak Kemal’in kararlılığı ilişkinin evlilikle sonuçlanmasını sağlamıştır. Ayşe Kulin, romanında işgal yıllarının İstanbul’unu, o yılların insan manzarası¬nı, Süleyman Nazif’e “Kara Bir Gün” başlıklı yazıyı yazdıran olayı da içerisine ala¬rak, yazımızın başında sözünü ettiğimiz romanlardaki tasvirleri de hatırlatır bir tarzda anlatmaktadır: “İşgalciler, elli beş parçadan oluşan donanmalarıyla, ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ’ di¬ye alay alman uğursuz üçlünün, yani İttihat ve Terakki’nin liderleri Enver, Talat ve Cemal paşaların gizlice yurt dışına kaçışlarının dokuzuncu gününde gelmişlerdi İs¬tanbul Boğazı’na Hiç vakit kaybetmeden karaya asker çıkarmışlardı. Boğaz’da, Anadolu yakasının yukarı bölgelerine Yunan birlikleri yerleşmişti. Hay¬darpaşa’dan itibaren demiryolu güzergahını da boylu boyunca İngilizler tutmuştu. Rumlar ellerinde Yunan bayraklarıyla gemilerinde karşısında taşkın sevinç gösteri¬lerinde bulunmuşlardı. Zavallı İstanbullular ayrıca bir de şubat ayında, beyaz atı¬nın üzerinde muzaffer bir fatih edasıyla kasıla kasıla, azınlıkların alkışları ve sevinç çığlıkları arasında Cadde-i Kebir’i baştan başa geçen Fransız komutanının, alayiş ve tantanasına katlanmak zorunda kalmışlardı. Osmanlı Devleti uzun yıllara yayılan hatalarının bedelini çok ağır şartlarla ödeme¬ye başlamıştı. İstanbul’un Hıristiyan azınlıkları, yüzyılların öcünü almak istercesine işgalcilerle işbirliği yapıyor, Müslümanları her fırsatta ihbar ediyor, yer yer baş gös¬teren direniş hareketleri, işgalci güçler tarafından hemen cezalandırılıyor, direnen¬lere merkez ve karakollarda korkunç işkenceler yapılıyordu. Müslüman İstanbullu¬lar, ezik, bitkin ve perişandılar. Çektikleri yetmezmiş gibi, Senegalli askerlerin taşkın¬lıkları halk arasında abartılarak anlatılıyor, ortalıkta azınlıkların Müslümanlara eza ettikleri ve kadınların peçelerini parçaladıkları rivayetleri dolaşıyor, maneviyat¬lar da ayrıca perişan ediliyordu.” (Veda Esir Şehirde Bir Konak, 2007: 8-9). Ayşe Kulin, bu tarihî olayları, aile çevresinden dinlemiş olabileceği gibi, o dö¬nemi araştırmalarından da elde etmiş olabilir. Veda Esir Şehirde Bir Konak romanında İstanbul, yalnızca siyasal panorama bo¬yutunda anlatılmaz. İşgal İstanbul’undan konak içerisinde yaşayan kadınlar da et¬kilenmişlerdir. Bir kere mutfakları için gerekli donanım İstanbul’da artık yoktur. Beypazarı’ndan gelen erzak sekteye uğramıştır. Çünkü Ankara’ya giden ve gelen yollar kapanmış, sevkiyat durmuştur. Kadınların sokakta rahatça gezmeleri de teh¬likeli hâle gelmiştir (Çelik: 2009:198). Veda Esir Şehirde Bir Konak isimli roman, Millî Mücadele yılları İstanbul’undan, kadınlar çevresinden, onların yaşadığı bir konaktan hareketle, farklı ilişkiler yuma¬ğıyla, merkeze Kemal ve Ahmet Reşat Bey’i koyarak, görüntüler sunmaktadır. Özet P 1950 sonrasında kadın yazarların hangi katego¬riler altında değerlendirildiğini açıklayabilmek 1950 Sonrasında kadın yazarlar; Milliyetçi - maneviyatçı görüşe sahip olanlar ve tarihsel perspektifle yazanlar Toplumcu-gerçekçi çizgide eser veren kadın yazarlar Popüler kadın romancılar Modern akımların izinde yazan kadın romancılar olmak üzere dört kategoride değerlendirilmektedir. Türk Edebiyatında kadın yazarlar ve işledikleri ^2 konulan değerlendirebilmek Kadın yazarlar, Halide Edip’in devamı niteliğin¬de romanlar kaleme aldılar. Bu romanlarında ge¬nellikle de kadının toplum içerisindeki yerine ve mücadelesine yer verdiler. Bir bakıma kendileri¬ni Cumhuriyetle birlikte yeni Türk toplumundaki kadınların temsilcisi kabul ettiler ve onları aydın¬latma görevini üstlendiler. Kendimizi S>nayal>m 1. Aşağıdakilerden hangisi Cumhuriyet döneminde ye¬tişen ilk kadın yazarlardan biri olarak kabul edilmez? a. Müfide Ferit Tek b. Şükûfe Nihal Başar c. Fatma Âliye Hanım d. Halide Nusret Zorlutuna e. Güzide Sabri Aygün 2. Aşağıdakilerden hangisi Halide Nusret Zorlutuna’nın eserlerinden biri değildir? a. Küller b. Sisli Geceler c. Büyükanne d. Aşk ve Zafer e. Ref’et 3. Aşağıdakilerden hangisi Samiha Ayverdi’nin işlediği konulardan biri değildir? a. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi b. Tasavvuf düşüncesi c. Tek taraflı aşklar d. Aristokrat çevrelerin hayatı e. İnsanların iç dünyaları 4. Aşağıdakilerden hangisi Adalet Ağaoğlu’nun roman¬larında söz konusu ettiği meselelerden biri değildir? a. İlk romanından sonuncu romanına kadar 1950’li yıllardan itibaren Türk toplumundaki sosyal de¬ğişimleri kadını merkeze alarak anlatması b. 12 Mart ve 12 Eylül’ün yanlış uygulamalarını ko¬nu edinmesi c. Yurt dışındaki işçilerin sorunlarını kurguya da¬yalı roman yapısı içerisinde incelemesi d. Romanlarında klasik anlatım tekniklerinin dışına çıkarak bilinç akışı, iç monolog gibi yeni anla¬tım tekniklerini denemesi e. Kadınların hapishane hayatını, psikolojilerini de söz konusu ederek işlemesi 5. Aşağıdakilerden hangisi toplumcu-gerçekçi çizgide eser veren kadın yazarlardan biri değildir? a. Suat Derviş b. Afet Ilgaz Muhteremoğlu c. Nazan Bekiroğlu d. Füruzan Tekil e. Sevgi Soysal 6. Aşağıdakilerden hangisi 1980 sonrası kadın roman¬cılardan biri değildir? a. Pınar Kür b. Adalet Ağaoğlu c. İnci Aralık d. Sevgi Soysal e. Latife Tekin 7. Aşağıdakilerden hangisi Pınar Kür’ün romanının özel¬liklerinden biri değildir? a. Romanlarında toplumsal problemleri ve kadın¬ların çeşitli dertlerini işlemesi b. Kadınların başkaldıran yönlerini öne çıkarması c. Kadınların iç dünyalarını bütün boyutlarıyla göz¬le rönüne sermesi d. Kadınları iç dünyalarıyla ortaya koyması, başka¬larının gözüyle aktarması e. Kadınların haklarını elde edebilmeleri için siya¬sal mücadelelerin içerisinde olmaları gerektiğini düşünmesi ve bu konuya yer vermesi 8. Aşağıdakilerden hangisi Milliyetçi görüşle ve Tarih¬sel perspektifle yazan yazarlardan biri değildir? a. Samiha Ayverdi b. Safiye Erol c. Sevgi Soysal d. Sevinç Çokum e. Emine Işınsu 9. Aşağıdakilerden hangisi Halide Edip Adıvar’ın ro¬manlarından biri değildir? a. Handan b. Ateşten Gömlek c. Muhaderat d. Sinekli Bakkal e. Kalp Ağrısı 10. Aşağıdakilerden hangisi popüler romanın ele aldığı konulardan biri değildir? a. Aşk konuları b. Polisiye konular c. Tarihsel konular d. Kadınların sosyal ve siyasi hakları e. Casusluk konuları 1. c Yanıtınız yanlış ise “Postmodern Romanın Kül¬türel Siyasal ve Sosyal Arka Planı” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 2. e Yanıtınız yanlış ise “Modern Roman ve Post¬modern Roman” konusunu yeniden gözden ge¬çiriniz. 3. a Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 4. e Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 5. c Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 6. d Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 7. d Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 8. c Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. c Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 10. d Yanıtınız yanlış ise “Posmodern Romanlar Üze¬rine” konusunu yeniden gözden geçiriniz. S>ra Sizde Yan>t Anahtarı Sıra Sizde 1 Feminizm, kadınların erkeklere kıyasla daha güç şartlar altında yaşadıklarını, öğrenim görme, yükselme, top¬lum içinde saygın bir yer edinme gibi konularda hakla¬rının yendiğini hissedip bunu dile getirme ve bu alan¬da mücadele etmeyi amaçlar. Feminist söylem de bu amaçlar doğrultusunda sesini yükseltmek, yazmak ve konuşmaktır. Kadın yazarlar, feminizmi kadın haklarını korumanın bir misyonu olarak algılamışlardır. Kadın haklarını ko¬rumak genellikle şu noktalarda gelişmiştir: a. Öğrenim hakkı elde etmek, b. Beyin gücü ile ekonomik bağımsızlığını elde etme mücadelesi, c. Meslek sahibi olmanın yanında anne ve eş olma şanslarını zorlamak, d. Kadına uygulanan şiddeti sona erdirmek, e. Kadının cinsel özgürlüğünü savunmak, f. Bedenine sahip çıkma hakkı. Sıra Sizde 2 îlk Türk kadın romancı olan Fatma Aliye Hanım (1864 -1936), önceleri Fransızca’dan tercümeler yapmış, son¬raları ise Ahmed Midhat Efendi üslûbunu andıran ro¬manlar yazmıştır. Fatma Aliye 1892’de yayımlanan “Mu- haderat” adlı ilk romanında kadın problemlerini ele al¬maktadır. Burada kadının toplum ve çalışma hayatının içerisinde yer alması işlenir. Fatma Aliye Hanımın çalış¬maları bununla sınırlı değildir. Uhuvvet (1897) ve Udi(1899) romanında kadının çalışma hayatındaki yeri¬ni anlatır. Hanımlara Mahsus Gazete’de de bu konular¬la ilgili yazılar kaleme alır. 1908 II. Meşrutiyet’e kadar Fatma Aliye Hanım, neredeyse tek kadın yazardır. II. Meşrutiyet döneminde Halide Edip -Adıvar (1882-1964), romanlarının kahramanlarını kadınlar arasından seçer. Toplumun sosyal ve kültürel problemlerine bir kadın dikkatiyle yönelir. (Enginün, 1979: 189). Handan (1912), Ateşten Gömlek (1922), Kalp Ağrısı (1924), Zeyno’nun Oğlu (1926) romanlarında Türk kızlarının felaketler dö¬nemindeki portreleri dikkatlere sunulur. Sinekli Bak- kal’daki (1936) Rabia tipi ile değer çatışmaları yaşayan kadın tipi işlenir. Sıra Sizde 3 Kadın yazarlar, Halide Edip’in devamı niteliğinde ro¬manlar kaleme aldılar. Bu romanlarında genellikle de kadının toplum içerisindeki yerine ve mücadelesine yer verdiler. Bir bakıma kendilerini Cumhuriyetle birlikte yeni Türk toplumundaki kadınların temsilcisi kabul et¬tiler ve onları aydınlatma görevini üstlendiler. Sıra Sizde 4 Halide Edip Adıvar çizgisinin devamı diyebileceğimiz bu kadın yazarlar Milli edebiyat akımı içerisinde yeti¬şenlerdir. Romanlarında milliyetperver bakış açısı çev¬resinde geleneğe bağlı kadın hâkimdir. Samiha Ayverdi (1906 - 1993), Safiye Erol (1900 - 1964), Emine Işınsu (1938), Sevinç Çokum (1943), Nazan Bekiroğlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu bu kadın yazarlarımızdandır. Sıra Sizde 5 Toplumcu çizgide eser veren yazarlar, sosyal hayatın içerisinde kadının yerini ve yaşadığı çeşitli problemleri, toplumsal problemler çerçevesinde dikkatlere sunmuş¬lardır. Suat Derviş (1905 - 1972), Afet Ilgaz Muhtere- moğlu, Sevgi Soysal (1936 - 1976), Füruzan Tekil (1935). Bu isimler arasında ilk akla gelenlerdir. Sıra Sizde 6 Popüler roman kısaca halkın zevkine, ruhuna hitap eden eser anlamındadır. Halkın dili ve halkın ifadele¬riyle dile getirilir. Ele aldıkları konu bakımından şu tür¬lere ayrılabilir: Aşk romanları, polisiye romanlar, casus¬luk romanları, tarihsel romanlar, acıma duygusunu ateş¬leyen toplumsal romanlar, heyecan - macera - gerilim romanları, mizah romanları, ideolojik romanlar. Yararlan>lan Kaynaklar Argunşah, Hülya. (2002). Bir Cumhuriyet Kadını Şü¬kûfe Nihal. Ankara: Akçağ Yayınları. Aygün, Özcan. (2002). “Edebiyatımızda Popüler Roman ve Aka Gündüz,” Trakya Üniversitesi Sosyal Bi¬limler Enstitüsü. Basılmamış Doktora Tezi, Edirne. Aytaç, Gürsel. (2006). “Türk Romanında Feminist Söy¬lem”, Türk Edebiyatı Tarihi, 4. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 393-400. Çelik, Yakup. (2006). (1920 - 1960), Türk Edebiyatı Tarihi 4. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Ya¬yınları, 219-278. Çelik, Yakup. (2009). Karanlıktan Aydınlığa İttihat ve Terakki - Milli Mücadele Çizgisinde Türk Ro¬manına Bir Bakış. Ankara. Aygün, Özcan. (2002). “Edebiyatımızda Popüler Roman ve Aka Gündüz,” Trakya Üniversitesi Sosyal Bi¬limler Enstitüsü. Basılmamış Doktora Tezi, Edirne. Enginün, înci. (2001). Cumhuriyet Dönemi Türk Ede¬biyatı. İstanbul: Dergâh Yayınları. Enginün, İnci (1979). Yeni Türk Edebiyatı Araştırma¬ları. İstanbul: Dergah Yayınları. Enginün, İnci. (Mayıs-Haz. 2000). “Etkileyici Bir Roman: Yeni Yalan Zamanlar,” Türk Yurdu Türk Roma¬nı Özel Sayısı, 153-154. Gündüz, Osman. (2004). “Cumhuriyet Dönemi Türk Ro¬manı,” Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı 1839 - 2000. Ankara: Grafiker Yayınları, 367-454. Gündüz, Osman. (2006). 1960 Sonrası, Türk Edebi¬yatı Tarihi 4. Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 279-382. Kulin, Ayşe. (2007). Veda - Esir Şehirde Bir Konak. İstanbul: Everest Yayınları. Moran, Berna. (1991, 1994). Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. 2-3, İletişim Yayınları. Morkoç, Dr. Ayvaz. (2009). “Ayse Kulin’in Romanların¬da Kadın Karakterizasyonu ve Feminist Bakış,” Ulus¬lararası - Disiplenlerarası Kadın Çalışmaları Kongresi, 2. Cilt. Sakarya, 6-14. Başvurulabilecek Kaynaklar Alangu, Tahir. (1965). Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman 1-3. İstanbul: İstanbul Matbaası Yayınları. Doğan, Mehmet H. (Temmuz 1976). “Türk Romanında Kurtuluş Savaşı,” Türk Dili Türk Romanında Kur¬tuluş Savaşı Özel Sayısı 278. Enginün, İnci. (1978). Halide Edip Adıvar’ın Roman¬larında Doğu ve Batı Meselesi. İstanbul: İst. Üniv. Edebiyat Fak Yayınları. Fethi, Naci. (1981). 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme. İstanbul: Gerçek Yayınları. Fethi, Naci. (2002). Yüzyılın Yüz Romanı. İstanbul: Adam Yayınları. Mutluay, Rauf. (1976). 50. Yılın Türk Edebiyatı. İstan¬bul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 3. Baskı. Mutluay, Rauf. (1970). “1970’de Roman ve Hikâyemiz,” 1971 Varlık Yıllığı. İstanbul: Varlık Yayınları, 40-41. Oktay, Ahmet. (1993). Cumhuriyet Dönemi Edebiya¬tı 1923-1950. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Oktay, Ahmet. (2003). Toplumcu Gerçekçiliğin Kay¬nakları. İstanbul: Everest Yayınları. Önertoy, Olcay. (1984). Cumhuriyet Dönemi Türk Roman ve Öyküsü. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Solok, Cevdet Kudret. (1990). Türk Edebiyatında Hi¬kâye ve Romanı 2-3. İstanbul: Varlık Yayınları. Törenek, Mehmet. (2002). Türk Romanında İşgal İs- tanbulu. İstanbul: Kitabevi Yayınları. Uğurcan, Sema. (2001). Safiye Erol’un Romanları. Ekim, Kubbealtı Akademi Mecmuası. Yalçın, Alemdar. (2003). Siyasal ve Sosyal Değişme¬ler Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk Roma¬nı 1946 - 2000. 5. Baskı, Ankara: Akçağ Yayınları. Yalçın, Alemdar. (2002). Siyasal ve Sosyal Değişme¬ler Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk Roma¬nı 1920 - 1946. 5. Baskı, Ankara: Akçağ Yayınları. Yardım, Mehmet Nuri. (2003). Safiye Erol Kitabı. ls- tanbul. ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladıktan sonra; nayal>m 1. Aşağıdakilerden hangisi gelenekçi romanın özellik¬lerinden biri değildir? a, Gelenekçi romanın, toplum değerleriyle barışık, hatta bu değerlere sıkı sıkıya bağlı olması b, Tarihten, yaşama tarzından, inançlardan gelen unsurların edebî metne yansıması c, Gelenekçi romanlarda klasik olay kurgusuna rastlanması d, Gelenekçi romanlarda etik kaygı gözetilmesi e, Gelenekçi romanın, millî ve Islami duyarlıktan beslenmesi 2. Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, O Top¬raklar Bizimdi gibi romanlarıyla tanınan Kırımlı Türk yazar aşağıdakilerden hangisidir? a. Mizancı Murat b. Samiha Ayverdi c. Cengiz Dağcı d. Safiye Erol e. Münever Ayaşlı 3. Aşağıdakilerden hangisi Tarık Buğra’nın eserlerin¬den biridir? a. Dönemeçte b. Can Şenliği c. Sokakta d. Çiçekler Büyür e. Hilâl Görününce 4. Aşağıdakilerden hangisi geleneğe bağlı tarihî roman yazarlarından biri değildir? a, Mehmed Niyazi (Özdemir) b, Sevinç Çokum c, Yavuz Bahadıroğlu d, A, Yılmaz Boyunağa e, Mustafa Necati Sepetçioğlu 5. Islami gelenekçi romana ilişkin aşağıdaki ifadeler¬den hangisi yanlıştır? a, Kurguda yapaylık ve olay akışında güdümlülük görülür, b, Tip ve karakter oluşturamamak bu tür romanla¬rın zaafıdır, c, 1960’lı yıllarda ilk örneklerini verir, d, İlk örnekleri Minyeli Abdullah ve Huzur Soka- ğı’dır, e, Batılı değerleri okuyucuya tanıtma işlevi görür, 6. Aşağıdakilerden hangisi 1980 sonrası gelenekçi ro¬manın temsilcilerinden biri değildir? a. Tahir Kutsi Makal b. Rasim Özdenören c. Osman Çeviksoy d. Nazan Bekiroğlu e. Mustafa Miyasoğlu 7. Nazan Bekiroğlu ile ilgili olarak aşağıdaki ifadeler¬den hangisi yanlıştır? a. Metinlerini tasavvuf kültürü ve Islami motiflerle süsler. b. Kur’an’daki Yusuf kıssasını çağdaş edebiyatın imkânlarıyla yeniden yazmıştır. c. Âdem’la Havva kıssasından yola çıkarak Lâ-Son- suzluk Hecesi adlı romanı kaleme almıştır. d. Mecnun Masalları adlı kitabın yazarıdır. e. İsimle Ateş Arasında adlı bir romanı vardır. 8. Aşağıdakilerden hangisi Mustafa Miyasoğlu’nun ro¬manlarından biri değildir? a. Kaybolmuş Günler b. Dönemeç c. Güzel Ölüm d. Bir Aşk Serüveni e. Gül Yetiştiren Adam 9. Mustafa Necati Sepetçioğlu için aşağıdakilerden han¬gisi söylenemez? a, Çağımızın Dede Korkut’u olarak anılır, b, Gelenekçi tarihî romanın temsilcilerindendir, c, Almanya’ya göç konusunda yazdığı romanlar büyük ilgi görmüştür, d, Anahtar, Konak, Üçler Yediler Kırklar gibi ro¬manları vardır, e, Kıbrıs’ın 4000 yıllık tarihini anlatan 8 ciltlik bir roman yazmıştır, 10. Gurbet Ölümleri ve Beyler Aman romanlarıyla tanı¬nan yazar aşağıdakilerden hangisidir? a. Emine Işınsu b. Hasan Kayıhan c. Sevinç Çokum d. Afet Ilgaz e. Durali Yılmaz Okuma Parçası CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK ROMANI’ndan Osman Gündüz Nazan Bekiroğlu, ele aldığı konu/lar, konulan işleyiş tarzı ve anlatım teknikleri bakımından üzerinde du¬rulmaya değer. Onun ilk romanı Yusuf ile Züleyha, ko¬nusunu bildik bir öyküden, Kur’an’dageçen Yusuf (as) kıssasından alıyor. Yüzyıllarca geleneksel öykümüze kaynaklık eden bu öyküyü benzerlerinden farklı kılan yazarın duruş nok¬tası ve bakış açısıdır. Bekiroğlu, öteki Yusuf kıssaların¬dan farklı olarak olaya âşıkın yani Yusuf’un pencere¬sinden değil, Züleyha’nın yani maşukun penceresin¬den bakmış. Farklı bir söyleyişle, romanda Züleyha ma¬şuk değil âşık konumundadır. Yazar, Züleyha’nm Yusuf’u görmesinden başlayarak pazardan satın alması, ona olan ilgisinin hayranlık¬tan yakıcı, kavurucu bir aşka dönüşmesi, aşkının sev¬diği erkek tarafından reddedilmesi, Yusuf’un uzun tu¬tukluluk döneminde ruhsal bakımdan olgunlaşması ve Yusuf’un Rabb’ine iman etmesi, Mısır’ın kıtlığa doğru sürüklenişi, Yusuf’un yorumladığı rüya sonucunda kurtuluşu ve nihayet Yusuf’un zindandan çıkarak Zü- leyha’ya kavuşması... gibi bildik olaylar, geleneksel an¬latma formu içinde ama yazarın şiirsel üslûbu ile ev¬rensel bir aşk öyküsü hüviyeti kazanmış. Romanı asıl çekici ve okunabilir kılan, hiç kuşku yok ki, yazarın “ödeyen ve ödenen bedel” olarak nitelediği ka¬dın kahramanının ruhsal durumunu, doğasını, duygu¬larını derinliğine işlerken, kadının gizli ama evrensel gücünü -bunda yazarın kadın oluşunun da büyük etki¬si var- çok yönlü bir anlatımla ifade etmiş olmasıdır. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı ikinci romanı da önceki gibi bir değerler, simgeler çatışması üzerine kurulmuş. Böyle olduğu için, romanın bütün yükünü simgeler çekiyor. Devleti/devletin gücünü tem¬sil eden padişah, padişahın gücünün hem onaylayıcısı hem de tehdidi konumundaki Yeniçeriler ve başlangıç¬ta bir çıkar ilişkisi ile Yeniçeri Mansur’un kimliğine bü¬rünen ama bu yeni kimliğiyle bağlantılı olarak Niha- de’ye olan aşkıyla çıkarları arasında bir çatışmayı ya¬şayan Numan. Bu simgesel kişilerin her üçü de taşıdık¬ları ad ile bu adın çağrışımsal karşılığı olan ölüm (ro¬mancının nitelemesiyle ateş) arasında gidip gelirler. Bu bakımdan roman, bir yanıyla imgesel/sembolik, bir yanıyla da gerçeklik düzleminde oluşan bir kıymetler çatışması olarak dikkati çekmektedir. Romanın olay örgüsü birbiriyle bağlantılı üç düzlemde gerçekleşiyor: İlkinde Osmanlı devletinin Yeniçerilerin kimliğinde sorgulanması yapılırken; ikincisinde her şe¬yin bozulduğu bir dönemde esame defterlerinde yapı¬lan tahrifat sonucu para karşılığında ölü bir Yeniçeri¬nin kimliğine bürünen Numan’m Nihade’ye olan tut¬kulu aşkı ve bu çalıntı yaşam içinde adım adım ölüme sürüklenişi; üçüncüsünde ise birinci ve ikinci tabaka¬da verilenler, padişahlar ağzından nakledilen ve on bir küçük öykü ile dramatize edilir. Birbiriyle paralel çizgilerde gelişen olaylar zinciri ve bu zincirlerin tüm halkaları, geride kalan birkaç simgesel ad dışındaki her şey, padişah İkinci Mahmud’un ocağı topa tutturduğu yangında yok olur. Romanın trajedisi de işte bu ‘acıklı son’da düğümlenmektedir. Yazarın söyleyişiyle “Herkes yaptığında mazur ve haklı. Ama bi- rileri yanmak zorunda. ” Yananlar ise, padişahın hem övüncü hem de umacısı konumunda olan Yeniçeriler oluyor. (...) (Gündüz, 2009:492-494). Kendimizi S>nayal>m Yan>t Anahtarı 1, d Yanıtınız yanlış ise “Gelenekçi Romanın Özel¬ likleri” konusunu yeniden gözden geçiriniz, 2, c Yanıtınız yanlış ise “1950’li Yıllarda Gelenekçi Roman” konusunu yeniden gözden geçiriniz, 3, a Yanıtınız yanlış ise “1960’lı Yıllardan Sonra Ge¬ lenekçi Roman” konusunu yeniden gözden ge¬çiriniz, 4, b Yanıtınız yanlış ise “Tarihî Roman ve Gelenek” konusunu yeniden gözden geçiriniz, 5, e Yanıtınız yanlış ise “1960’lı Yıllardan Sonra Ge¬ lenekçi Roman” konusunu yeniden gözden ge¬çiriniz, 6, a Yanıtınız yanlış ise “1980’li Yıllardan Günümü¬ ze Gelenekçi Roman” konusunu yeniden göz¬den geçiriniz, 7, d Yanıtınız yanlış ise “1980’li Yıllardan Günümü¬ ze Gelenekçi Roman” konusunu yeniden göz¬den geçiriniz, 8, a Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬ da Biyografik Roman-Sadık Yalsızuçanlar” ko¬nusunu yeniden gözden geçiriniz, 9, c Yanıtınız yanlış ise “Tarihî Roman ve Gelenek” konusunu yeniden gözden geçiriniz, 10, b Yanıtınız yanlış ise “1960’lı Yıllardan Sonra Ge¬ lenekçi Roman” konusunu yeniden gözden ge¬çiriniz, S>ra Sizde Yan>t Anahtarı Sıra Sizde 1 Modern romanda, pozitivizmin, evrenselliğin, batılı ya¬şama tarzının yansımaları dikkati çeker, Gelenekçi ro¬manda ise toplumun maddî değerleri yanında manevi değerleri, kültürel unsurlarına yer verilir, Tarihten, inançlardan, yaşama tarzından gelen, kutsallık yükle¬nen, terk edilemeyen ritüeller ve davranış kalıpları ro¬manın dünyasına taşınır, Toplumun ortak paydasını oluşturan etik ve estetik değerler de gelenekçi romanın ilgi alanına girer, Modern romanda anlatım teknikleri çeşitlilik gösterir¬ken gelenekçi romanda daha sınırlıdır, Modern romanda sembolik, realist, hatta sürrealist öge- lere rastlanırken, gelenekçi romanda genellikle roman¬tik tavır görülür, Modern romanda birden çok anlatıcı tipi yer alırken, gelenekçi roman genellikle hâkim (ilâhi/tanrısal) bakış açısını kullanır, Sıra Sizde 2 İnançlara ve ibadetlere ilişkin ögelerin sıklıkla yer aldı¬ğı metinler dinî karakterlidir, “Bayrak, bağımsızlık, şe¬hitlik, vatan” gibi kavramlar ise millî karakterlidir, Öte yandan “hilâl” hem dinî hem de millî değerler arasında sayılır, Türklük ve tarih bilincini öne çıkaran romanlar millî; dinî duyarlığı, bu duyarlığın bireysel ve toplumsal hayattaki yansımalarını / görüntülerini işleyen romanlar ise Islami roman grubuna girer, Sıra Sizde 3 Dinî ve millî değerlerin romanla ifade edilmesi, toplu¬mu oluşturan bireyleri, özellikle de genç kuşakları bel¬li değerler etrafında birleştirmeyi / buluşturmayı amaç¬lar, Aidiyet ve mensubiyet duygusunu pekiştirmek, öz güven oluşturmak, sahip olduğu değerleri koruma ve savunma bilincini geliştirmek gibi işlevleri de vardır, Sıra Sizde 4 Tarihî romanlar, okuyucunun roman kahramanlarıyla özdeşleşmesini sağlar, Rol model arayışına cevap verir, Roman kahramanıyla bir serüvene katılan okuyucu, söz konusu kahramanın karakter özelliklerini de, temsil et¬tiği değerleri de içselleştirir, Benzer tarihî kahramanları tanıdıkça ve tarihî olayları iç dünyasında yaşadıkça ta¬rih bilinci gelişir, Sıra Sizde 5 Tasavvuf kültürü, gelenekçi romanın beslendiği zengin kaynaklardan biridir, Görünenin ötesinde görünmeyen bir dünyanın varlığını, insanın manevi olgunlaşmasını, aşkın fizikötesi hâllerini anlamak ve anlatmak, romancı için ilginç bir deneyimdir, Tasavvuf kültürüyle romanın soyut bir derinlik kazanması mümkündür, Yararlanılan Kaynaklar Aktaş, Ş. (1983). “Kurtuluş Savaşını Yapan İki İnsan Ti¬pinin Hikâyesi: Küçük Ağa”, Millî Kültür. 43. Aktaş, Ş. (1992). “Cumhuriyet Dönemi Romanı”, Türk Dünyası El Kitabı-Edebiyat. 3, 2. Baskı, Ankara: Türk Dünyasını Araştırma Enstitüsü Yayınları. Alper, F. (1993). “Tarık Buğra, Hayatı, Sanatı, Eserleri,” 1-2, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensti¬tüsü. Basılmamış Doktora Tezi, Erzurum. Aytaç, G. (1990). “Tarık Buğra’nın Romanı Yağmur Bek¬lerken”, Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncele¬meler. İstanbul: Gündoğan Yayınları Başarslan, S. N. (2010). “Seksenli Yıllarda Türk Romanı ve Post Modern Eğilimler”, 15 Kasım, www.derin- dusunce.org/seksenli-yillarda-turk-romani. (Erişim: 4.9.2011). Bekiroğlu, N. (2009). Lâ-Sonsuzluk Hecesi. İstanbul: Timaş Yayınları. Buğra, T. (1992). Küçük Ağa. İstanbul: MEB Yayınları. Ceylan, 1. F. (2000). Romancının Romanı-Yavuz Ba- hadıroğlu. İstanbul: Nesil Yayınları. Coşkun, S. (2009). “Sevinç Çokum’un Romanlarında Kültürel Meseleler ve Millî Kültür Unsurları”, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi. 21. Burcu, E. (2000). “Osmancık’ta Osman Gazi Han’a Ge¬çiş Sürecinde Yaşanan ‘Simgesel Değişim’ Üzerine Bir Okuma Denemesi”, Türk Yurdu Türk Romanı Özel Sayısı. 153-154, Mayıs-Haziran. Çağlaroğlu, T. (2002). “Kaybolmuş Günler”, Hece Der¬gisi Türk Romanı Özel Sayısı. S. 65-66-67, Mayıs- Haziran-Temmuz. Çağın, S. (2000). “Küçük Ağa”, Türk Yurdu Türk Ro¬manı Özel Sayısı. 153-154, Mayıs- Haziran. Çetin, N. (2007). “Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Tari¬hî Romanlarının Millî Bilince Katkısı”, Erdem. 49. Eliuz, Ü. (2007). “Millî Romantik Tarih Dönüştürümü: Kitit”, Erdem. 49 Erbay, E. (2005). Safiye Erol’un Romanları Üzerine Bir İnceleme. Erzurum: Suna Yayınları. Fedai, Ö. (2007). “Türklerde Devlet Bilinci ve Birlik Dü¬şüncesinin Uyandırılması Açısından Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Kilit ve Çatı Romanlarını Yeniden Okumak”, Erdem. 49. Gündüz, O. (2009). “Cumhuriyet Dönemi Türk Roma¬nı”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı. Editör: R. Kork¬maz, 5.Baskı, Ankara: Grafiker Yayınları. Kabaklı, A. (2002). Türk Edebiyatı. 5, İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. Kırzıoğlu, B. (1990). “Samiha Ayverdi, Hayatı ve Eserle¬ri”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitü¬sü. Basılmamış Doktora Tezi, Erzurum. Lekesiz, Ö. (2002). “OsmanlI’dan Bugüne Popüler Ro¬manlar”, Hece Dergisi Türk Romanı Özel Sayısı. 65-66-67, Mayıs-Haziran-Temmuz. Miyasoğlu, M. (1982). Kaybolmuş Günler, 4. Baskı, ls- tanbul: Suffe. Namlı, T. (2007). Konak ve Çatı da Manevi ve Kahra¬manlık Ögelerinin İşlenişi”, Erdem. 49 Öztürk, H. (Bahar 2004). “Rüyaların ve Sembollerin Işı¬ğında İbiş’in Rüyasından Nahit’in Hakikatine”, TÜ- BAR. XV. Parla, J. (2000). Don Kişot’tan Bugüne Roman. İstan¬bul: İletişim Yayınları. Samsakçi, M. (2007). Sepetçioğlu’nun Kuruluşu Konu Alan Romanlarının İlk Beşinde Manevi Ocaklar”, Er¬dem. 49. Sepetçioğlu, M. N. (1976). Üçler Yediler Kırklar. 2. Baskı, İstanbul: İrfan Yayınevi. Ülker, T. (2005). Harşit’in Hırçın Sesi-Hüseyin Nihal Atsız. Gümüşhane: Gümüşhane Belediyesi Yayınları. Yalçın, A. “Beyler Aman Hakkında”, www.hasankayı- han.com (Erişim: 3.9.2011) Yalsızuçanlar, S. (2008). Anka. İstanbul: Timaş Yayınları. Başvurulabilecek Kaynaklar Ayvazoğlu, Beşir (1997). Geleneğin Direnişi. İstanbul: Ötüken Neşriyat. Enginün, 1. (2002). Cumhuriyet Dönemi Türk Edebi¬yatı. İstanbul: Dergâh Yayınları. Hece (Türk Romanı Özel Sayısı). (2002). 65-66-67, Mayıs/Haziran/Temmuz. Turinay, N. (1983). Geleneğin Dünyası Yeniliğin Ufukları. Ankara: Birlik Yayınları. Yalçın, A. (2002). Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açı¬sından Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı. An¬kara. ÇAĞDAŞ TÜRK ROMANI Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladıktan sonra; nayal>m 1. Biyografik romanla ilgili aşağıdaki ifadelerden han¬gisi yanlıştır? a. Tanınmış kişilerin hayatını roman kurgusu için¬de anlatan bir türdür. b. Gerçek kişilerin ruhsal ve fiziksel özellikleri ay¬rıntılı olarak verilir. c. Hem belgesel hem de kurmacaya özgü nitelik¬ler taşır. d. Yazar, romanını yazdığı kişiyi yakından tanır ve ona hayranlık duyar. e. Biyografik bilgi edinmek amacıyla okunur. 2. Aşağıda verilen yazar ve eser eşleştirmelerden han¬gisi yanlıştır? a. Ayşe Kulin-Meyyâle b. Sadık Yalsızuçanlar-Anka c. Beşir Ayvazoğlu-Bozgunda Fetih Rüyası d. Hasan-Âli Yücel-Goethe: Bir Dehanın Romanı e. Attilâ Ilhan-Allah’ın Süngüleri: “Reis Paşa” 3. Yahya Kemal Beyatlı’nın biyografisinden hareketle yazılmış roman aşağıdakilerden hangisidir? a. Saraydan Sürgüne b. Gezgin c. Bozgunda Fetih Rüyası d. Çınarlı Köyün Muhtarı e. Taif’te Ölüm 4. Aşağıdakilerden hangisi Ayşe Kulin’in biyografik ro¬manlarından biri değildir? a. Adı: Aylin b. Mavi Saçlı Kız c. Füreya d. Türkan (Tek ve Tek Başına) e. Veda-Esir Şehirde Bir Konak 5. Oğuz Atay’ın yazdığı Bir Bilim Adamının Romanı- Mustafa İnan’a ilişkin aşağıdakilerden hangisi yanlıştır? a. Roman, yazarın üniversiteden hocası Mustafa İnan’ın hayatını anlatır. b. Bir bilim adamının şahsında dönemin idealist kuşağının hayatını yansıtır. c. Biyografik roman türünün en iyi örneklerinden¬dir. d. 2000’li yıllarda Türkiye’nin bilim çevrelerini tas¬vir eder. e. Belgesel niteliği vurgulanmak için romanın so¬nuna fotoğraflar eklenmiştir. 6. Gazi ve Fikriye, Paris’te Son Osmanlılar, Abdülme- cit gibi romanlarıyla tanınan yazar, aşağıdakilerden hangisidir? a, Nermin Bezmen b, Vâlâ Nureddin c, Hıfzı Topuz d, Sadık Yalsızuçanlar e, Attilâ İlhan 7. Köprü romanının konusu aşağıdakilerden hangisinde verilmiştir? a, Boğaziçi Köprüsü’nün yapılış serüvenini anlatır, b, Tarihî bir taş köprünün yıkılış öyküsünü anlatır, c, Mostar köprüsü üzerinde başlayan bir aşk hikâ¬yesini anlatır, d, Fırat nehrinin üzerine bir köprünün kuruluş mü¬cadelesini anlatır, e, Çobandede köprüsünün Ruslar tarafından bom- balanışını anlatır, 8. Sadık Yalsızuçanlar’ın Niyazi Mısrî’nin hayatından yola çıkarak yazdığı roman aşağıdakilerden hangisidir? a, Anka b, Gezgin c- fiey d, Cem Sultan e, Cam ve Elmas 9. Aşağıdaki isimlerden hangisi Türkiye’de biyografik roman yazarlarından biri değildir? a, Beşir Ayvazoğlu b, Hıfzı Topuz c, Ayşe Kulin d, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu e, Orhan Pamuk 10. Erzincan’ın sıra dışı valisi Recep Yazıcıoğlu’nun ha¬yat hikâyesiyle örtüşen biyografik roman aşağıdakiler- den hangisidir? a. Viran Dağlar b. Köprü c. Çınarlı Köyün Muhtarı d. Saraydan Sürgüne e. Meyyâle Okuma Parçası BİYOGRAFİK ROMAN TÜRÜNÜN TÜRK EDEBİYATINDAKİ GELİŞİMİ ÜZERİNE BAZI DİKKATİ ER’den Mustafa Apaydın Türk edebiyatında özellikle son on yıl içinde biyografik romanların sayısında artış olduğu görülmektedir, Bu ar¬tış aynı zamanda okuyucu ilgisine paralel bir seyir izle¬miştir, Zira özellikle Ayşe Kulin, Nermin Bezmen ve Hıfzı Topuz gibi yazarların biyografik roman tarzında kaleme aldıkları eserler, ciddi bir satış rakamına ulaş¬mıştır, Roman türünde aynı dönemde verilmiş eserlerin büyük kısmı sınırlı bir okur kitlesinin ilgisini çekerken söz konusu eserlerin büyük bir kısmı en az on beş - yir¬mi baskıya ulaşmış durumdadır, Kolay okunmalarının yanında biyografik romanların toplumun özel hayatları öğrenme arzusunu tatmin ettikleri için yüksek satış ra¬kamlarına ulaştıkları düşünülebilir, Biyografik romanlarınız, Türk edebiyatında da ilgiyle izlenen post-modern edebiyatın türleri belirsizleştirme anlayışının etkisiyle son on yıl içinde yazarlarımızın il¬gisini çekmiş gibi görünmektedir, Bununla birlikte Türk edebiyatında verilen biyografik roman örnekleri, post¬modern edebiyatta görüldüğü gibi, roman ile gerçek ilişkisini sorunsallaştırmış sayılmazlar, Edebiyatımızda bu yönde öncü bir biyografik roman henüz kaleme alın¬mamıştır, Bizdeki eğilimi, daha çok bireyleşme çabala¬rının bir yansıması olarak düşünmek daha uygun ola¬caktır Biyografik romanlar bazı teknik sorunları barındırmak¬tadır; ancak en önemli sorun, roman gibi daima kurma¬ca bir dünya sunmayı vaat etmiş bir edebî türü, gerçek¬leri anlatmayı amaçlayan bir türün yerine koymaktan kaynaklanmaktadır, Bu durum, biyografik romanları, çok kez, diğer romanlara göre daha basit, estetik yönü daha zayıf kılmaktadır, Yazara birkaç biçim denemesi dışında kurmacaya dayalı bir dünya yaratma imkânı ta¬nımadığı için biyografik romanlar, yaratıcılık anlamında daha sınırlı metinler olarak gözükmektedir, Bazı ro¬manlarda hayat hikâyelerine dair belgelerin fazlalığı, yazarın da bu belgelere yer vermesine yol açmış; bu da okuyucu açısından roman harici bir metin okuma duru¬mu doğurmuştur, Bu sorunların hemen hepsi, biyogra¬fik roman yazarlarının genelde romanı araç olarak algı¬lamalarından kaynaklanmaktadır, Gerçekten yaşamış bir kişinin hayatı, bir edebî metin olmak için ilginç ola¬bilir; ancak yine de roman türünün sınırlarını zorladığı, yazarın sınırlı bir alanda hareket etmek zorunda olduğu gerçeği açıkça görülmektedir, Bir iki örnek dışında, şim¬diye kadar kaleme alınan biyografik romanların estetik olgunluk bakımından orta seviyeyi aşmamış olmaları da bu tür eserlerin iki türün, biyografinin ve romanın arasında bir yerde bulunmalarından dolayıdır, Kaynak: Apaydın, 2002: 467-467 Kendimizi S>nayal>m Yanıt Anahtarı 1, e Yanıtınız yanlış ise “Biyografik Roman” konu¬sunu yeniden gözden geçiriniz, 2, a Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬da Biyografik Roman” konusunu yeniden göz¬den geçiriniz, 3, c Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬da Biyografik Roman-Beşir Ayvazoğlu” konusu¬nu yeniden gözden geçiriniz, 4, b Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬da Biyografik Roman-Ayşe Kulin” konusunu ye¬niden gözden geçiriniz, 5. d Yanıtınız yanlış ise “Biyografik Roman Modeli: Bir Bilim Adamının Romanı-Mustafa İnan” konu¬sunu yeniden gözden geçiriniz. 6, c Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬da Biyografik Roman-Hıfzı Topuz” konusunu yeniden gözden geçiriniz, 7, d Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬da Biyografik Roman-Ayşe Kulin” konusunu ye¬niden gözden geçiriniz, 8, a Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬da Biyografik Roman-Sadık Yalsızuçanlar” konu¬sunu yeniden gözden geçiriniz, 9, e Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬ da Biyografik Roman” konusunu yeniden göz¬den geçiriniz, 10, b Yanıtınız yanlış ise “Günümüz Türk Edebiyatın¬ da Biyografik roman-Ayşe Kulin” konusunu ye¬niden gözden geçiriniz, Sıra Sizde Yanıt Anahtarı Sıra Sizde 1 Roman kurmacaya dayalı bir tür olduğuna göre, tarih¬sel ya da belgesel de olsa, romanda karşımıza çıkan bil¬giler, nesnel olmaktan çıkmış, öznel bir nitelik kazan¬mıştır, Dolayısıyla herhangi bir romanı bilgi edinme amaçlı okumak doğru değildir, Örneğin Osmanlı devle¬tinin kuruluşu ile ilgili doğru tarihsel bilgileri almak için Tarık Buğra’nın Osmancık ya da Kemal Tahir’in Devlet Ana romanlarını değil, tarih kitaplarını okumak gerekir, Sıra Sizde 2 Roman yazarı ile romanı yazılan kişi arasında duygusal bir bağ oluşabilir, Biyografisinden yola çıkılan kişi, ya¬zarın akrabası, öğretmeni, dostu veya arkadaşı ya da hayranlık duyduğu biri olabilir, Bu nedenle yazarın ele aldığı kahramana nesnel bakması, işlediği konuya eleş¬tirel gözle yaklaşması ya da anlatımında eleştirel bir üs¬lûp kullanması oldukça zordur, Sıra Sizde 3 Kitabın çok okunmasında roman yazarı etkili olduğu kadar, hakkında roman yazılan ünlü kişi de etkilidir, Yazarın meraklı bir okuyucu kitlesi oluşmuşsa, yazdığı her yeni kitap sabırsızlıkla beklenecek ve yazdıkları il¬giyle okunacaktır, Öte yandan hakkında roman yazılan kişinin hayatı da merak edilmekte; bu kişinin hayatını roman kurgusu içinde okumak da ilgi çekici bir dene¬yim olmaktadır, Sıra Sizde 4 Attilâ İlhan “Atatürkçü” bir yazardır, Atatürk’ün düşün¬celerine, mücadeleci kişiliğine, özgürlük ve bağımsızlık tutkusuna hayrandır, Yazdıklarında sık sık Atatürk’ü ve Atatürk’ün düşüncelerini referans alır, Dolayısıyla Mus¬tafa Kemal’in biyografisini araştırmak ve incelemek, Mustafa Kemal’i “Reis Paşa” ve “Gazi” sıfatlarıyla bir ro¬man kahramanı olarak ele alıp işlemek, Attilâ Ilhan’ın Atatürk’e hem düşünsel hem de gönülden bağlılığıyla yakından ilgilidir, Sıra Sizde 5 Serbest kurgulu bir roman, bütünüyle yazarın muhayyi¬lesinden (imgeleminden) doğar, Yazarın yaşadığı ve gözlemlediği olay ya da durumlar, kurgu yeteneğinin elverdiği ölçüde yoğrulur ve romana dönüşür, Biyogra¬fik romanda ise romanı kuracak malzeme hazırdır, Ro¬man, hakkında roman yazılacak kişinin biyografisi çev¬resinde dönecektir, Bu, yazarın hayal gücüne fazla iş bırakmasa da, biyografinin dışına çıkamamak gibi bir zorunluluğu da beraberinde getirir, Zengin bir muhay¬yileye sahip, kurgu yeteneği üst düzeyde olan yazarlar için biyografik roman, serbest kurgulu romana göre da¬ha güç olabilir, Ancak kurguda zorlanan yazarlar için biyografik romanın daha kolay olduğu söylenebilir, Yararlan>lan ve Başvurulabilecek Kaynaklar Apaydın, M, (2002), “Biyografik Roman Türünün Türk Edebiyatındaki Gelişimi Üzerine Bazı Dikkatler”, Hece Dergisi Türk Romanı Özel Sayısı. 65-66-67, Mayıs-Haziran-Temmuz, Atay, O, (2011), Bir Bilim Adamının Romanı-Musta- fa inan. İstanbul: İletişim Yayınları, Ayvazoğlu, B, (2001), Bozgunda Fetih Rüyası. İstan¬bul: Kabalcı Yayınevi, Gülecek, B, (2007), “Biyografik Roman Türü Üzerine Bir Çalışma”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fa¬kültesi Bahar Dönemi, 1950 Sonrası Türk Ede¬biyatı Dönem Ödevi. Ankara, Gündüz, O, (2009), “Cumhuriyet Dönemi Türk Roma- m”, Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı. Editör: R,Kork¬maz, 5-Baskı, Ankara: Grafiker Yayınları, İlhan, A, (2005), Gazi Paşa. İstanbul: Türkiye İş Banka¬sı Yayınları, İslam, A, (2001), “Biyografi İle Roman Arasında Adı: Ay¬lin”, Türkbilig. 2, Kafaoğlu-Büke, A, (2011), “Aşklar, Acılar, Tutkular”, Ra¬dikal Kitap. 3 Mayıs Kulin, A, (2010), Füreya. 3, Baskı, İstanbul: Everest Ya¬yınları, Lekesiz, Ömer, (2002), “OsmanlI’dan Bugüne Popüler Romanlar”, Hece Dergisi Türk Romanı Özel Sayı¬sı. 65-66-67, Mayıs-Haziran-Temmuz, Menekşe, O, B, (Mart 2000), “Gerçek, Kurmaca ve Ro¬man Biyografiler: Julian Barnes’ın Flaubert’in Papa¬ğanı ve Peter Ackroyd’ın Dickens’ı”, Türk Dili. 571, Peyami Safa, (1979)- “Roman ve Biyografi”, Sanat Ede¬biyat Tenkit. 4,Baskı, İstanbul: Ötüken Neşriyat, Scheuer, H, (1992), “70’li Yılların Biyografik Romanları Sanat ve Bilim”, Gündoğan Edebiyat. 2, Bahar, Yalsızuçanlar, S, (2008), Anka. İstanbul: Timaş Yayınları, Yılmaz, E, (2004), “Gezgin: Çağdaş Menkıbe”, yenisa- fak.com.tr/arsiv/2004/ekim/24/kultur.html Yılmaz, M, (2004), “Bir Modern Masal: Yalsızuçuçan- lar’ın Gezgini”, (zaman.com.tr; 21 Kasım; www.radikal.com.tr, 3 Aralık). Aktaş, Ş, (1992), “Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı. 3, Ankara: TKAE Yayınları, Belge, M, (1994), Edebiyat Üstüne Yazılar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, Dürder, B, (1971), Roman Anlayışı. İstanbul: Remzi Kitabevi, Hece (Türk Romanı Özel Sayısı) (2002), 65/66/67, Mayıs-Haziran-Temmuz, Amaçlar>m>z Bu üniteyi tamamladıktan sonra; n Dar Çevresinden Büyük Kentin Geniş Mekânlar>na ya da Zamana, Mekâna ve İnsana Aç>lma Sanayileşmenin ön plana çıktığı, uygarlık ürünlerinin yaygınlaştığı 1970’li yıllarda köy romanında bir durgunluk görülür. Bu tür romanlardan bunalan kimi yazarlar, yeniden aydın problemi çevresinde kent insanının sorunlarına yönelirler. Bir eleş¬tirmenimiz köy romanının ölümünü ileri, akılcı ve toplumcu görüşlere dayanma¬yan ‘Türkiye’nin sanayi öncesi dönemine ait anlayış ve düşüncelerin ölümü’ne benzetirken (Gevgilli, 1972); yazılarında toplumcu gerçekçi çizgiyi benimsemiş gö¬rünen Fethi Naci “Romanlar, Köyler, İnsanlar” adlı yazısında köy romanının gide¬rek tekdüze bir hâl alışından şöyle yakınır: “Köy üstüne roman yazanlarımızın çoğu, toprak konusuna, tarım konusuna el at¬mayı, roman yazmak için yeterli sanıyorlar. Örneğin bir köyün su sorununu ortaya koymak, ya da bir başka köye traktör girişini anlatmak başlıca kaygıları oluyor. Okuyun bu romancılarla yapılan konuşmaları, hep birtakım sorunlara değinmek¬ten, birtakım gerçekleri göstermekten söz ederler; pek rastlayamazsınız birtakım in¬sanları anlatmak için roman yazdığını söyleyene. Bence köyden söz açan romanla¬rın bıkkınlık vermeğe başlamasının nedenini burada aramak gerek. Bu anlayıştaki romancılarımız, romanın eğitici görevini yanlış anlıyorlar, diyorum. Romanın eği¬tici görevi, insansız bir toplum gerçeğini anlatmak değil, bu gerçek içindeki insanın bu gerçekle karşılıklı ilişkilerini, bu ilişkilerin belirlediği davranışlarını, bu ilişkilerin biçim verdiği bilincini, bu bilinçle toplumsal ilişkileri değiştirme çabasını anlatmak olsa gerek. Çünkü yalnız toplum gerçeği olarak köyleri anlatmak, köylerin bozuk dü¬zenini ortaya koymak, bilim adamlarımıza düşen bir iştir.”(Kalpakçıoğlu, 1963). Yeni açılımlara açık olan genç kuşak romancılar, 1960’lı yıllardan başlayarak aydın problemi çevresinde ve büyük kentin sorunları arasında ezilen Türk entelek¬tüelinin bunalımlarını, zamanla hesaplaşmasını konu alan romanlara yönelirler. Bir önceki kuşaktan toplumdaki sosyal dengesizlikleri gündeme getiren romancıları, yeni kuşaktan modern roman tekniklerini eserlerinde uygulayan ve toplumsal so¬runlardan bireysel sorunlara geçen romancılar izler. Bu romancılar arasında dö¬nem aydınının içinde bulunduğu yalnızlığı, korkuları, çelişkileri işleyen Hikmet Erhan Bener (Acemiler, Loş Ayna, Ara Kapı ilk yayımlamşı Kedi ve Ölüm adıyla, Baharla Gelen, Yalnızlar/ilk yayımlamşı Gordium adıyla, Bir Büyük Bürokratın Romanı, Elifin Öyküsü, Macellos da Vinci’nin Akıl almaz Serüvenleri, Böcek, Bir Ölü Deniz, Sisli Yaz, Ortadakiler, Tekilleşme, Anafor, Köleler ve Tutkular), aydın¬daki yalnızlık acılarını işleyen Ferit Edgü (Kimse, O), bütün romanlarının konusu¬nu 50’li 60’lı yılların Beyoğlu hayatından alan ve bu mekânda yaşanan renkli ve canlı hayatı anı tadında öyküleştiren Demir Özlü (Bir Uzun Sonbahar, Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları, Bir Beyoğlu Düşü, Bir Yaz Mevsimi Romansı, Tatlı Bir Eylül, İthaka’ya Yolculuk, Amerika 1954, Dalgalar).. gibi romancılar dikkati çeken adlardır, Konularını Doğu-Batı çatışması içinde yurt dışına çalışmaya giden/göç eden iş¬çilerin/göçmenlerin yaşamlarından alan Bekir Yıldız (Türkler Almanya’da, Al¬man Ekmeği/Demir Bebek, Darbe), Gülten Dayıoğlu (Dönmeyenler), Tarık Dur¬sun K. (Bağnyamk Ömer ile Güzel Zeynep), Adalet Ağaoğlu (Fikrimin İnce Gü¬lü), Dursun Akçam (Almanya ’mn Zencileri, Almanya ’mn Üvey Çocukları/belge¬sel) Zülfü Livaneli (Arafat’ta Bir Çocuk/Dönemeyenler), Yüksel Pazarkaya (Oturma İzni), Abbas Sayar (Dik Bayır), Necati Tosuner (Sancı Sancı), Tekin Sönmez (Yeryüzü Gurbeti), Nevzat Üstün (Alamanya Beyleri), Günay Dal (İş Sürgünleri, E5, Yanlış Cennetin Kuşlan), Hasan Kayıhan (Gurbet Ölümleri, Köln’de Bir Kız), Rıza Hekim (Alpler Geçit Vermiyor, Uzak Yuvada Bahar), Gül Turan (Gülün Dikeni), Özdemir Başargan (Gurbet Sofrası), Fethi Savaşçı (Al¬manlar Bizi Sevmezdi), Renan Demirkan (Sakallı Kadın), Mustafa Akgün (Menh ’ten Münih ’e, Köln Diye Bir Yer, Satı Gelinin Türküsü), Ali Erkan Kavaklı (Alman Doktor, Başkaldmyorum)... romanlarında bu insanların yaşadıkları olum¬suz şartları, gurbet duygusunu, konuk olarak bulundukları ülkelerin insanları tara¬fından aşağılanmalarını, ülkelerinde ‘gurbetçi’, ‘almancı’ gibi yakıştırma adlarla küçümsenmelerini işlediler. Ne var ki bu yazarların büyük bir bölümünün başlan¬gıçta insancıl ve evrensel değerlerle yaklaştıkları Batı’ya ve Batıklara olan iyimser ve hayranlık dolu düşünceleri, tanık oldukları ulusalcı tavır ve dinsel bağnazlıklar sonunda düş kırıklığına dönüştü (Miyasoğlu, 2000: 75-76), SIRA SİZDE 1970’li yıllardan sonra köy romanının kentli okurlar arasında ilgi görmesinin sebepleri ne olabilir? Konularım tutukevlerindeki tutuklularm yaşam öykülerinden alan Kerim Kor- can (Linç, İdamlıklar) gözleme dayalı romanlar yazarken, Mehmet Kemal Kur- şunluoğlu biyografik hüviyetli Sürgün Alayı'nda taşıdığı sosyalist düşüncelerin¬den dolayı askerliğini çavuş olarak yapan kahramanının kişiliğinde eleştirilerini devlete ve sağ güçlere yöneltir, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sırasındaki dev¬let politikalarını eleştirir. Yaman Koray (Deniz Ağacı, Gelin taşı, Mola, Sığırcıklar, Büyük Oıfoz), romanlarında leitmotiv, iç monolog gibi yeni anlatım tekniklerini uygulayan ve yeni bir zaman kurgusu deneyen Emine Işınsu Öksüz (—»,(* (—>) işaretli olanlar hakkında başka ünitelerde ya da ayrı bir başlık altında ayrıntılı bilgi verildiği/verileceği için burada sadece adlarını anmakla yetindik.) varsıllık- yoksulluk, fabrikatör-işçi gibi sınıf çatışmasına dayalı romanlarıyla Yılmaz Güney (Boynu Bükük Öldüler), Burhan Günel (Ökçe, Umut Zamanı, Acının Askerleri, O Güzel Kadın ın Çocukları), kent insanının sorunlarım ve iç çatışmalarım işleyen İn¬ci Aral ( —», Selim İleri ( —», Güven Turan (Dalyan, Yalnız mısın, Soğuk Tüy¬lü Martı) izler. 1960 sonrası Türkiyede yaşanan sosyal olayları ve toplumsal çatış- maları farklı bakış açılarından ele alan Lütfi Kaleli (Haşhaş), Yılmaz İncesu (Doktor Cemil), Necmi Onur (Arap Abdo, Kadınlar Daha Çok Sever), Mehmet Davaz (Mevsimler), Ömer Polat (Mahmudo ileHazel), Mehmet Selahattin (Kay¬bolan Dünya), Mustafa Miyasoğlu (^), Yahya Akengin (^), Duygu Ase- na(^), Ayla Kutlu (^); Yıldırım Keskin (Bir Gecenin Beyliği, Ölümü Bekleyen Kent/1997 Orhan Kemal roman ödülü); ironik anlatımıyla ve yarattığı Donkişotva- ri kişileriyle toplumdaki kirliliği eleştiren Tahsin Yücel (Mutfak Çıkmazı, Pey¬gamberin Son Beş Günü, Bıyık Söylencesi, Vatandaş); tüm romanlarında ulusçu söyleme gösterdiği aşırı tepkiyle dikkati çeken ve sosyal, siyasal olayları insancıl bir yaklaşımla ve ironik bir üslupla irdeleyen Çetin Altan (Büyük Gözaltı, Bir Avuç Gökyüzü, Viski, Küçük Bahçe, Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri, Uçuk), doğuş¬tan sorunlu kişileriyle psikanaliz yöntemini romana uyarlayan Yusuf Atılgan (^), yeni anlatım teknikleriyle modern/post-modern anlatım yönteminin yolunu açan Oğuz Atay (^), Kurtuluş Savaşı’nı ulusalcı söylemle ve anı tadında romanlaştıran İlhan Selçuk (Yüzbaşı Selahaddin’in Romanı I-II); sosyal konuları toplumcu-ger- çekçi bakış açısıyla irdeleyen ve politik eleştiri türü romanlar yazan Sevgi Soysal, Ömer Faruk Toprak (Tuz ve Ekmek, Karşı Pencere), politik yergi ve gülmece ro¬manlarıyla ünlenen Oktay Verel (Kuklalar, Şimdi Tasa Anayasa, Maksat Vatan Kurtulsun, Arslan Gibi Eşekler, Şeytan Mağarası), kadının üzerindeki sosyal baskı¬ları ve kadının bağımsız olabilmek için yaptığı mücadeleleri temel izlek olarak iş¬leyen Ulviye Alpay (Ben Sevilmeye Değerim), Aysel Özakın (Almmda Mavi Kuş- lar/1979 Madaralı Roman Ödülü, Genç Kız ve Ölüm), çocuk romanları dışında yazdığı eserlerinde kara mizahın özgün örneklerini sunan Sulhi Dölek (Korugan, geç Başlayan Yargılama, Küçük Günahlar Sokağı, Kiracı, Truva Katırı) ve Muzaf¬fer İzgü (Gecekondu, Ilyas Efendi, Halo Dayı), Hasan Kıyafet (Gominis İmam, Başlayan Kavga, İnsan Yokuşu), Selçuk Baran (Bir Solgun Adam, Bozkır Çiçek¬leri, Güz Gelmeden), İrfan Yalçın (Genelevde Yas, Pansiyonda Huzur, Fareyi Öl¬dürmek, Ölümün Ağzı/1980 TDK Roman Ödülü), Güney Dal (Aşk ve Boks ya da Sabri Mahir’in Ring Kıyısı Akşamlan, Küçük Adında Biri), Afşar Timuçin (Yarma Başlamak, Gece Gelen Eski Dost, Kıyılar Durunca) öne çıkan adlardır, Bu dönem romancıları arasında romanı birikimlerini okurla paylaşma aracı ola¬rak gören, daha çok iyi niyetle, toplumsal sorunlara kendince çözüm getirmek is¬teyen, entelektüel tarafı ağır basan romancılar da vardır. Bunlar arasında Fikri Se¬zer (Yasak İlişkiler), Çetin Öner (Dağlara Yazılıdır), Alev Alatlı, (^); kadın so¬runlarını gündeme taşıyan Duygu Asena (^), Feyza Hepçilingirler (^); ede¬biyatı ideolojik ve politik söylemlerden uzaklaştırarak hiciv yoluyla bizdeki abartı¬lı değerleri, “tek yol”culuğu ve özümsenmemiş batılılaşmayı irdeleyen Ahmet Al¬tan (Dört Mevsim Sonbahar, Sudaki İz, Yalnızlığın Özel Tarihi, Tehlikeli Masallar, Aldatmak), Doğu-Batı çatışması içinde yanlış batılılaşmayı eleştiren Necip Fazıl Kısakürek (Aynadaki Yalan), Emre Kongar (Hocaefendi’nin Sandukası), Bar¬las Özankça (Ters Adam) öne çıkan adlardır. 1960İ1 yıllardan sonra Türk romanında konu çeşitliliği bakımından artış görülmesinin te- SI RA S i Z D E mel nedenleri nelerdir? Bu adlar arasında öykü ve romanlarında ele aldığı konu, işlediği temel izlekler ve anlatım teknikleri bakımından kendinden söz ettiren Selim İleri, Alev Alatlı, Feyza Hepçilingirler ve Dııygıı Asena'mn romancılıkları üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Konularını daha çok yakın çevresinden ve gözlemlerinden alan, toplumdaki sı¬ra dışı yaşayışları işleyen ve bu ilişkileri aşk potasında eriterek yoğuran bir roman¬cı kimliğiyle okurun karşısına çıkan Selim İleri (d. 1949), ilk romanı Destan Gönül¬lerden başlayarak gittikçe zenginleşen izlekleriyle ve sıra dışı aşkları konu edinen romanlarıyla dikkati çekmektedir. Selim İleri, Ölünceye Kadar Seninim romanında Süha Rikkat adlı bir kadının yaşamına giren iki erkek ile olan birlikteliği ve ayrılık nedenlerini sorgular. Birincisinde çıkar ve varsıllık, ikincisinde ise insanları kişilik¬leri ve bireysel eğilimleri yüzünden dışlayan ve onu intihara götüren toplumsal de¬ğerler ön plandadır. İleri, asli kişi aynı zamanda başarılı bir romancı olan Süha’nın iç dünyasını okura açarken bilinç akışı tekniğini başarılı bir şekilde kullanmıştır. İleri’nin geniş yankı uyandıran ve olumlu olumsuz pek çok eleştiriyi üzerine çeken son romanı Yarın Yapayalnız da yine sıra dışı bir aşkı işlemektedir. Yaşa¬mının ikinci baharını yaşayan Handan Sarp adlı bir soprano ile kadın terzisinde ça¬lışan ve henüz gençliğinin baharında olan Elem adlı bir genç kızın arasındaki tut¬kulu ve hüzünlü aşkı üzerine kurulan roman, kaba bir cinsellik dışında genel ola¬rak aşkın verdiği acılar üzerine kurulmuş. Birbirine zıt ve farklı kültürel ortamlar¬da yetiştikleri için hem sosyal ve sınıfsal hem de önemli yaş farkı bulunan iki ka¬dını aşkın potasında bir araya getirir ve farklılıkları bu potada eriterek çıkar oku¬run karşısına. Toplumda saygın bir yere sahip olan kahramanın kalabalıklar içinde bile yalnız olduğunu, sürekli toplum baskısıyla karşı karşıya kaldığı için acılarla dolu aşkını ve duygularını gizlemek zorunda kaldığını söyleyen Selim İleri, bu ro¬manı yazarken tanıdığı kadınlardan ve yine kadın duygularını başarıyla anlatan ya¬zarlardan yararlandığını, hata yapmamak için olay örgüsünü ve kişilerinin duygu¬larının açılımında azami özen gösterdiğini söyler. Bu itibarla roman, alışılmışın dı¬şında bir anlatım tekniğine sahip. Olay, olgun yaşlarda bulunan Handan Sarp adlı ünlü bir sopranonun Selim İleri’yi arayıp yaşadıklarını romanlaştırmasını istemesiy¬le başlar. Böyle bir kurgu ile Selim İleri hem romanını hem de bu romanın oluşum evrelerini eşzamanlı yürüterek romanına gerçeklik duygusu katmayı başarır. Bu başarıda yazarın baş kişisinin duygu dünyasını ve birtakım açmazlarını yansıtırken bilinç akışı tekniğini kusursuz denecek ölçüde kullanmasının büyük payı olduğu kesin. İleri’nin adı anılanlar dışındaki romanları Her Gece Bodrum (TDK Roman Ödülü), Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi, Bir Akşam Alacası, Yaşarken ve Ölür¬ken, Ölünceye Kadar Seninim, Yalancı Şafak, Saz Caz Düğün Varyete, Gramofon Hâlâ Çalıyor, Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver, Hepsi Alev, Uzak, Hep Uzak, Kırık Deniz Kabuklan, Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak, Her Yalnızlık Gibi, Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Ol¬saydın, Kafes adlarını taşımaktadır. Selim Îleri'nin romanlarını anlatım tekniği bakımından farklı kılan hususlar nelerdir? Alev Alatlı (d. 1944), Kıbrıs’ta başlayıp Yunanistan’da son bulan Kıbrıs’lı iki ki¬şinin Eleni ile Arif Tahsin’in evlilik serüvenini anlattığı ilk romanı Yaseminler Tü¬ter mi Hâlâ? dan sonra kaleme aldığı Or'da Kimse Var mı? genel başlığı altında ya¬yımlanan dörtlemesinde yerleşmiş değerler ile aydının çatışmasını işler. Viva La Mııerte! Adını taşıyan dörtlünün ilk kitabında çıkar ilişkilerinin egemen olduğu kendi değerlerine yabancılaşmış, bir toplumda harcanan bir aydının, Günay Ro- doplu’nun öyküsünü; Nııke' Türkiye!adını taşıyan ikinci kitapta, Türk aydınının sa¬dece kendi toplumunun bağnazlığına değil, Batı’mn şiddetle sonuçlanan sömürü düzenine karşı da amansız bir mücadele verdiğini; cehaletin sadece bizim toplu- mumuza özgü olmadığını, Türk aydınının, Batı’nın hemen her zaman şiddetle so¬nuçlanan kendini beğenmişliği ile de uğraşmak zorunda kaldığını anlatır. Cehale¬tin kol gezdiği bir toplumda bilgili ve sorgulayıcı olanların göğüslemek zorunda ol¬dukları tehlikeler sıralanırken bilginin, bilgili olmanın aynı zamanda birtakım so¬rumluluklar da yüklediğine dikkat çekilir. Dizinin üçüncü kitabı Valla Kurda Ye¬dirdin Beni de, Türk solunun Kürt sorununa bakışını geniş bir perspektiften irde¬lerken, sorunun temelinde yatan yoksulluğa, gelir dağılımındaki adaletsizliğe, yıl¬lardır istihdam sorununu çözememiş yanlış devlet politikalarına ve Doğu insanının yalnız ve korumasız bırakılmasına bağlar. Romandaki şu cümle yazarın vermek is¬tediği mesajı özetler gibidir: “Oğul bu muydu sadıklığm! Valla, yedirdin kurda be¬ni!” Alatlı dizinin son kitabı O.K. Musti Türkiye Tamamdır’da ise okuru, uçları em¬peryalist güçlere kadar uzanan geniş bir perspektiften incelediği üçüncü ciltte an¬lattıklarının sonuçları ve gelinen nokta üzerinde düşündürür. Alatlinm iki cilt halinde yayımlanan ütopik karakterli son romanı Schrödin- ger’in Kedisi’nde kendilerine Onarımcılar adını veren bir avuç insanın gezegeni¬mizde Kutsal Koalisyon’un dışında kalarak, hatta karşı çıkarak verdikleri yaşam sa¬vaşını anlatır. Romanın olay örgüsü 2010/2012 yıllarında “yitirilmiş bir ülke”nin, Türkiye’nin parçalara bölünmüş bir dönemine oturtulur. Onarımcılar, Kara Kalpak¬lı Adam’ın önderliğinde Turnalar’ın ve Seher Yıldızı’nın kılavuzluğunda dağlara çı¬karlar. Yazar simgesel bir anlatımla aslında değişen Türkiye’ye ve Türkiye’nin Cumhuriyetten sonraki sosyal ve politik değişmelerine göndermelerde bulunur. Alatlı, küreselleşen yeni dünya düzeninin tüm insanlığı felâkete sürüklediği te¬mel düşüncesini öne çıkardığı romanında kuantum fiziğinin temelini oluşturan Schrödinger’in Kedisi deneyinden yola çıkarak bir anti-ütopya kurmaya çalışmış¬tır. Bu ütopyada insanlar, kendilerine güvendikleri ve kendi öz kaynaklarını hare¬kete geçirdikleri zaman gezegenimize hâkim olan yüce Pir tarikatının dışında ka¬larak da kimliğini koruyabileceklerini ve mucizeler gerçekleştirebileceklerini ale¬gorik bir anlatımla dikkatlere sunar. Rüya’da ise Kara Kalpaklı Adam’ın önderliğin¬de ve kılavuzluğunda bir avuç insan, kendine güvenini kaybetmiş eski Türkiye’nin küllerinden ideal bir toplum çıkarır ve aksi durumda Türk toplumunun dönüşü ol¬mayan bir yolda onarılması imkânsız bir bedel ödeyeceğine vurgu yapar. Alev Alatlı' nın kahramanlarının ortak özellikleri nelerdir? SIRA SİZDE SIRA SİZDE 80’li yıllarda yazdığı Kadının Adı Yok Ye Kahramanlar Hep Erkek gibi roman¬larında kadın sorunlarına feminist bir kadının bakış açısından yaklaşan Duygu Asena (1946-2006), son romanı Paramparça'âz bu sefer kadın gözüyle erkek dünyasını aralar. Taşra cinselliğinin yasaklı alanlarını romana taşırken, kişilerinin acılarını, bastırılmış duygularını röportaj tekniğiyle romanlaştırır. Asena gibi kadınların sorunlarını farklı bir bakış açısından ele alan Feyza Hep- çilingirler (d. 1948), Tanrı Kadın romanında, bir yandan özverili yaşamı içinde kadını yüceltirken, bir yandan da toplumun ona biçtiği değeri sorgular. Romanda vurgulanan “Her kadın biraz tanrıdır." yargısından hareketle kadının toplumdaki yerini belirleyen roman, kadının bu yönünü sadece bedeninde yaşattığı canlıya ka¬nıyla canıyla hayat verdiği için değil, "yaşamın her alanında alçakgönüllü bir ü retkenlikle yaratıcılığın sü rdü rdüğü, beslemek, büyü tmek gibi tanrı niteliklerini, bunlarla övünmeyi aklına bile getirmeden taşıdığı için de." yüceltilmeye değer bulur. 12 Mart döneminin fon olarak kullanıldığı bu romanda merkezde Ayşe adlı kahraman olmak üzere onun serüvenine katılan iki kadının (Zehra ve Sacide) öy- küleriyle birlikte yollarının bir noktada buluşması, kendilerini aldatan erkeğin kişi¬liğinde kadınlığın sorgulanması yazarının özgür ve ustaca anlatımıyla dikkatlere sunulmaktadır. Bu saydıklarımıza kişilerini dinsel ve etnik kimliğine bakmadan insancıl yakla¬şımla ele alan ve kadın sorunlarını gündeme taşıyarak kadının toplumdaki yerini belirlemeye çalışan Nezihe Meriç (Korsan Çıkmazı, Alagün Çocuklan/Alacace- ren adıyla, Boşlukta Mavi), gibi romancılar yanında toplumsal yergiye dayalı, iro¬ni ile mizahı birleştiren Dört Köşeli Üçgen adlı tek romanı ile Salah Birsel, eğitim sorununa ironik bir üslupla yaklaşan ve yerleşik düzeni eleştirdiği Hababam Sını¬fı ile çıkış yaptıktan sonra biyografik-anı hüviyetli romanlara yönelen Rıfat Ilgaz, (Karartma Geceleri, Karadenizin Kıyıcığmda, San Yazma, Yıldız Karayel) dikkat çeken romancılardır. Edebiyatın başka alanlarında ünlendikleri halde romanı deneyenler, her dö¬nemde olduğu gibi bu dönemde de bir iki roman denemeleriyle bir yıldız gibi par¬layıp sönerler. Bunlar arasında Marksist/sosyalist bakış açısından kentin sorunlarını ve kent insanının yalnızlığını, yaşadıkları dönemin sosyal sorunlarını ve toplumsal olayları ana izlek olarak işleyen romancılardan Muzaffer Buyrukçu (Gürültülü Birkaç Saat, Bir Olayın Başlangıcı), Şevket Süreyya Aydemir (Toprak Uyanırsa), Nazım Hikmet (Yeşil Elmalar, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim), Necip Alsan (Onlar Ermiş Muradına), Kemal Kandaş (Katıla Katıla Gülen Kalimkos), Behzat Ay (Dor Ali, Sis İçinde), Kemal Bekir Özmanav (Yabancılar, Kaçaklar), Burhan Arpad (Almmdaki Bıçak Yarası), Aysel Alpsal (Alaca Karanlık), Kürt sorununu sol bir söylemle ele alan Demirtaş Ceyhun (Asya).. gibi adları sayabiliriz. MODERNLEŞME YOLUNDA YENİ ADIMLAR YA DA ÖNCÜLER 1970’li yıllar, romanımız için yeni açılımların da başlangıcı sayılır. Ancak topyekün bir başarıdan söz etmek de abartılı bir iddia olur. Birkaç ad dışında, Türk romanı nicelik bakımından gözle görülür bir artış göstermesine rağmen, nitelik bakımın¬dan bir düşüşü yaşar. Bunda medyanın sağladığı imkânların ve cilalı imaj adını verdiğimiz reklâmın da önemli etkileri olduğu kesindir. Bir gazete röportajcılığının kolaylığında, daha çok güncele, post-moderniteye ve özümsenmemiş güncel olay¬lara yönelik magazinel eğilimler, birer yıldız gibi parlayıp sönerler. Birbirine yakın, gazete haberleriyle desteklenen konular, okuru bilgilendirmek, onda yeni ufuklar açmak yerine, derinliği olmayan, hep kolaycılığı benimseyen, üslup ve teknik en¬dişesinden yoksun içerikleriyle yarı gazeteci, yarı araştırmacı yazarların etkinlik ve ilgi alanlarını genişletmekten öte fazla bir işe yaramaz. Ne ki tüm bu olumsuzluk¬lara rağmen bu dönemde uyguladıkları farklı ve yeni anlatım tekniklerle romanı¬mıza soluk aldıran kendilerinden sonraki kuşak üzerinde etkili olan romancılar da vardır. Bu başlık altında özellikle Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan’ dan söz etmek ye¬rinde olacaktır. 70’li yılların romanı Oğuz Atay, Yusuf Atılgan gibi birkaç ad çevresinde küme¬lenir. Bu adlardan Çağdaş Türk Romanı içinde önemli bir yere sahip olan Oğuz Atay (1934-1977), Tutunamayanlar romanı ile kısa zamanda dikkatleri üzerinde toplamayı başarır. Tutunamayanlar, ele aldığı konu, konuyu işleyiş tarzı ve iç mo¬nolog, bilinç akışı, alıntı gibi yeni anlatım tekniklerini kullanması bakımından Tan- pınafm izini süren bir romandır. Atay, romanında, birtakım dinsel ve mitolojik mi¬toslardan da yararlanarak yerleşik düzenin değer yargılarıyla, zevkleriyle, yaşama biçimiyle uzlaşamayan, topluma yabancılaşmış insanların yaşamını anlatır. Amacı, içinden çıktıkları topluma yabancı, her şeyi ideolojik söylemle çözümlemeye çalı¬şan yarı aydınlarla alay etmektir. Atay, bu kadarıyla yetinmez, üst kurmaca tekni¬ğini kullanarak, kokuşmuş olarak nitelediği, yerleşik düzenin tüm değer yargıları¬nı sarsar. Berna Moran’ın söyleyişiyle Tutunamayanlar, bu özellikleriyle birbirine zıt dünya görüşlerine sahip iki zümrenin, “tutunanlar”la “tutunamayanlar”ın (Mo¬ran 1991: 196) romanıdır. İç içe üç çerçeve olay çevresinde şekillenen kişilerinden Turgut Özben’in Tu¬tunamayanlar adındaki romanının basım serüveni üzerine kurulan romanda bi¬rinci olay zinciri asli kişi Turgut Özben’e, ikincisi Turgut Özben’in romanında öy¬küsü verilen Selim Işık’a, üçüncüsü ise romanın basımı ile uğraşan gazeteciye ait¬tir. Roman, Turgut Özben’in bir gezi sırasında tanıştığı ve sonradan adresine pos¬talayacağı romanı için gazetecinin yazdığı önsözle başlar, Turgut Özben’in basımı için romana iliştirilmiş mektubuyla sona erer. Görülüyor ki Atay, romanda alışılmı¬şın zıddına çok farklı bir yöntem denemiş, esere konu olan romanın yazım ve ba¬sım aşamalarını da vermekle, post-modern romanın da yolunu açmıştır. Bu yön¬tem yıllar sonra Orhan Pamuk, Pınar Kür... gibi romancılar tarafından yeniden denenecektir. 1970'li yıllarda Türk romanında öncülük görevi üstlenen romancılar kimlerdir? Onları öncekilerden farklı kılan nedir? 70’li yılların başlarında arayış içinde olan Türk romanında Oğuz Atay dışında birkaç ad dikkati çeker. Nezihe Meriç Korsan Çıkmazı'nâz, Sevgi Soysal Şafak ta yaşanan zamanı bir güne sıkıştırırarak iç gözleme yönelmekle önemli bir adım atarken; Yusuf Atılgan, Adalet Ağa oğlu romanlarında bilinç akışı anlatım tekniğini benimseyerek dış gözlemci anlatıcının fonksiyonunu asgari düzeyi indirirler. Aynı şekilde Erdal Öz (Odalarda), Tahsin Yücel (Mutfak Çıkmazı) bilinç akışı ve iç gözlem yoluyla roman kişilerinin bunaltılı ruh dünyalarını başarıyla sergilerler (Ko- rat 1998:323). 1960 sonrası Türk romanında modern anlatım teknikleri, ruhbilimsel ve bireyin iç dünyasına yönelik konuları ile dikkati çeken romancılardan biri de Yusuf Atıl¬gan (1921-1989)’dır. İlk romanı Aylak Adam'âz (1957-58 Yunus Nadi Roman Ar¬mağanı İkincilik ödülü) babadan kalan mirası aylakça harcayan ve zamanını erken yaşta ölen annesinin ve onun yerini alan teyzesinin benzerini aramakla geçiren C. adlı kişisinin ruhsal durumunu işler. C.nin tüm yaşamını yönlendiren ruhsal bozuk¬luklarının ve bunlara bağlı davranışların temelinde çocukluğunda yaşadığı bilinç altına itilmiş olaylar vardır. Onu kadınlara bağlayan da kadınlardan uzaklaştıran da bu dünyaya ait yüceltilmiş, deforme edilmiş, değişime uğratılmış çocukluktan ge¬len birtakım mitlerdir. Bu mitler arasında anne yerine koyduğu teyzesi ile ilgili düş kırıklıkları, anne imgesinin cinsel bir obje haline dönüşmesi, tekdüze ev hayatını simgeleyen baba evi, otoriter ve sevgisiz babanın C.’ye karşı olumsuz davranışları, onun ruhsal dünyasını biçimlendiren etkenlerin başında gelmektedir. Bu yüzden o, aslında mutlu olacağı bir kadın değil, ruhsal dünyasının bir parçası hâline gelmiş bir anne arar. Kolcu’nun tespitiyle anima arketipi ile açıklanabilecek tüm bu kar¬makarışık olaylar, giderek cinsel bir obje halinde ruhsal dünyasını kuşatır ve C.’yi sürekli rahatsız eder. Böylece ortaya teyzeyi simgeleyen “dolgun bacak”, otoriter ve sevgisiz babayı simgeleyen “bıyık” ve geçmişin tekdüze aile yaşamını ya da sığ bir düş dünyasını simgeleyen “elipaketli”sözcük ve sözcük grupları, onun tüm ya¬şamını yönlendiren/etkileyen/biçimlendiren üç önemli simge olarak ortaya çıkar. Esasında aylakça dolaşan 28 yaşındaki bir entelektüeli çocukluğunda yaşadığı ya da tanık olduğu birtakım komplekslerin yönlendirmesi kolaylıkla açıklanacak ya da izah edilecek bir durum değildir. Atılgan’m toplum düzeni için birtakım eleş¬tiriler getirirken çözüm üretmekten kaçınması ve romanın sonunu her türlü yoru¬ma açık bırakması gerçek sevginin bu dünyada olmadığına inanmasından gelmek¬tedir. Nitekim kendisiyle yapılan bir söyleşide bunu aylaklığı savunduğu ve bir ya¬şam felsefesi olarak kabul ettiği kendi hayatıyla izah etmektedir. Yazar öteki kişilerinin zıddına asli kişisinin adını simgesel bir işaretle C. ile ver¬mesi ise açılımını tamamlamamış bir varlığı simgelemektedir. Başka bir söyleyişle C., henüz kişiliği olgunlaşmamış, çocukluktan gelen sorunlar yumağının kabuğu¬nu kıramamış bir varlığı simgelemektedir. Nitekim C., sürekli değişen bir ruh ha¬liyle, egoizme varan bencilliğiyle, aylaklığı bir yaşam tarzı haline getiren düşünsel dünyasıyla, her türlü düzen fikrine karşı olan protest kişiliğiyle romanın sonunda uyum sağlayamadığı topluma giderek yabancılaşacaktır. Esasında C.’nin bu düze¬ne karşı getirdiği tek şey eleştiridir. Çözüm ve öneri ise onun romanlarında yoktur (Kolcu, 2003: 30-50). Bu karşı çıkış giderek toplumun tüm kurallarına ve kurulu düzene karşı çıkmak şeklinde belirir. Bunun başında evlilik kurumu gelir. “Elipaketliler” söz grubu ile bir yandan romanın yazıldığı yıllarda gençler arasında ilgi gören her türlü düzene başkaldıran yeni insan tipini ortaya koyarken; bir yandan da zaman içinde eşlerin ve evliliğin tekdüze bir hal almasına, sevginin/heyecanın kaybolmasına ve bunun sonunda yaşanan acıya, yabancılaşmaya ve hayal kırıklığına da işaret etmektedir. Atılgan, Aylak Adam’daki başarısını Anayurt Otelinde de geliştirerek sürdürür. Mekân olarak Manisa’da Anavatan Oteli ve onun kâtibinden esinlenerek yazdığı Anayurt Otelinin kurgusu, aynı adlı otelde kâtiplik yapan Zebercet adlı kahrama¬nın ruhsal dünyasının açığa çıkarılması üzerine şekillenir. Ruhbilimcilerin “terke- dilmeye ve reddedilmeye aşırı duyarlı, içine kapanık şizoid bir kişilik” (Kolcu, 2003: 72-73) olarak tanımladığı asli kişi, ta çocukluğundan getirdiği korkuların, iti¬lip kakılmanın neden olduğu güvensizliğin sonucunda kendisini dış dünyadan so¬yutlayacak ve onu cinayete oradan da intihara kadar götürecektir. Yusuf Atılgan, psikolojik romanlarda gerekli olan laboratuvar yönteminin bi¬limsel verilerini esas almasa da, kahramanına bu sonu hazırlarken, onun birkaç ku¬şak öncesinden başlayarak tanık olduğu ya da ilişki içinde olduğu insanlara kadar yaşamının her anını ayrıntılarıyla dikkate sunar. Her iki romanda, sorunlu kişileri¬nin “yalnızlık, kurtuluş umudu, hayal kırıklığı ” bakımından ortak noktalar tespit eden Berna Moran’a göre Anayurt Otelinin Aylak Adam’dan ve klasik kurgulu ro¬manlardan ayrılan özelliğini, “yaşamın anlamsızlığını”yansıttığı “biçiminde” ara¬mak gerekir (Moran, 1991: 220). Yirmi iki gün içine sıkıştırılan olay zamanı yani şimdi’si, geri dönüşlerle ve ailesinin geçmişi hakkında verilen bilgilerle iki kuşak öncesine kadar uzatılıyor. Ne var ki farklı anlatım teknikleri kullanılarak kendisin¬den söz edilen asli kişi Zebercet, hep edilgen konumda bırakılıyor, düşüncelerine yer verilmiyor ya da romanda hiç konuşturulmuyor. Bununla yazar belli bir karak¬ter çizmek yerine dolaylı bir anlatım yoluyla bir takım karşıtlıklardan/zıtlıklardan, sürekli tekrarlanan motiflerden yararlanarak yine Moran’ın söylemiyle “bir çeşit anti-roman” oluşturmak istemiştir (Moran, 1991: 222). Okura düşen ise dağınık gi¬bi görünen parçaları birleştirerek, aralarında ilintiler kurarak yani romana doğru¬dan katılarak Zebercet’in ruhsal durumunu çözümlemek olacaktır. En verimli çağında kaybettiğimiz Yusuf Atılganın üzerinde öteki yazarlara gö¬re biraz fazla durmamızın sebebi, geleneksel betimlemelerden, kurgulardan ve an- latma tekniklerinden farklı bir yol izlemesi ve yazıldığı yıllarda ülkemizde pek az romancı tarafından denenen bilinç akışı, iç konuşma, geriye dönüş, leitmotif gibi zıtlıklardan ve karşıtlıklardan yararlanması, geriye dönüş gibi modern anlatım tek¬nikleriyle okuru ruhsal bakımdan sorunlu kişilerinin iç dünyasına çekmesidir. Ni¬tekim Atılgan, dışarıdan duygusuz, donmuş, hareketsiz ve önemsiz gibi duran ro¬man kişilerini sürpriz dokunuşlarla canlandırır. Onların yaşama karşı zayıf bağları¬nın nedenlerine ve niçinlerine, modern psikolojinin ve psikiyatrinin yöntemlerin¬den yararlanarak ya da iç dünyalarına ayna tutarak bilimsel açıklamalar getirir. Bu¬nu yaparken, kimi zaman ayrıntılardan yola çıkarak, bütünün betimlemesine ula¬şır. Ancak betimlenen renkler, nesneler, kişiler iç içe girmiş oldukları halde hiçbir zaman netleşmez. Okur eser boyunca bu netleşmeyi boşuna bekler. Eserin geride bıraktığı, umutsuzluklar içinde yıkılmış çaresiz bir insandır. Atılgan’m romanların¬daki amacı okuru bilinçaltının gizemli ve karışık dünyasında dolaştırmak ve görü¬nen ile görünenin arka planındaki zıtlıkları ortaya dökerek okurda şok duygusu yaşatmaktır, sanırım bunu da başarı ile gerçekleştirmektedir. Atılgan’> çağdaşı pek çok romancıdan farklı kılan da bu anlatım teknikleri ve bakış açısıdır. Yusuf Atılgan'ın roman kahramanlarının ortak özellikleri nelerdir? SI RA S i Z D E SIRA SİZDE MODERN, FANTASTİK VE POST-MODERN EĞİLİMLER 1980’lerden itibaren roman yazmaya başlayanlar, toplumsal sorunları ele almakla birlikte biçim ve sanat kaygısını ön plana çıkarırlar. Bu değişimin temelinde Sov¬yet Bloku’nun çözülmesi, küreselleşme, toplumdaki yerleşmiş ahlâk normlarının değişmesi gibi dünyadaki gelişmelerin ve kuşak romancılarını politize olmaktan bir ölçüde uzaklaştıran 12 Eylül harekâtının etkisi olduğu açıktır. Bu yeni açılımın gereği olarak, ele alman konuların da birtakım zıtlıklara değil, buluşma noktaları¬na doğru kaydığı dikkati çeker. Artık, zaman, mekân, olay, anlatıcı gibi geleneksel biçim anlayışı dışında, yapısalcı dil kuramlarını esas alan yeni roman öğeleri olan simgeler, mitler, yeni imgelerle örülü bir sanat anlayışı, biraz el yordamıyla da ol¬sa, romanda uygulama alanı bulmaktadır. Romanlarda, anlatılan konudan ziyade nasıl anlatıldığı öne çıkmış, anlatım aracı olan dil, başlı başına romanın temel öğe¬leri arasında yer almıştır. Sözünü ettiğimiz bu açılımın uzantılarından romana ger¬çekçi olma endişesi dışında, bir kurmaca metin olarak bakan post-modern akım¬dan ve bu akımın temsilcilerinden kısaca söz edelim. Batıda James Joyce, Franz Kafka, W. Faulkner., gibi romancıların başlattığı mo¬dernist akım ile Vladimir Nobakov, Alain Robbe Grillet gibi yeni romancıların baş¬lattıkları post-modern anlatım teknikleri biraz gecikmeyle de olsa Türk romancıla¬rı tarafından uygulanma fırsatı bulur. İlk kez 50'li yıllarda Tanpınar'ın başlattığı kla¬sik anlatma tarzlarının dışında romanın kurgusuna ve anlatım biçimine yönelik bu akımın en belirgin özellikleri klasik romanda yol gösterici aydın imgesinin yerine her şeyi bilmeyen sıradan bir insan tipini yerleştirmek; okuyucuyu bilinmezlik ve belirsizlik içine sürükleyerek çözümden kaçınmak; üst kültür ve alt kültür ayrımı¬na karşı çıkmak; esere sadece bir kurmaca, yazarın elindekilere ise malzeme ola¬rak bakmak; bol bol gerçek dışına yer vermek; sanat ile gerçek yaşam arasındaki bağları koparmak; kurmaca olaylar yanında romanın yazılış serüvenini de romana konu etmek; okuru eserin içine çekerek kendi yorumunu ve sonucunu kurmaya zorlamak; dili bilinene ve geleneksel anlatıma karşı kullanarak okuru metne ya¬bancılaştırmak; yeri geldikçe roman kurgusunun dışına çıkarak roman kişisi ile okur arasında diyalog kurmak ve nihayet roman kişilerinin iç dünyalarındaki kar- maşık ruh halini verebilmek için alışılmışın dışında farklı anlatım tekniklerine yer vermek... olarak sıralanabilir (Ayata, 2000:195-197). 70’li yıllarda Oğuz Atay’ın Tu- tunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar romanlarında görülen post-modern akım, 80’li yıllarda Yusuf Atılgan (Anayurt Oteli), Pınar Kür (Yarın Yarın, Bir Cinayet Ro¬manı), Adalet Ağaoğlu (Bir Düğün Gecesi), Bilge Karasu (Kılavuz), Nazlı Eray (Arzu Sapağında İnecek Var), Latife Tekin (Sevgili Arsız Ölüm), Orhan Pamuk (Kara Kitap, Yeni Hayat..) tarafından başarıyla uygulandı. Türe ironik bir üslupla yaklaşan Süreyya Evren’in Post-modern Bir Kız Sevdim romanını da burada anım¬satalım. Yukarıda adlarını sıraladığımız roman yazarları içinde Tanpınar’la başlayan ve Oğuz Atayla sürdürülen özgün roman anlayışı çizgisinde Orhan Pamuk, Pınar Kür, İnci Aral, Latife Tekin, Bilge Karasu, Adalet Ağaoğlu, Hulki Aktunç, Mustafa Miya- soğlu gibi adlar, çağdaş Türk romanına yeni ufuklar açacak gibi görülmektedirler. Tüm eserlerinde kültürler arasındaki farklılıkları işlediğinden dolayı 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Orhan Pamuk üzerinde biraz duralım. Post-modern romanları klasik kurgulu romanlardan ayıran özellikler nelerdir? Birkaç maddede sıralayınız. Seksenli yıllardan itibaren Türk romancıları arasında anlatım teknikleri ve post¬modernist yaklaşımlarıyla dikkat çeken Orhan Pamuk’un (d. 1952), II. Meşrutiyet¬ten 12 Mart’a kadar bir zaman dilimi içinde bir ailenin yaşamını anlattığı ilk roma¬nı Cevdet Bey ve Oğallaıindan (1982) sonra yayımladığı Yeni Hayat (1983) roma¬nı, onun bu alandaki yolunu da belirler. Yolculuk ana izleği çevresinde gelişen ro¬man, aslî kişinin okuduğu bir kitabın etkisinde kalarak daha önceki değerlerinden uzaklaşmasını, çevreye karşı duyarsızlaşmasını ve yolculuğa çıkmasını konu alır. Kahraman bu yolculuk sırasında "kendisi olmaya" çalışır. Bu bakış tarzı bir bakı¬ma geleneksel öykülerin yapısını oluşturan kişinin kendisini tanıyarak yücelmesi¬ni anımsatmaktadır. Yazar, kişinin kendisini bulması sırasında yozlaşmadan, aydın¬daki aşağılık duygusuna, yitip giden değerlere kadar çok yönlü bir hesaplaşmaya girişir ve sorunun çözümünün Doğuya özgü değerlerle Batı akılcılığının sentezi ile mümkün olacağı yargısına ulaşır. Tamamen üst-kurmaca bir özellik taşıyan Yeni Hayatta belli bir zaman ve yer¬den de söz edilemez. Anlatılanlar, belli bir zamanda değil, kahramanın iç dünya¬sında başlar ve biter. Mekân ise, "Viranbağ", "ışıktan bir ülke", "dönüşü olmayan ülke", "altın ülke" sözleriyle nitelenen "ölümle hayatın, anlam ile hareketin, za¬manla rastlantının, ışıkla mutluluğun birbirine karıştığı” simgesel bir ülkedir. Post-modern bir roman olan Yeni Hayat, alışılmış roman anlayışının biçim ve pratiklerinden ilk kopuşu da ifade etmektedir. Öykünün kendisinden ziyade öykü¬nün anlatılması üzerinde duran roman, bir bakıma modern sanatın sınırlarını ironi ve nihilizmle yıkmaya çalışmaktadır. Yine Orhan Pamuk, kahramanının iç evre¬ninde yaptığı yolculuklardan ve bu yolculuklar sırasında verdiği mesajlardan, za¬man içinde olgunlaşmış, belli bir kıvama ulaşmış değerlerden hareketle başarılı bir roman yazılacağının da yolunu göstermektedir. Orhan Pamuk’un bir babaanneyle torunlarının ilişkileri üzerine kurulan ve bir¬birine zıt görüşleri olan kahramanlarının iç dünyalarını ve birbirlerine yabancılaş¬malarını sorgulayan romanı Sessiz EVin (1983) ardından yayımlanan Kara Kitap (1990) romanı da romancılığımız açısından üzerinde durulmağa değer eserlerden¬dir. Romanı yapısalcı bir dikkatle inceleyen Korkmaz’ın saptaması yerindedir. Ona göre Kara Kitap, “modern zihniyet ve teknolojik ilerlemenin kötücül birfaturası gi¬bi görülen insanî kültürün kalıplaştırılarak tekleştirilmesi’ne karşı estetik bir tepki¬nin ürünü olarak görülebilir.” (Korkmaz, Türk Yurdu, 153-154). Romanda yer alan kişiler, eşyalar/objeler ve kavramlar ayrıştırıldığmda birtakım simgesel değerler olduğu ortaya çıkar. Romanın başında verilen Şeyh Galib’i çağrış¬tıran Galip, Mevlana’yı çağrıştıran Celâl ve Diyar-ı Kalb’i çağrıştıran Şehrikalp gibi simgesel isimler ile okuyucu, Doğu anlatı türlerinin evreninde yolculuk yapacağını fark eder. Galip, romanda Şehrikalp apartmanına gitmeye çalışırken okuyucu Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşktaki kişisi Aşk’m Diyar-ı Kalb’e gitme serüvenini anımsar. Ga¬lip ile Rüya’nın serüveninde Galip’in Hüsn ü Aşkı okurken Rüya’ya âşık olması gi¬bi. Berna Moran’ın değerlendirmesiyle romanda Galip’in Rüya’yı ve Celâl’i aramak için İstanbul sokaklarında gezinmesi, Hüsn ü Aşk ve Mantık’ut Tayr kahramanları¬nın yolculuklarını, ve bu gezinti sırasında verilen öykü parçacıkları ise Binbir Gece Masallarının, Kelile ve Dimndnin anlatım tekniğini anımsatır. Bu tekniği, Batı ro¬manının kimi örneklerinde söz gelişi Ulyssegde, Odysseus’un serüvenleri, Manken¬ler Cehennemi diye tanıtılan gizli mahzenlerdeki çeşitli kimlikleri sembolize eden mankenlerle Dante’nin İlahi Komedya’sının Cehennem bölümündeki günahkârları, pavyonda toplananların birer öykü anlattığı sahne ile Dekameron’u- aramak da mümkündür; ama yazar, nedense bu kaynakları pek gündeme getirmek istemez. Karşılaştırmaya devam edelim. Mantık’ut Tayr'da ve Hüsn ü Aşkta verilen yolcu¬luk, kişinin yolculuk sırasında kendi ben’ini bulması, olgunlaşmasına hizmet eder. Kara Kitapın aslî kişisi Galip ise yazarlık bilincine ulaşır, yazma yeteneğine kavu¬şur. Galip, Şehrikalp apartmanına ulaştığında uzun zamandır aradığı Celâl’e dönü¬şür ve böylece gerçek kişiliğini kazanır, yani kendini bulur (Moran, 1994:103). Doğu edebiyatına özgü motiflerin kullanıldığı romanda verilen her değer, sim¬gesel özellikler taşımaktadır. Şeyh Galib'in Hün ü Aşkından Binbir Gece Masalla¬rı’ na, Attafın Mantıku’t Tayr'ma, Mevlâna’nın Mesnevisine kadar geleneksel me¬tinlerin anlatım biçimleri, romanın da tekniğini oluşturmaktadır. Romanın ana izle- ği ise günümüzde değerlerinden koptuğu için çevresinden soyutlanan, bu yüzden de yalnızlaşan insanın kendini bulması, kendisi olması çevresinde şekillenir. İnsanın kendini bulma çabaları içinde gösterilen çıkış yolu evdir. Apartmanı temsil eden ve “Karanlık yüzlü insanlar”, “kimliksiz kalabalık”, “sahipsiz dirsek¬ler ve bacaklar” söz gruplarıyla ifade edilen insanların karşısına evi çıkarır. Yaza¬rın, evi, yüceltilmiş değerler simgesi olarak seçmesi boşuna değildir. Korkmaz’ın söyleyişiyle ev, “insan olarak var olduğumuz, kök saldığımız bir dünya köşesi” ol¬ması yanında, “doğal sıcaklığın ve sevginin (de) sembolü”dür. Yazar, bu zıtlığı Şeh¬rikalp apartmanı aracılığıyla verir. Bu apartman çarpık sanayileşmenin sonucu ola¬rak katlar hâlinde satılmış, her katı farklı mesleklere mensup insanlar tarafından bi¬rer atölye, büro hâline getirilmiştir. Yani eve ait bütün sıcak çağrışımlar, çarpık sa¬nayileşmenin ve yozlaşmanın sonucuna bağlı olarak yok edilmiştir. Bu değişim, bir tür doğal dengenin insan aleyhine bozulması olarak da düşünülebilir. Bu apart¬manda dostlukların, sıcak aile ilişkilerinin yerini “yabancılaşma, kalabalıklaşma ve yığmlaşma” almıştır (Korkmaz, Türk Yurdu, 153-154). Kara Kitap, aslî kişisinin serüveni içinde görünen ile görünmeyen arasındaki zıtlık, düş ile gerçek, metin ile okur ilişkisi gibi edebiyatla ilgili pek çok sorun ya¬nında taklide dayalı batılılaşma sorunlarını da gündeme taşır. Romanın bir yerinde verilen kitap kurdu Şehzade’nin öyküsü ile manken ustası Bedii Usta’nın serüveni içinde Türk kimliğinden uzaklaşmış kişilerin yozlaşma düzeyine dikkat çekilir. Sonuç olarak Kara Kitap, tüm post-modern romanlarda olduğu gibi öyküden ziyade öykünün anlatım serüvenini işleyen tekniği yanında, geleneksel anlatı tür¬lerinden yararlanarak modern bir roman yazılacağının da yolunu gösteren ve Türk romancılığında yeni ufuklar açan bir romandır. Yine Kara Kitap, “kişinin kendini arama/bulma çabasını, derin bir varlık olarak irdeleyen yazar, ayrıca; çevre-in- san, çevre-dünya sorunsalına da gönderme yaparak, insanı evrensel bir bütünlük içinde kavramaya çalifl(masıyla) ” (Korkmaz, Türk Yurdu, 153-154) üzerinde kafa yorulması gereken bir romandır. Orhan Pamuk, tarihsel roman özellikleri taşıyan Beyaz Kale’de (1985) Osman¬lı Devletinin görkemli dönemlerinde Venedikli bir bilim adamının ilgi alanları ve görünüşü bakımından kendisine çok benzeyen bir Türk’ün önce kölesi sonra dost¬luğunu ve güvenini kazanarak danışmanı oluşunu, birbirlerini kültürleriyle etkile¬melerini, Beyaz Kale’nin fethini gerçekleştirecek silah tasarımlarını ve bu yolda düşsel serüvenler yaşamalarını anlatır. Doğuya özgü metaforlardan yararlanarak düş ile gerçeğin sınırlarını bulmaya çalışan ve varlık problemini sorgulayan Beyaz Kale (Sayın 1997: 215) ve konusunu Doğu Anadolu’nun sınır kentlerinden birinde geçen aşk öyküsünden alan Kar romanları, yazarın arayışlarını sürdürdüğünü gös¬termesi bakımından dikkate değer. Toplumsal sorunları ve bu sorunlar içinde başat bir yer tutan kadınların birey¬sel dertlerini ele alanlardan biri de Pınar Kür (d.1943)’dür. Çağdaş kadın yazarla¬rın yaptığı gibi kadınların eylemci yanlarını öne çıkaran Kür, onların özgürlükleri¬ni elde etmeleri için sadece sınıfsal mücadeleyi yeterli görmez, bunun yanında si¬yasal çatışmalara da işaret eder. Öte yandan romanlarında yaşadığı zamandan ve mekândan şikâyet eden kişilerinin iç dünyalarındaki huzursuzlukları, birtakım aç¬mazları, yalnızlıkları birey-toplum değerleri uyuşmazlığında ele alır. Ama herhangi bir çözüme ulaşmaz. Pınar Küfün ‘Çağma tanıklık eden romanlar’ başlıklı ünitede tanıttığımız, 12 Mart döneminin olumsuzluklarını anlattığı Yarın Yarın romanı dışında; konusunu bir süre aralarında bulunduğu tiyatro çevresinden aldığı ve sanat-insan ilişkilerini öyküleştirdiği Küçük Oyuncu ile müstehcen olduğu iddiasıyla kovuşturmaya uğra¬yan ve bir süre yasaklanan Bitmeyen Aşk romanlarından sonra kaleme aldığı iki ro¬manı, onun romancılığındaki yerini belirlemesi bakımından, üzerinde durulmaya değer. Pınar Kür, 1979 yılında yayımladığı Asılacak Kadın romanı, cinsel bakımdan sömürülen ve sonunda cinayete sürüklenen genç bir kadının, Melek’in serüvenini konu alır. Her gerçeğin görünen ve görünmeyen iki yüzünün olduğunu, ama in¬sanların daha çok bir yüzüne bakıp yargılama kolaylığını benimsedikleri için ger¬çekte suçsuz nice kişileri haksız yere mahkûm ettikleri temel düşüncesinden yola çıkar. Zengin çağrışım dünyasıyla toplumsal eleştiri yüklediği romanında yaşamı başkaları tarafından yönlendirilen hasta ruhlu bir adamın cinsel sapkınlıklarına alet edilen bir kadın ile kadını bu yola itenler ve bu çıkmazdan kurtarmaya çalışanlar olmak üzere üç farklı söylem geliştirir. Asılacak Kadın, kısaca, cahillik, bencillik, bağnazlık, kimsesizlik ve çaresizliğin kıskacındaki bir genç kadının hüzünlü yaşa¬mının öyküsüdür. Pınar Kür, Asılacak Kadiri dan on yıl sonra polisiye türünün tekniklerinden ya¬rarlanarak kaleme aldığı Bir Cinayet Romarn'nda bir yandan okuru, türün gereği olarak, heyecanlandırırken; öte yandan kurmaca metin ile gerçeklik arasındaki in¬ce çizgiye dikkati çeker. Ancak romanın benzerlerinden ayrılan en önemli yanı, hem içinde bir cinayet işlenen olaya, hem de türe özgü söz kalıplarına, anlatım tek¬niğine ve oluşum serüvenine yer vermesi. Romandaki olayların Moran’ın söyleyi¬şiyle bir “iç-roman” diye niteleyeceğimiz “Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği” adlı başka bir romanın yazılışı ile iç içe/bir arada yürütülmesi, romanı bir üstkurmaca metin hâline getirir. Daha yerinde bir söyleyişle Kür, dış dünyayla ilintili yaşamı de¬ğil, anlatının serüvenini verir. Romanın sonunda sözünü ettiğimiz bu iç-roman ta¬mamlanmaz ama bu romana katkıda bulunanların yazdıkları aracılığıyla, başta ro¬man yazarı ve aynı zamanda romanın önemli kişilerinden Akın Erkan olmak üze¬re, farklı cinayet planları sunan öteki kişilerin de ruhsal dünyalarını tanıma fırsatı buluruz. Romanın asıl yükünü dedektif görevi üstlenmiş Emin Köklü çekmektedir. Yazar kimi zaman okuru şaşırtmak için simgesel adlardan yararlanarak romanı “kurmacanm çözümlendiği bir dedektif romanı” haline sokar (Moran, 1994: 110). Romanda, kurmaca ile gerçeklik arasında üç farklı dünyadan söz etmek müm¬kün: Bunlardan ilki yazarın, bizlerin içinde yaşadığımız dış dünya; ikincisi bu dış dünyadan yansıyan kurmaca dünya; üçüncüsü ise, kurmaca dünyanın kişilerinden Akın tarafından kurgulanan ve kurmaca içinde kurmaca dünya diye de adlandıra¬bileceğimiz üstkurmaca dünya. Bu üçüncü katmana dedektif Emin Köklü’nün yaz¬makta olduğu alternatif romanı da eklemek mümkün. Buna göre romanın ikinci katmanındaki kurmaca dünya, yani Bir Cinayet Romanı’nın dünyası, üçüncü kat¬mana göre gerçek bir dünya olarak sunuluyor okura. Bu yüzden okur hem Pınar Küfün kaleme aldığı romanın hem de roman kişilerinden Akın’ın yazdığı iç-roma- nın kişilerinin ve olay örgüsünün kurmaca ya da gerçek oluşu konusunda sık sık kuşkuya kapılır. Burada yani romanın üçüncü katmanında iki kişinin Akın ile de¬dektif Emin Köklü’nün çatışması olay örgüsü içinde gündemde tutulur. Bir çeşit ci¬nayet romanı yazarlığından doğan ve rekabete dayalı bir mücadele. Akın, geçmiş¬te yaşadığı kadınlık onurunu zedeleyen bir olay ile bağlantılı olarak romanını kur¬gularken; matematik profesörü Emin Köklü onun geçmişini bildiği için ona şantaj yaparak evlenmeye zorlar. Bir Cinayet Romanı, tüm post-modern romanlarda ol¬duğu gibi “çok sonuçlu ya da sonuçsuz bitişiyle; yazarla tartışan, rollerine itiraz eden, romanı ele geçirerek yazarın kendisini roman kişisine dönüştürmek isteyen karakterleriyle” (Moran, 1994: 110-117) romancılığımız için önemli durak noktala¬rından biridir. Yazarın Bir Cinayet Romanı’nn bir çeşit devamı niteliğindeki Sonuncu Sonba¬har ve uzun bir aradan sonra yazdığı son romanı Cinayet Fakültesinde yine bir ci¬nayetin çözümlenmesi çevresinde postmodern üslup ve biçim endişesi ön planda. Kişiler, Yarın Yarm’dan, Bir Cinayet Romam’ndan tanıdık insanlar. Kimi zaman birbirleriyle bağlantılı, kimi zaman farklı ortamlarda geçen karmaşık olaylar yuma¬ğı içinde bu kez emekli olup köşesine çekilen matematik profesörü dedektif Emin Köklü yine cinayet çözme görevini üstleniyor. Türk romanında farklı bir ekolü temsil eden Bilge Karasu (1930-1995), öykü¬cülükle romancılığı bir arada yürüttüğü eserlerinde sevgi, dostluk, tutku, korku, ölüm, bireyin ezilmesi, inanç ve baskı çatışması, başkaldırma ve boyun eğme gibi temel izlekleri özgün bir söz dizimiyle işler. Karasu, uzun öykü hüviyetindeki Uzun Sürmüş Bir Günün Akşaminda adeta kendi içine bir yolculuk yaparak oku¬ru kendi yanına çeker. îlkin inanç sorgulamasıyla başlar eserine. Sonra farklı yo¬rumlar getirerek yaşamı çok yönlü olarak irdeler, bunu yaparken okuyucunun kendini sorgulamasına zemin hazırlar. Sonuçta okur, farkına varmadan kendi yar¬gıcı olur. Masal olarak adlandırdığı Göçmüş Kediler Bahçesinde korkular, acılar içinde bunalan kişisini masalların gizemli dünyasında yücelterek yeniden var ol¬manın hazzını ve yolunu sezdirir. Birbirinden bağımsız gibi görünen ama bütün¬cül açıdan bakıldığında fantastik bir roman izlenimi uyandıran Göçmüş Kediler Bahçesi imgesel anlatımın tüm özelliklerini bünyesinde taşır. Karasu öteki eserle¬rinde olduğu gibi küçük ayrıntılara inen dikkatiyle, iç içe bölümlenen ve çoğalan imgesel uzantılarıyla ve hepsinden önemlisi dilsel şöleniyle bir oyun oynar oku¬ruyla. Ama tüm eserlerinin derin yapısı, ölüm ana izleği ve ölüm ile ilgili çağrışım¬sal izleklerle örülmüştür. Yazarın yazgısıyla da paralel olarak ağır ağır yaklaşan ölüm her satırda okura sezdirilir. Okur, ironi ile saçmanın bir arada yürütüldüğü si¬lik bir alanda ve puslu bir havada iz sürmeye çalışır; ama bir süre sonra izler bir¬birine karıştığından ya da bilinçli olarak ortadan kaldırıldığından bilinmezler dün¬yasının içinde korkulu ve sonu belirsiz bir serüvene girer. İnsan yerine nesnelerin öne çıkarıldığı bu ortamda yalnızlıktan ve korkudan hem huzursuz olur hem de bu huzursuzluğun gizemli hazzını yaşar. Yazarın anlatımıyla “kendi damarlarım eme¬rek beslenen bir korku”dur bu. Karasu, hakkında çok konuşulan romanı Gece’de düş ile gerçeği birleştirir. An¬latılanların yer yer yazarın yaşam öyküsüyle örtüştüğü romanda eylemden çok dü¬şünce ön plandadır; ama, olayların akışı içinde sezdirilen 12 Mart ve 12 Eylül dö¬nemlerini anımsayabilen okurlar, anlatılanların gerçek yaşamla yakından ilgili ol¬duğunu kolayca fark edebiliyor. Ne var ki Karasu sadece ülkemizin sorunlarıyla kendisini sınırlamıyor; gece işçilerinin yaptıklarını betimleyen cümleler, okuyucu¬yu baskı rejimlerinin evrensel tarihine götürüyor. Kimi eleştirmenlerin post-modern roman, kimilerinin “kilitli roman” olarak ni¬telediği Gece, simgelerin çok kullanıldığı kapalı bir romandır. Anlatılanların yo¬rumlanması ve algılanması birtakım şifrelerin çözümlenmesine bağlıdır. (İpşiroğlu, 1998, 45) Söz gelişi romanın adı sadece günün bir dilimi olan bir zaman parçası değil, kapıların tekmelenip insanların sorgulamaya götürüldüğü, tutuklandığı bir dönemi de simgeler; hatta romanın sıkıntı, korku, ölüm, yalnızlık... gibi zengin bir imgelem dünyası da vardır. Karasu, alegorik anlatımıyla, farklı anlatıcılardan yarar¬lanarak hatta okuru da olayların içine sokarak kişilik kırılmaları içinde ve yeri gel¬dikçe parçaları birleştirerek bunu başarıyor. Bu açıdan bakılınca roman, umutla umutsuzluğun/korkunun, geçmişle şimdinin ve geleceğin buluştuğu noktada zen¬gin bir imgelem dünyası sunuyor biz okurlara. Romanda kullanılan anlatıcılara ge¬lince, Karasu bu konuda da farklı yöntemler dener. “Ben”ögesinin öne çıktığı ro¬manda çoğu kez okuru da olayların içine katarak ben’in sorgulamasını yapar. Bu yüzden yüzeysel bakıldığında dikkat çekecek ve romanın sonuna kadar takip ede¬bileceğimiz bir karakter göremeyiz. Roman, Gece/Gecenin Bekçileri ile Gündüz/Güneşin Hareketi gibi birbirine zıt iki zamanın çatışması üzerine kurulmuştur. Çatışmanın birinci halkasındakiler ikin¬cileri yok etmeye çalışır. Ancak bu kutupluluk çoğu zaman iç içe verilerek gönder¬me yapılan dönemdeki kişilik parçalanmaları ve çözülmeleri yapılmaya çalışılır. Gecenin ve Gece Bekçilerinin saldığı korku, Gündüzü ve Güneşi de etkileyerek tüm zamana hâkim olur. Gece, gücünü her şeyi gizleyen ve görünmez kılan karan¬lığın gücünden alır. Korku, bu güç sayesinde büyür ve yaygınlaşır. Karasu, fazla öne çıkarmasa da gece ile ölüm korkusunu vermeye çalışmıştır. Yirmi dört saat ile sınırlanan bu zaman dilimi insan ömrü ile karşılaştırıldığında, öğlenden sonrası, ölüme adım adım yaklaşılan bir dönemdir. Gece ise bu adımla¬rın sıklaştığı ve ölüm korkusunun yoğun olarak duyulduğu bir zaman parçasıdır. Bu yüzden Gece’de betimlenen yerler, soğuk ve kasvetlidir. Yoğun bir şekilde sı¬ralanan sıfatlar, gündelik yaşamın bir parçası hâline gelmiş korkuyu bütün acıma¬sızlığıyla sezdirir. Karasu’nun Gece’de denediği tekniklerden biri de farklı anlatıcı¬lar kullanmasıdır. Öyle ki kimi zaman anlatıcılar ile yazarın/yazar anlatıcının birbi¬rine karıştığı olur. Olaylar kimin tarafından, kime naklediliyor? Fazla net değildir. Çoğu zaman karakterlerin yerini simgeler almıştır. Bu yüzden kapalı bir anlatım söz konusudur. Kişiler, sürrealist tablolardaki gibi parçalı, deforme olmuş yüzleriy¬le okurun karşısına çıkarlar. Yine bu kişiler sık sık şekil değiştirirler. Zamanın kul¬lanılışına gelince, çizgisel zaman yerini ‘anlık duyarlılıklar’a bırakır; ancak bu ‘an' tüm roman boyunca geçmişi, şimdiyi ve geleceği kuşatır. ‘Kapalı’ metinlerin yazarı olarak tanınan Karasu, bir cambaz gibi âdeta dille oy¬nar. “Her tümce yaşamla birlikte biter” düşüncesinden yola çıkarak, İkinci Yeni’ci- lerin şiirde yaptıklarını roman ve öykülerinde gerçekleştirir. Karanlıklarla örülü Gece’nin gerçeğinde dilin gündelik sınırlarının dışına çıkarak düş gücünün ve an¬latımın sınırlarını zorlar. Karanlık ortamda dilin kıpırdanışmı sezdirir (Yalsızuçan- lar, 2004). Bilge Karasu’nun son romanı Kılavuz, polisiye ve fantastik unsurların kullanıl¬dığı üstkurmaca bir roman. Romanın dış yapısı, tatil yapmak için bir sahil kasaba¬sına on beş günlüğüne gelen Uğur adlı bir gencin bir gazete ilânına cevap vererek Mümtaz adlı yaşlı bir adama refakatçi olması ve bu süre içinde yaşadığı/tanık ol¬duğu gizemli olaylar, hemcinsleriyle yaşadığı sıradışı ilişkiler üzerine kurgulanmış. Üç bölümden meydana gelen romanın birinci bölümü kahramanın Mümtaz beyin evinde geçirdiği ilk güne; ikinci bölüm, romanda önemli bir fonksiyonu olan on üçüncü güne; üçüncü bölüm ise son iki güne ayrılmış. Romanı “fantastiği içeren ve tür olarak gotik ile polisiye karışımı bir anlatı ” olarak niteleyen Berna Moran’a göre KılavuZu bilinen gerçekçi romanlardan ayıran iki önemli özelliği var: Biri “anlatının kurmaca olarak kendi üzerinde duran üst kurmaca yönü”, diğeri “in¬san ilişkilerine eğilen yönü” (Moran, 1994: 119-120). Bilge Karasu, birtakım fantastik, gizemli ve doğaüstü/şaşırtıcı olaylarla yükledi¬ği romanını okunabilir kılmak ve gerilim unsurunu canlı tutmak için bir yandan polisiye romanların klasik yöntemlerinden/motiflerinden/simgelerinden yararlan¬mış, bir yandan da Kılavuzun labirentlerinde dolaştırmak suretiyle okuru kurma¬ca dünyanın içine katmıştır. Ancak, Karasu, polisiye romanların zıddına gizemli olayların tamamını çözümlemeyerek gerçeğin sorgulamasını da yapar. Karasu’nun romanını benzerlerinden ayıran bir başka özelliği ise, kurmaca içinde bir başka kurmacaya yer vermesi. Şöyle ki, roman asli kişisi, hem olayları yaşayan Kara¬su’nun yarattığı kurmaca dünyanın kişisi hem de yaşadıklarını öyküleştiren bir ya¬zar olarak okurun karşısına çıkar. Yazar, iç roman olarak niteleyebileceğimiz asli kişisinin yazdıklarına zaman zaman birtakım açıklamalar ve yorumlar getirerek Kı¬lavuzdaki gerçeklik duygusunu artırmıştır. Romanlarında klasik anlatım tekniklerinden saparak bilinç akışı, iç monolog gi¬bi yeni anlatım teknikleriyle kendine özgü bir yol tutturan Adalet Ağaoğlu (d.1929), ilk romanı Ölmeye Yatmaktan itibaren yayımladığı Fikrimin İnce Gülü, Bir Düğün Gecesi (Sedat Simavi Vakfı ödülü 1979, Orhan Kemal ve Madaralı Roman Armağa¬nı 1980), Yaz Sonu, Üç Beş Kişi, Hayır, Ruh Üşümesi, Romantik Bir Viyana Yazı ve Gece Hayatım’a kadar tüm romanlarında toplumun değişik katlarından seçtiği ki¬şileri aracılığıyla 1950’li yıllardan itibaren Türk toplumunda görülen sosyal ve dü¬şünsel değişiklikleri, toplumun alt katlarındaki kişilerin, özellikle çağdaşlaşma sü¬recindeki kadınların yaşam serüvenleri içinde iyi hazmedilmemiş yozlaşma düze¬yindeki batılılaşmayı, köksüz ve özümsenmemiş modernizmi, kaba sloganlara da¬yalı ulusçuluğu, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün demokratik olmayan uygulamalarını, sö¬mürü aracı olarak kullanılan sermaye birikimini, Avrupa ülkelerine çalışmaya gi¬den gurbetçiler ve sorunlarını, 70’li yıllardan itibaren uzun zaman gündemi tutan sağ-sol çatışmalarını eleştirel gerçekçi bir yaklaşımla biraz da ironik bir anlatımla ele alır. Ağaoğlunun romanları arasında anlatım tekniği bakımından önemli bir yeri olan Bir Düğün Gecesinden kısaca söz edelim. Moran’ın da yerinde saptadığı gibi roman, bir yanıyla 12 Mart dönemini işleyen romanlar arasında yer almasına rağ¬men daha çok modernist özellikler taşır. Romanda 70’li yıllarda Türk toplumunun genel bir tablosunu sunan Ağaoğlu, dönemin askerden bürokrata, iş adamından avukata devrimcisinden gericisine kadar farklı üst düzey görevlerde bulunmuş, farklı dünya görüşlerine sahip tiplerini bir düğünde buluşturur. îlerici-gerici kutup¬luluğu üzerine kurulmuş romana asıl estetik boyut kazandıran, konusundan ya da yapısından ziyade anlatıcıyı tamamen ortadan kaldıran ve onun yerine Türk roma¬nında belki ilk kez “bağımsız iç konuşma”yönteminin denendiği anlatım tekniği¬dir. Bu tekniği şöyle açıklamak mümkün: Birinci kişi ağzından verilen bu konuş¬ma, bilinen iç konuşma yöntemlerinden biraz farklı. Ağaoğlu düğün salonunu bir tiyatro sahnesi olarak düşünmüş. Bu sahnede yer alan kişiler sırayla kendi içlerin¬den konuşuyorlar ama bu konuşmalarını diğer kişiler duyamıyorlar. Konuşmaların Ömer adında bir merkez yansıtıcısı var. Üniversitede iktisat profesörü olan ve dev¬rimci olarak sunulan bu kişi, bütün karşılıklı konuşmalarda değişmeyen taraflardan biridir. Bu kişi aynı zamanda yazarın sözcülüğünü de üstleniyor. Konuşmalar, tıp¬kı projektörün yer değiştirmesi gibi asli kişi merkezde olmak üzere ve onun zih¬ninden geçenlerle bağlantılı olarak düğünde bulunanlar arasında yer değiştiriyor. Başka bir söyleyişle her bölüm asli kişi ile düğündeki birinin iç konuşması şeklin¬de cereyan etmektedir. Bütün bölümler Ömer’in iç konuşmasıyla başlar onun seç¬tiği ya da onun zihninden geçirdiği kişinin konuşmasıyla devam eder. Sonra pro¬jektör, bir başkasına tutulur. Ömer’in romandaki bir başka özelliği roman yazma çabası içinde olmasıdır. Zaten bu tür romanları “araç değil amaç ” olarak niteleme¬mizin sebebi de buradan gelmektedir. Böylece Ömer, gözlemleriyle ve bakışlarını odakladığı düğün sakinlerini içsel bir tarzda konuşturarak onların duygularını açı¬ğa vurmalarını sağlamaktadır. Ağaoğlu zaman zaman bu iç konuşma yönteminin sıkıcılığını hafifletmek için anı defterinden yararlanır. Ama bunun da bir oyun olduğu ve ortada anı defteri di¬ye bir şeyin olmadığı, asli kişinin tüm anlatılanları zihninde yarattığı konuşmanın sonunda ortaya çıkar. Bölüm değişmeleri ise asli kişinin konuşması ve düğünden birinin iç konuşmasıyla gerçekleşir. Bununla yazar, 70’li yıllar Türkiye’sini simge¬sel olarak temsil eden bu insanların kuşku ve tedirginlik içinde bulunduklarına, aralarında iletişim kopukluğu olduğuna da işaret etmektedir. Ağaoğlu romanında farklı zihniyetteki insan panoraması çizmesine rağmen sağ- sol diye iki kutuplu bir çatışma üzerine kurar romanını. Ama onun asıl amacı, sağ¬cılardan çok sol görüşlü aydınların içinde bulundukları durumu, yanılgılarını ve açmazlarını vermektir. Bu yüzden sağcı ya da romandaki nitelemesiyle “gerici” olarak tanımladığı kişileri yüzeysel ve kabaca tanımlamaktan ileri gitmez. Kimi za¬man da yine asli kişi Ömer’in zihinsel konuşmalarıyla genel bir panorama çizilir. Ağaoğlunun iç dünyalarını ayrıntılı olarak ve iç konuşmalarıyla bize sundukları ise, devrime inanmış ama aynı düşünceyi paylaştıkları kişilerin ihanetine uğramış ya da dışlanmış ve yalnız bırakılmış kişilerdir. İşte yazar bu dışlanmanın nedenle¬ri üzerinde dururken ya da bu nedenleri sorgularken, her birinin dışlanma sebebi¬nin temelinde sevgisizliğin, güvensizliğin ve bilgisizliğin etkili olduğu sonucuna ulaşır. Tüm kişilerin değişik ölçeklerde eleştirisinin yapıldığı romanda tek olumlu tip, emeğiyle geçinen kendisi gelmeyip düğün salonuna gönderdiği kır çiçekleriy¬le katılan solcu Ali Usta’dır. Ağaoğlu, romanın sonunda iki önemli izleği ön plana çıkarır: “İletişimsizlik”ve iç-dış uyumsuzluğundan kaynaklanan “karşıtlık”. Bu düşüncesini kişilerin iç ko¬nuşmayı benimsemeleriyle de sezdirir. Nitekim roman kişilerinin hepsi birbiriyle çatışma halindedir ve aralarında iletişim eksikliği vardır. Öte yandan birbirlerine sahte dostluk gösterilerinde bulunsalar da roman kişilerinden hiçbirinin gerçek duygularını yansıtmadığı; mutsuz, tedirgin ve kuşku içinde oldukları verilmeye ça¬lışılmıştır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen romanın sonlarına doğru karamsarlığın yerini kısmi bir iyimserliğe bırakması, yazarın “ben”yerine “biz”e yöneldiğini gös¬termektedir (Moran, 37-47, özet). Ağaoğlu’nun tipik bir 12 Mart romanı olan Ruh Üşümesi romanında, iç konuş¬ma ve bilinç akışı gibi anlatma teknikleri, sahneleme gibi gösterme teknikleri yo¬luyla birbirini tanımayan bir kadın ve erkeğin bir lokantada ayrı ayrı masalarda bir- birleriyle ilgili hayal kurmaları, ancak geçmişteki olumsuz deneyimlerinden dolayı bu hayallerinden vazgeçmeleri anlatılır. Adları verilmeyen kadının ve erkeğin iç konuşmalarından geçmişte 12 Mart öncesi olaylara karışmış, hayal kırıklıkları, acı¬lar yaşamış ve yaptıklarının diyetini fazlasıyla ödemiş oldukları anlaşılıyor. Ağaoğ¬lu, çağdaş Türk roman ve öykü yazarlarının zaman zaman denedikleri bu anlatım tekniklerini farklı ve modern anlatım teknikleriyle destekleyerek ve zenginleştire¬rek anlatımına özgünlük kazandırmıştır. Onun romanlarını farklı kılan da geliştiril¬miş bu iç konuşma tekniğidir. Şiirsel üslûbuyla ve geleneksel anlatma formlarından yararlanarak oluşturduğu özgün anlatım tekniğiyle kendinden söz ettirenlerden Latife Tekin (d.1957), geç¬mişten günümüze uzanan çizgide meydana gelen daha çok popüler ve tartışmaya açık konular üzerine oturttuğu siyasal içerikli romanları ile dikkat çeker. Dış dün¬yadan gözlemleriyle elde ettiği verileri bilinen anlamlarından soyutlayıp onlara ye¬ni anlamlar yüklediği Berci Kristin Çöp Masallan’nda yoksulluğu metaforik dil malzemesiyle ve masal ögeleriyle zenginleştirerek sunar. Unutma ve anımsama üzerine kurguladığı son romanı Unutma Bahçesinde ise yine aynı anlatım yön¬temlerini kullanarak yazıldığı dönemin sanat ortamını ve siyasal olaylarını ele alır. Onun Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar, Aşk İşaretleri dışında yayımlandığı yıllarda fantastik anlatı yöntemini kullandığı için pek çok eleştiri aldığı Sevgili Arsız Ölüm romanı anlatım teknikleri bakımından üzerinde durulmaya değer. Yazar bu romanında kentin kenar semtlerinde fabrika atıkları, çöp yığınları için¬de yaşamlarını sürdürmeye çalışan köyden göçmüş bir ailenin hurafelerle şekillen¬miş yaşamını, zamanla aydınlanan bireylerinin aileden kopuşunu ironik bir üslup¬la anlatır. Kendisiyle yapılan bir masabaşı konuşmasında amacının, sadece gele¬neksel anlatma formlarını modern romana uyarlayarak “yeni bir biçim geliştir¬meden ibaret olduğunu söylemektedir ki Sevgili Arsız Ölüm’ü klasik romana özgü anlatma tekniğinden ayıran da bu özelliğidir. Geleneksel anlatma formlarında za¬manın ve mekânın önemsiz olduğunu, kişilerin ruhsal durumlarını vermekten ziya¬de eylemlerinin anlatıldığını, ayrıca olayların sebep sonuç ilişkisine göre kurgulan¬madığını biliyoruz. Latife Tekin’in romanında da klasik romana özgü bu tür unsur¬ların önemini yitirdiği belki arka planda kaldığı görülmektedir. İlk bakışta dağınık ve birbirinden kopuk bir halde verilen Huvat ailesinin öykü parçaları birleştirildiği zaman iki ana izleğin ortaya çıktığı görülür: Bunlardan ilkini, şiddet ve baskının egemen olduğu ailenin yoksulluk içinde geçen yaşam mücadelesi ve hurafelerle şekillenmiş inanç dünyası; öteki ise aldığı eğitim sonucu bu inanç dünyasına karşı çıkarak aileden ve doğal olarak inançlarından kopan, aynı zamanda romanın ide¬olojik mesajını da yüklenmiş Dirmit’in aydmlanışı oluşturur. (Moran 1994: 75-91). Latife Tekin, kendi yaşamından izler taşıyan bu romanında, ailenin boş inanç¬lara açık yanını ailenin despot babası Huvat ile romanın asli kişi konumundaki -zi¬ra her olay parçasında o vardır annesi Atiye temsil eder. Yazar, roman türünün sı¬nırlarını zorlayarak ve geleneksel anlatma formlarını modern romana uyarlayarak fantastik roman denilen yeni bir türün yolunu açarken; öyküsünü anlattığı aile bi¬reylerinin inanç dünyasını ve davranışlarını karikatürize ederek bir aile dramından mizahi bir roman çıkarmayı başarır. Gürsel Korat’ın anlatımıyla Latife Tekin’in ro¬manlarında “masal diliyle roman dili, devrimci söylemle dindar söylem dramatik kurgunun alışılmış akışı dışında çağrışımsal diziler halinde akıp gidiyor ve tama¬men kendine özgü özel bir söylev düzeni oluşturuluyor.” (Korat, 1998:329). Edebiyatımıza fantastik gerçekçilikle giren Nazlı Eray (d. 1945), 1981 yılında yayımlanan ilk romanı Pasifik Günlerinden (1981) son romanı Sis Kelebeklerine kadar düş ile gerçek arasında daha çok fantastik gerçekçiliğin gizemli ve düşsel dünyasına götürür okuru. İmparator Çay Bahçesi ve Aşkı Giyinen Adam'da okuru düş ile gerçeğin kesiştiği birbirinden tamamen farklı mekânlarda, düş ülkelerinin sisli ve gizemli labirentlerinde dolaştırarak varlık sorununu ve ötesini sorgular. Eray ın fantastik ögeleri yoğunlukla kullandığı romanlardan biri de Arzu Sapağın¬da İnecek Var adını taşır. Roman Ankara’da Nazlı Eray ın evinde birbiriyle ilişkisi olmayan farklı zamanlarda yaşamış, farklı kimliklere sahip kişilerin kendisiyle söy¬leşi yapmaya gelmeleriyle başlar. Sonra Eray ve erkek arkadaşı zamanda ve me¬kânda yaptıkları yolculuklar sırasında kendilerini bir diskotekte Mari Antoinette ve Fransız devriminde görev alan ünlü kişilerle dans ederken bulurlar. Eray, roman¬da okuru şaşırtmaya devam eder. Kimi zaman kendilerini romanın yazıldığı dö¬nemden robotların denetimindeki otuz yıl sonrasının Nevyork’unda bulurlar. Eray, bilimkurgusal unsurlarla yüklü bu atmosferden geleneksel anlatma formlarının dünyasına, cinlere hükmeden Cinci Hoca’nın doğaüstü ve gizemli dünyasına ge¬çer. Ne var ki Eray, okuru post-modern ama daha çok fantastiğin uç noktalarında ve bir tür kurmaca oyunu içinde dolaştırırken, söylemlerini felsefi düşüncelere aç¬madığı için serüvenin sınırını aşamaz. Nazlı Eray, ödüllü romanı Aşkı Giyinen Adam'da (Yunus Nadi Edebiyat ödülü) tarot kartları aracılığıyla fantastik gerçekçiliğin farklı bir yansımasını sunar okura. Fal ustası Dürnev Hanımın salonu zamanın ve gerçeğin sınırlarını zorlayan gizem¬li, olağanüstü ve fantastik dünyaya ait kişilerle dolar. Yazar bu kişileri ustalıkla ko- nuşturarak/betimleyerek/öyküleştirerek düşsel yolculuklarına okuru da ortak eder. Elyazması Rüyalarda fantastik ile ironiyi dış dünyanın gerçekliğiyle uzlaştırmaya çalışan Eray, Ayışığı Sofrasında okuru düş gücünün sınır tanımaz evreninde gez¬dirir. Bundan yaklaşık iki bin yıl önce bir mağarada üç yüz yıl uyuyan ‘Yedi Uyur¬lardı günümüz Ankara’sına taşır. Yaşadıkları toplumun yozlaşmış değerleriyle uzla- şamayan günümüz insanı ile iki bin yıl öncesinin insanlarını ortak paydada buluş¬turur ve aradaki uzun mesafeye rağmen hüzün, korku, yalnızlık, değerlerin yozlaş¬ması, gerçek ile çıkarların uyuşmazlığı bakımından değişen pek bir şey olmadığı¬nı göstermeğe çalışır. Masal motiflerinden ve düşsel fantezilerden yararlanarak oluşturduğu Uyku İstasyonunda gerçek ile gerçeküstünü bir araya getirerek farklı bir dünya kurar. Otobiyografik karakterli son romanı Sis Kelebeklerinde güncel ile tarihi, düş ile gerçeği bir noktada buluşturur: Ankara/Mamak’ın iç karartıcı mekân¬larından Sinop’un cezaevini anımsatan bir otel odasına kadar uzanan bir yolculuk. Ünlü Sinop Cezaevi’nden ve burada bir süre kalmış olan dedesinden öteki bilinen ünlü tutuklulara kadar pek çok insan kalabalığı ve bu insanların yaşam serüvenle¬ri... çağrışımsal olarak okura izlettirilir. Yazar, tutukevini ve burada yaşananları bi¬linç akışı, montaj, gösterme gibi yöntemlerle anımsatırken Türkiye’nin yakın geç¬mişinde yaşanan sosyal ve siyasal olaylara da gönderme yapar. Roman yazarın öte¬ki romanlarında olduğu üzere sonsuz özgürlük özlemini dile getiren bir başka me¬kâna yapacağı yolculukla sona erer. Eray’ın sağlam kurgulu ve zengin düş gücüne dayanan öteki romanlarının adları şöyle: Orphee, Deniz Kenarında Pazartesi, Aşk Artık Burada Oturmuyor, Ay Falcısı, Kuş Kafesindeki Tenör, Yıldızlar Mektup Ya¬zar, Uyku İstasyonu, Aşık Papağan Ban, Örümceğin Kitabı. Yetmişli yıllardan itibaren Nezihe Meriç’in, Ayla Kutlunun, Sevgi Soysalın, Fü- ruzan Tekilin, Pınar Küf ün başlattıkları kadın sorunlarını işleyen roman yazma modasına İnci Aral (d. 1944) da katılır. İlk romanı Ölü Erkek Kuşlar (Yunus Nadi Roman Ödülü-1991) ve Yeni Yalan Zamanlarda kadın duyarlığını, kadın kimliği¬ni, geleneksel ahlâkî değerler karşısındaki özgürlük sorunlarını ve erkeklerle olan ilişkilerini yalın, akıcı ve dilsel bir oyun haline getirdiği şiirsel üslupla anlatır. Aral’ın üç yıl aradan sonra yayımladığı olumlu eleştiriler alan Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm romanı, gençliğini hoyratça harcamış ve yaşlandıkça kendisiyle hesaplaşma¬ya başlamış bir anne ile aldatıldığı için boşanmanın eşiğinde bulunan kızının kırıl¬ma noktasındaki ilişkilerini konu alır. Yazar, bu iki kadını ve ilişki içinde oldukla¬rı erkekleri mutsuz eden sorunları zengin içsel konuşmalarla sorgularken, yaşam¬ları bir yerde kesişen farklı yaşam felsefelerine sahip bu kişileri ölüm gerçeğinde buluşturur. Bir ilaç firmasının ‘siparişi’ üzerine kaleme aldığı, bir kadının menapoz dönemini anlatan otobiyografik karakterli İçimde Kuşlar Göçüyor dan sonra ya¬yımladığı Mofda 68 kuşağının ateşli solcusu, 80 sonrasının ise önemli iş adamı İl- han’ın yaşamının olgunluk döneminde kendisinden otuz yaş küçük bir genç kızın yasak aşkına yönelişi ve tekdüze bir hal alan evliliğini sonlandırma çabalarını ko¬nu alır. Olayların şimdi’sinin yirmi dört saat içine sıkıştırıldığı roman, ayrıntılara ve gözleme yer veren geri dönüşlerle genişleyerek kırk yıllık bir zamana yayılır. Aral, yaşamına yeni bir sayfa açmak isteyen asli kişisinin iç çatışmalarını verirken aynı zamanda çevresinde yer alan ve hepsinin farklı öyküleri olan kişilerin çıkar ilişki¬lerini bir potada birleştirerek bu öykülerden bir trajedi çıkarmayı başarır. Aral, ön¬ceki romanlarından farklı olarak bu romanında okuru yenilik, değişme, güçlü ol¬ma arzusu, sevgi, korku, yalnızlık.. gibi erkek dünyasının karmaşık köşelerinde ama elinden geldiğince nesnel kalarak dolaştırır. Yer yer öne çıkan ve abartılı ola¬rak verilen cinsel ögeler romanların doğallığını bozsa da; iç konuşma tekniği, us¬taca kurulmuş denge, dilsel oyunlar, geri dönüşlerle sağlanan hareketlilik ve yalın¬lık romanlara akıcılık kazandırmaktadır. Yazarın Yeni Yalan Zamanlar romanı ile ilgili olarak İnci Enginün’ün aşağıya aldığım yargısını tüm romanları için genelleş¬tirmek mümkün: “İtiraf etmeliyim ki yazarın oyuncusunu davet ettiği serüven, okuma, dü¬şünme, parçalan bir araya getirme serüvenine katılmaya değer. Herkes bu hikâye yazısını istiyor. Herkesin katkısı var. Toplumu oluşturan kesimlerin işbirliği ile bir yeni yalan zamanlar oluşmuş.” (Enginün, 2000: 296). Düşsel romanlarıyla ünlenen Buket Uzuner (d. 1955), ilk romanı İki Yeşil Su- samuru Anneleri, Babalan, Sevgilileri ve Diğerleri adını taşıyan romanında okuru bir kadının düşsel ve fantastik dünyasına götürür. Roman adını, Hint kökenli İngi¬liz H. H. Munro’nun, insanlar ölünce dünyadaki yaptıklarına ve kişiliklerine göre alt sınıftan bir canlıya dönüşecekleri, öykü kişisinin de bir susamuru olmak istedi¬ğini söylediği Laura adlı öyküsünden alır. Roman, 90’lı yıllarda moda olan post¬modern romanların bildik kurgusunu anımsatmaktadır. Olaylar zinciri mesleğinin mimar olduğunu öğrendiğimiz Nilsu adlı bir kadının kendi yaşam öyküsünü anla¬tan bir dosyayı yazara vermesiyle başlar. Bundan hem Nilsu’nun yaşam öyküsü hem de yazarın başka bir kurgu ile olayı öykülemesi bir arada yürütülür. Görünüş¬te iki yazarı olan romanın olay örgüsü, Nilsu’nun öyküsünün bittiği yerde birleşir ve Uzunefin doğal olarak okurun öğrendiklerine göre olayların seyri de değişir. Aşk-yalnızlık, intihar-yaşama bağlılık gibi zıtlıklar üzerine kurulu olan romanda as¬li kişi Nilsu, kendisine model aldığı çağdaş bir kadın olan arkadaşı Selen’in de yar¬dımıyla sorunlarının altında ezilmeden ayakta durabilen, çalışan, eğitimli çağdaş bir kadını temsil etmektedir. Yaşamına giren farklı mesleklere ve kimliklere sahip erkeklerle yaptığı evliliklerden sonra karşısına idealize edilmiş Teoman çıkar. Kı¬saca Teo olarak tanıtılan bu kişinin geçmişi, ailesi ve yaşam felsefesi bakımından Nilsu ile çok yerde örtüşür. Yeşiller partisine mensup Teo’nun Nilsu’ya yaptığı tek¬lif, birlikte yeşil susamuru olmaktır. Buket Uzuner, iki kadının dünyasından insan¬ları, aileleri, çevreyi ve genel olarak insanlığı sorguladığı bu romanında klasik ro¬man kalıplarının dışına çıkarak olay örgüsünü bir bilmece haline getirir. Zaten onun amacı da roman kahramanlarıyla okuru kâh yaklaştırıp kâh aralarını açarak aradaki boşlukların okur tarafından doldurulmasını sağlamaktır. Bunu da büyük ölçüde başarır. İki Yeşil Susamuru’nun devamı niteliğindeki Kumral Ada-Mavi Tuna romanının olay örgüsü, birbirine paralel iki çizgi üzerinde gelişir. Hem asli kişi Tuna’nın son¬suz aşkı, hem onun bilincini romanın sonuna kadar sürekli meşgul eden iç savaş kâbusu birlikte yürütülür. Roman, geri dönüşlerle ve metaforik bir anlatım tekniğiy¬le, farklı seslere yer veren polifonik yapısıyla, Türk aydının önemli bir problemini oluşturan yurtseverlik, ulusalcılık gibi söylemlerin içini sevgi ve düşünce ile dol¬durduğu modern bir ulusçuluğu sezdiren düşünce yapısıyla okurun karşısına çıkar. Buket Uzunefin Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu romanı, adını, Anzakların ataları Maorilerin dilinde geçen Aotearoa sözcüğünden, konusunu ise Yeni Zelanda’dan gelen Viki adlı bir genç kadının Çanakkale Savaşlarında pek çok yararlıklar göster¬miş bir Türk gazisinin kendi dedesi olduğunu iddia eden ve söz konusu gazinin torunu avukat Ali Osman ile aralarında başlayan aşktan alır. Uzuner, roman ile il¬gili olarak kendisiyle yapılan söyleşilerde pek çok araştırmanın sonucunda oluştur¬duğu bu romanda zaman zaman gündeme getirdiği ulusalcılık ve emperyalizm arasındaki kutupluluğu sezdirirken, hem ulusalcılığın dar kabuğunu kırar hem de aynı kişiyi kahraman ilan eden iki ulusu ortak paydada, insanlığın evrensel değer¬lerinde birleştirir. Roman tekniği açısından olay örgüsünün iki farklı kimliği temsil eden iki kahramanın bakış açısı ve serüveni içinden ortak değerler çıkarırken ka¬ba, içi boşaltılmış sloganlara dayalı ulusalcı söylemlerle ulusal bütünlüğün koruna- mayacağının da altını çizer. İlk romanı Pinhan’ı 1997 yılında yayımlayan Elif Şafak (d. 1971), aldığı Mev- lâna ödülüyle hem bu türdeki yeteneğini kanıtlar, hem de izleyeceği yolu belirler. Tarih ile fantezinin karıştığı kimi eleştirmenlerin “masal” olarak niteledikleri (Tür- keş, 1998: 17-18) Pinhan’ı değerler çatışması yaşayan ve bunalan kent insanının iç çatışmalarını işlediği Şehrin Aynaları, Mahrem (2000 TYB roman ödülü) izledi. 2002 yılında yayımlanan Bit Palasta Memduh Şevketin Ayaşlı ve Kiracıları roma¬nında yaptığı gibi Bonbon Palas adını verdiği bir mekânda farklı amaçlar için bu¬luşan insanların kişilikleri, birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkileri, içsel serüven¬leri aracılığıyla günümüz Türkiye’sinden farklı ve çarpıcı insan manzaraları sunan Şafak, Araf'ta kimlik bunalımını ve çatışmasını ele almaktadır. îlkin İngilizce son¬ra Türkçe yayımlanan ve olumlu olumsuz pek çok eleştiriye hedef olan Araf ro¬manı, merkezde doktora yapmak üzere ABD’nin Boston kentine gelen Ömer Öz- sipahioğlu olmak üzere farklı din, çevre ve kültürel kimliklere sahip, farklı mizaç¬lardaki roman kişilerinin eğitim için geldikleri bu ülkede yaşadıkları serüvenleri ve bu serüvenleri sırasında kendilerine yabancılaşmalarını işler. Kendilerini arafta ya¬ni boşlukta hisseden bu insanların, batı uygarlığı karşısındaki çaresizlik ve ezilmiş¬lik duyguları onları iki kimlikli ama ikisini de özümseyememiş, kişiliksiz bir duru¬ma sokar. Yazar, romandaki olayların akışı içinde kahramanların yenilgilerinin se¬beplerini ulusal kültürden yoksun olmalarına bağlar. Nitekim, başlangıçta önceki kimliklerinden kurtulmaya çalışan bu insanlar, aradan zaman geçtikçe ön yargıla¬rından kurtulacak ve yozlaşmalarının sebeplerini sorgulayacaklardır. Son romanı Baba ve Piçte ise geçen yüzyılın başlarına kadar uzanan geniş bir zaman korido¬ru içinde, yıllar önce ABD’ye yerleşmiş Ermeni bir ailenin, ‘ötekinin bakış açısın¬dan günümüz Türkiye’sine göndermelerde bulunur. Öykü ve romanları pek çok yabancı dile çevrilmiş olan Nedim Gürsel (d.1951), ilk romanı Uzun Sürmüş Bir Yazdan (1976 TDK roman ödülü) başlayarak bütün eserlerinde farklı anlatım tekniklerini denemesiyle ve şiirsel üslubuyla dikkati çe¬ker. TDK roman ödüllü Uzun Sürmüş Bir Yazıda roman kişileri 12 Mart uygulama¬larının bireylerin ruhsal dünyalarında yaptığı olumsuz etkilerinden/yıkımından ço¬cukluklarının büyülü dünyasına sığınarak kurtulurlar. Gürsel, konusunu ilk genç¬lik dönemi aşklarından, avarelik yılları serüvenlerinden alan yarı otobiyografik ro¬manı İlk Kadın’da okurunu otantik ve tarihsel dekoru içinde İstanbul’un şiirsel ik¬limlerinde dolaştırır. Konusunu İstanbul’da geçen bir aşktan alan ve yan yana iki çizgide geliştirilen tarihsel romanı Boğazkesen (Fatih’in Romanı)’de bir yandan Fatih’in döneminden aydınlık rüzgârlar estirirken, bir yandan da Fatih’in özel ya¬şamını tartışmaya açar. Bu arada romanın olay örgüsü içinde kurmaca dünyaya ait yazarının günümüzdeki aşk serüveni de paralel yürütülür. Boğazkesen’in bir çeşit devamı niteliğinde olan Resimli Dünya’da ise Fatih’in resmini yapan ünlü İtalyan ressam Gentile Bellini’nin resminden yola çıkarak okurunu dönemin Venedik’i ile İstanbul’unun düşsel dünyasında dolaştırır. Biyografi yazarı olarak ünlenen ve öyküleme tekniğini kullanan Ayşe Kulin (d. 1941), biyografi karakterli ilk romanı Adı Aylin’de kökleri Giritli Mustafa Naili Pa- şa’ya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin Devrimel’in prenseslikten ABD ordu¬sundaki albaylık görevine uzanan fırtınalı yaşamını; aynı tarz ve teknikteki Füre- ya’da ilk kadın seramik sanatçısı Füreyya’nın renkli ve zengin ayrıntılarla dolu ya¬şamını, Boşnak-Sırp çatışmasının bir fon olarak kullanıldığı Sevdalinka’da ise ka¬dın kahramanının bakış açısından ele aldığı kadın erkek ilişkisini, bu ilişkilerden doğan yanlış evlilikleri, pişmanlıkları... Türkiye’nin son yirmi beş yıldaki sosyal ve siyasal olayları çevresinde öyküleştirir. Yazarın belgesel roman özelliği taşıyan Köprü romanı, Doğu illerimizden Erzin¬can’da farklı inançlara sahip iki insanın, Mevlüt ile Elmas’ın ilişkileri çevresinde Ke¬maliye köprüsünün yapım aşamaları, Başbağlar’a yapılan terörist saldırılar ve köp¬rü yapımını gerçekleştirmek için Erzincan valisinin bürokrasi ile yaptığı mücadele¬lerini, son romanı Nefes Nefese de ise İkinci Dünya Savaşı sırasında yüzlerce Yahu- diyi soykırımdan kurtaran Türk diplomatlarının özverili çalışmalarını, Demokrat parti iktidarının baskıcı uygulamalarını ve 27 Mayıs İhtilalini Ortaçlı ailesinin birey¬leri arasında geçen bir aşk öyküsü çevresinde işlemektedir. Son romanı Gece Ses¬lerinde ise Egeli bir ailenin kırk’lı yıllardan itibaren birkaç kuşağı içine alan ve gü¬nümüze kadar uzanan çizgide yaşadıkları aile içi sorunlarını; birbirleriyle ilgili iti¬raf edilmemiş duygularını, pişmanlıklarını, sevgilerini ve düşmanlıklarını; yine bu dönemin siyasal ve sosyal olayları içinde yoğurarak romanlaştırır. YENİ ARAYIŞLAR: FANTASTİK, BİLİM-KURGU, POLİSİYE ROMANLAR 1980 sonrası Türk romancılarının en belirgin özellikleri arayışlar içinde olmalarıdır. Bunun sonucu olarak işlenen konudan anlatım tekniklerine, polisiyeden fantasti- ke ve bilim-kurguya kadar farklı eğilimler romanlarda yankısını bulur. Bu türde eser verenler arasında Ihsan Oktay Anar, Enis Batur, Can Eryümlü, Hikmet Temel Akarsu, Nazlı Eray dikkati çeken adlardır. Felsefeyi edebiyata sokan Ihsan Oktay Anar (d. 1960), Puslu Kıtalar Atlası, Kitabü’l Hiyel, Efrasiyab’m Hikâyeleri, Amat ve Suskunlar adlı romanları ile, hem kurgu hem de felsefi söylemleri bakımından kısa zamanda dikkatleri üzerinde top¬lamayı başarır. Biri dışında konularını tarihten alan bu romanlardan Puslu Kıtalar Atlasinda Descartes’in Yöntem Üzerine Konuşma adlı eserinden yola çıkarak kişi¬lerinin varlık, yokluk, hiçlik... üzerine yaptıkları düşsel yolculuklara; Kitab-ül Hi- yelde okurun karşısına hayal-gerçek çatışmasına ve güç peşinde koşanlarm içine düştükleri yanılgılara ve hayal kırıklıklarına yer verirken, üçüncü kitabı Efrasi- yab’m Hikâyelerinde de insan ömrünün sınırlı olduğundan hareketle hayatı güzel¬leştirip anlamlı kılan ve sevgiyi öne çıkaran düşünsel bir önerme sunar; Amat ve Suskunlar adlarını taşıyan son iki romanında ise iyi ile kötünün ebedi çatışması içinde sınırsız güç ve ölümsüzlük peşinde koşan açgözlü kişilerin acıklı sonlarını işlemektedir. Ancak tüm romanlarına egemen olan ana düşünce şudur: Üzerinde yaşadığımız bu dünya, ölümsüzlük peşinde koşmak yerine sevgi ile daha yaşana¬bilir ve anlamlı kılmabilir. Anar’ın romanları adlarından kullandıkları dile, doğaüstü olaylara, dinsel ve alegorik unsurlara yer veren içeriklerine, düşünsel derinliğine, kişilerinin simgesel kimliklerine, geleneksel formlara ve söz kalıplarına yer veren üsluplarına, belli bir yere ve zamana bağlı olay örgülerine, ilk bakışta bağımsız gibi görünen ama son¬radan ustaca birbirine bağlanan iç içe geçmiş öykücüklerine, yaşama sıkı bağlılığı¬na, okuru olayların içine çekmesine, hatta mizahi ögelerle beslenen ironik üslubu¬na göre kimi zaman fantastik, kimi zaman polisiye, kimi zaman felsefi, kimi zaman tarihsel ama daha çok üstkurmaca bir nitelik taşırlar. Romanlarda olaylar Binbir Gece, Kırk Vezir, Tutiname, Mantıku’t Tayr, Kelile ve Dimne gibi geleneksel anlatma formlarına uygun olarak düzenlenmiştir. Buna göre ilkin çerçeve olay adını verdiğimiz ana olay anlatılır, sonra bu ana olayda yer alan kişilerin geçmişlerine uzanılarak yaşam serüvenleri ana olaya ustalıkla bağla¬nır ve ana olayın düğümünü bünyelerinde taşırlar. Olaylar birbirlerine tesadüfi olaylarla ama ustaca sebepler icat edilerek bağlanır. Bu bağlantılar doğallık sınırı¬nı aşmaz. Romanların ilk bölümlerinde görülen olayların ağır ilerlemesinin doğurduğu tu¬tukluk, yoğun biçimde kullanılan gülmece ögeleri ve ironilerle giderilirken; ilerle¬yen bölümlerinde güldürü ögeleri azalır, buna karşın düğümlerin birbirine bağlı veya bağımsız olarak tek tek çözülmesi, her şeye rağmen, eseri okunabilir kılar. Ancak romanlarda kullanılan ve karmaşık bir oyun hâlini alan dilsel kuruluşlar ve metinlerin tamamına sindirilmiş felsefi söylemler okurundan belli bir hazırlık ve bilgi donanımı ister. Anar’m romanları, biri dışında tarihsel bir zemine oturmasına rağmen, tarihte geçen yaşanmış olayları ya da tarihsel sorunları ele almış değildir. Kişiler, nakilci- ler de dahil tarihte iz bırakmış kişiler değil, sıradan kurmaca dünyaya ait figürler¬dir. Hatta tarihsel kişilerin adı hemen hiç geçmez. Bu bakımdan romanlarda tarih¬ten sadece bir atmosfer, bir arka plan oluşturmak için yararlanılır. Anar, romanda gerilimi dengeli yürütür. Ana olaya bağlanan pek çok ikincil öy¬kü, ana olayın sonlarına doğru gerilimi oluşturan entrik unsurun çözümünde birer anahtar görevi görürler. Bu bakımdan romanlar bir çeşit post-modern-polisiye özellik taşırlar. Öte yandan romanlar, en ciddi konulara ironik ve parodik üslupla yaklaşması, okuru bilinenlere karşı yabancılaştırması, metinlerarası geçişlere yer vermesi, iç içe geçmiş öyküleri, olağanüstü ile gerçeğin sınırlarında dolaşan karma¬şık olayları, görselliğe yer veren biçimsel kurguları ve metnin sık sık kurmaca ol¬duğunu anımsatması ile üstkurmaca özellikler taşımaktadır (Gündüz, 2009, 41-42). Bir takım arayışlar içinde olanlardan biri de Enis Batur (d. 1952)’dur. Batufun, “Fugue Sanatı üzerine bir roman denemesi” alt başlığını taşıyan ve Batı müziği for¬muna göre düzenlediği romanlar, kurgusu bakımından farklı bir deneme olarak dikkati çeker. Yazar, kimi eleştirmenlerin hem biçim hem de içerik açısından ba¬şarısız buldukları (Yavuz, 10.07.2002) Acı Bilgi (2000), “Örgü Teknikleri üzerine bir roman denemesi” altbaşlığmı taşıyan Elma (2001), “Sözümona Düzmece Bir Wilhelm Tell Hikâyesi” alt başlıklı Bir Varmış Bir Okmufltan (2002) sonra yayımla¬dığı polisiye karakterli Kravatta (2003) kurmaca anlatının yapısını araştırmaya yö¬nelik farklı bir anlatım tekniğiyle çıkar okurun karşısına. Üç bölümden meydana gelen romanda birinci ve ikinci bölümlerde klasik anlatma formunu benimserken, üçüncü bölümde kurmaca anlatıcının yerini doğrudan yazar Enis Batur alır ve çö¬zülemez gibi görülen gizemli olayları çözümler. Enis Batur, polisiye roman tekni¬ğinden yararlanarak ama bildik polisiye romanlardan tamamen farklı bir yöntemle oluşturduğu bu romanının birinci bölümünü bir reklâm ajansında çalışan Ercü ad¬lı kişinin tanıtımına ayırmışken, ikinci bölümde ajansa yeni giren AH’nin üstlendi¬ği bir kravat reklâmı için yaptığı araştırmalar ve bu araştırmalar sonunda aniden or¬tadan kaybolmasına kadar ki bölüm, kurmaca dünyanın mantığı ve sunduğu ola¬nakları içinde okura yansıtılır. Ancak Batur’un üçüncü bölümde bir yazar olarak olayı yönlendirmesi ve doğrudan olay içinde görev alması, kurmaca ile gerçeklik arasındaki hassas çizgiyi, yani neyin ne zaman doğru ya da yanlış olduğu sorunu¬nu tartışmaya açar ki yeniliği ve farklılığı bu özelliğinde gizlidir. Ben Zaman Tanrısı, Zamanın Bittiği Yer, Son Antlaşma, Sakız’ın Gözyaşları, Son Antlaşma, Can Eryümlü’nün yarı bilim-kurgu yarı fantastik ama daha çok mi¬tolojiyi, masal ögelerini, efsaneyi ve tarihi belli bir coğrafyada harmanladığı ro¬manlarının adı. Yazar bu eserlerinde bilinen bilim-kurgu romanlarının zıddına ütopyasını gelecekte değil geçmişten kurar. Bilim adamı kimlikli kişilerini bir za¬man makinesi marifetiyle geçmişe gönderir. Bir masa başı konuşmasında fantastik romanı “olabildiğince özgür” ve “her şeyi söyleyebilir” kıldığı için seçtiğini söyle¬yen Eryümlü, “Eğer böyle olsaydı ” varsayımıyla geçmişi kendince biçimlendirerek geleceği yeniden kurgulamaya çalışır. Bunu yaparken Yunan mitolojisi başta ol¬mak üzere Tevrat öykülerinden, Budizm, Maya dini ve eski Mısır dininden geniş ölçüde yararlanır. Kişileri, zaman içinde dolaşırken; birkaç istisna dışında, tarihin akışına müdahale etmekten kaçınırlar. Eryümlü, yapı ve anlatım tekniği bakımın¬dan uzun öyküyü anımsatan son eseri Kalimerhaba İzmir’de Türk-Yunan çatışma¬sına karşı cepheden bakar. Bir zamanlar beraber yaşadığımız ama Lozan Antlaşma¬sı sonrası ülkemizden ayrılan Yunanlıların ruhsal durumlarını, yeni vatanlarındaki yalnızlıklarını nostaljik sahneler içinde romanlaştırır. Kalimerhaba İzmir bu özelli¬ğiyle yıllarca aynı coğrafyada bir arada yaşamış iki toplumun birbirine düşman edi¬lişlerinin arkasındaki sebepleri de sorgulamaktadır. Yıllar sonra yeniden geçmişle¬rini aramak için İzmir’e dönen kimi kahramanlar, değişen ve yabancılaşan mekân¬larda yine de zamana yenik düşmeyen sevgililerini bulmaya ve aşklarını yeniden yaşamaya çalışırlar. Eryümlü, öteki romanlarında olduğu gibi bu romanında da in¬sanın her yerde aynı olduğunu; farklı kimliklere, kültürlere mensup olsalar, farklı coğrafyalarda yaşasalar da insanın ortak yanlarının değişmediği gerçeğini vurgula¬maya çalışır. Kayıp Kuşak ve İstanbul Dörtlüsü ana başlıklı fantastik, bilimkurgusal özellik¬ler taşıyan seri romanlarından tanıdığımız Hikmet Temel Akarsu, bu eserlerinde antikiteye ait mitolojik konuları günümüz insanının yaşamına uyarlar. Onun özel¬likle bir dizi oluşturan Aseksüel Koloni ya da Antiope, Siber Tragedya ya da İphige- neia, Ölümsüz Antikite... gibi romanlarında MatriXin ütopik felsefesinden, ya da George Orwell ın Hayvanlar Çiftliği ve 1984ünden yola çıkarak günümüz insanı¬nı esir alan siberpunk kültürü ve bu kültürün sebep olacağı olumsuz sonuçlar üze¬rinde düşündürmeyi hedefler. Akarsu, bilgi çağı adını verdiğimiz bu dönemde bil¬gisayar, internet aracılığıyla bilgiyi kontrolünde tutarak özel yaşamı ve sırlarını or¬tadan kaldıran egemen güçlerin insanları nasıl tutsak aldığını işlerken; bir yandan da bu büyük güç karşısında örgütlenen “modern şövalyelerin amansız mücadele¬lerine dayalı karşı ütopyalarını yaratır. Öte yandan yer altı kültürü adını verdiğimiz günümüz asi gençliğinin gizemli bir o kadar da çelişkilerle dolu ama gerçekte top¬lum tarafından anlaşılmayı bekleyen dünyasının da kapılarını açar. Bu roman denemelerine Kürşat Başar’ın deneme tarzında düzenlenmiş, çağ¬rışımlarla ve anılarla beslenen sıradan düşünceleri birbiri ardınca ve aynı değerde sınırsız bir cümleymiş gibi sıraladığı Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum ile Celil Okur, Elif Şafak, Faruk Ulay, Murathan Mungan ve Pınar Küfün birinin bıraktı¬ğı yerden öteki devam ettirerek ve bir bölümünü yazarak oluşturdukları kendi ku¬şaklarının ortak değerlerinde birleştikleri Beşpeşe roman denemelerini de burada anmalıyız. GENÇ KUŞAK ROMANCILAR YA DA 2000 SONRASI ROMANCILARI Pek çok genç romancının ilk eserlerini verdiği 2000’li yıllar, Türk romancılığı açı¬sından oldukça verimli yıllar olarak düşünülebilir. Her yıl gittikçe artan katılımlar¬la roman sayısının 2004’te 250’ye kadar ulaşması bu yargıyı doğrulamaktadır. Sö¬zünü ettiğimiz bu romancılardan kimileri edebiyatı içsel bir boşalma olarak gör¬düklerinden, çoklukla özyaşamöyküsel bir anlatım yolunu benimserken; anlatma sanatında neyin anlatıldığının değil nasıl anlatıldığının önem taşıdığı bilincinde olan kimileri de nitelikli romanlarıyla dikkat çekerler. Bunun bilincinde olan 2000’li yılların romancılarından farklı adlar altında kümelendirdiğimiz Gökçen Yılmaz- türk (Aralık Roman), Cahide Birgül Sesveren (Ah Tutku Beni Öldürür müsün?), Tahir Abacı (Adı Senfoni Kalsın)... başarılı anlatım teknikleri, modernist ve post¬modernist akımlara bağlı sağlam kurgulu romanlarıyla uzun süre edebiyat ve sanat dergilerinin gündeminde kalmayı başarırlar. Süheyla Acar (Yağmurun Yedi Yü¬zü), Tuna Kiremitçi (Git Kendini Çok Sevdirmeden, Bu İşte Bir Yalnızlık Var), Nazan Bekiroğlu (Yusuf ile Züleyha), Ayşegül Devecioğlu (Kuş Diline Öykü¬nen)... gibi kimileri kadın sorunlarını farklı bakış açılarıyla işleyen romanlar yazar¬ken; Mehmet Uzun (Dicle’nin Sesi), Handan Öztürk (Doğunun Çıplak Kadınları), Kaya Sancar (Aşkın ve Kaderin Kitabı)... gibi kimi yazarlar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bölgesel sorunlarını gündeme taşır; Kemal Selçuk (Ay Aşkları), Ha¬lim Bahadır (Gördüm Dokundum ve Sevdim) uzun zamandır ilgi görmeyen Reşat Nuri’nin başlattığı idealist öğretmenlerin Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki serüven¬lerini konu alan romanlar yazarlar. Barış Bıçakçı, (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, Bizim Büyük Çaresizliğimiz), Gaye Boralıoğlu (Meçhul), Tolga Gümüşay (Pem¬be Tuvalet), Erkan Karagöz (Rus Kızı Vasilisayla, Yüreğinin Seyirdiği Andır Aşk), Deniz Günal (Işıltılı Venüs), Yekta Kopan (İçimde Kim Var?), Ali Ecer (Ayın En Güzel Hali), Aydilge Sarp (Altın Aşk Vuruşu), Attila Şenkon (Ten Yükü, Bütün Düşler Nazlı’dır, Gökkuşağına İki Bilet), Bedirhan Toprak (Dün Gördüm Gece Bir Rüya)... gibi kimileri 80 sonrası idealleri, enerjisi tükenmiş, ümitlerini yitirmiş üniversite gençliğinin kimlik arayışlarını ve gelecek endişelerini işleyen romanlara yönelirler. Bu başlık altında yukarıda farklı kümelenmeler içinde verdiğimiz romanlara ek olarak genç kuşak romancılardan Halil Gökhan’ın Konuşan Kadirimi, Necati Göksel’in olumlu eleştiriler alan serüven romanı hüviyetindeki Hayat Askıda’sini, Osman Özbaş’m şiirsel bir üslupla ve folklorik ögelerle donattığı Dağ Sürgünle¬rini, Önder Saraloğlu’nun seksen kuşağının varoluş çabalarını dile getiren Cen¬net Sevgilim’ini, roman ve öyküleri İsveç’te en çok okunanlar arasında yer alan Ha¬kan Nesser’in ruh çözümlemeci romanı Karambolünü, nihilist bir edebiyatın söz¬cülüğünü yapan Bülent Akyürek’in sert söylemli ve ironik anlatımlı Uragan ro¬manı ile kalabalık mekânlardaki ve sokak aralarındaki silik, unutulmuş insanların yaşamlarından kesitler sunduğu mizahi karakterli biraz da hüzünlü romanı Ve Tan¬rı Ağladı romanını, Ali Osman Ölmez’in sahip oldukları ile düşledikleri arasında¬ki zıtlıklar, tükenen ümitler, ruhsal çöküntüler üzerine kurduğu İki Buçuk ile aynı izlekleri işleyen Şebnem İşigüzel’in Çöplük romanlarını, Sevinç Çokum’un 80’li yıllarda geçen olayları, ideolojilerin yerini alan yeni değerleri mizahi ve ironik bir üslupla eleştirdiği Gece Rüzgârlan’nı, akademisyen Zehra İpşiroğlu’nun otobi¬yografik karakterli İzler: Orada ve Burada romanını, Perihan Mağden’in birlikte yaşamak zorunda kalan farklı çevrelerden gelmiş, farklı kültürlere sahip iki genç kızın kendilerini aramalarını işlediği İki Genç Kızın Romam’nı, Selçuk Altun’un batı kültürü ile yetişmiş eğitimli ve varlıklı bir gencin kendi kültürünü ve kimliğini aramasını konu alan Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir ve Cemil Kavukçu’nun üni¬versite öğrencisi taşralı bir gencin büyük kent yalnızlığını, uyumsuzluğunu ve iç dünyasındaki çatışmaları ironik bir dille işlediği Suda Bulanık Düşler romanlarını; Oray Eğin’in farklı dünyalara mensup iki insanın aşkını işlediği Kal ile İlhan Uç- kan’ın aşk, büyü, tılsım gibi ana izlekler çevresinde ele aldığı töre romanı hüviye¬tindeki Aşk Büyüsü’nü, zaman zaman kaba bir cinselliğe kaçsa da romanlarında kadın sorunlarını işleyen ve kadının toplumdaki yerini belirlemeye çalışan Neşe Cehiz’in Olmasaydı Senin de Adın romanını, Göksel Yılmaz’m aşk ve dostluk üzerine kurgulanmış olan ve post-modern özellikler taşıyan Tanrının Zamanı’nı, Onur Caymaz’ın kültür kaynakları ve konumları farklı iki insanın imkânsız aşkla¬rını alt tabakadan aldığı insan manzaraları içinde sunduğu Seni Hatırlatan Yıldız¬larını da anmamız gerek. Bu adlardan ikinci baharını yaşamak isteyen ama düşledikleri ile yaşadıkları arasında sıkışıp kalan kahramanın ruhsal dünyasına farklı bir bakış getiren Celal Hafifbilekin anı-roman türünün başarılı örneklerinden Ve Sevgili Rozika romanı, Anadolu’nun sosyal yapısını ve toplumsal yaşamını bir taşra kasabasında eczacılık yapan büyük kent kültürüyle yetişmiş kadın kahramanının bakış açısından nakle¬den Emel Ebcioğlu’nun Sağlık Eczanesi romanı, yaşamın tekdüzeliği ve yalnızlık duygusu içinde karşı cinsle sürdürülen ilişkiye farklı yorumlar getiren Atilla Birki- ye’nin Aşk Üçlemesi, 80 sonrası kuşağın bunalımlarını ve açmazlarını şiirsel bir an¬latımla işleyen Halil Gökhariın Yedinci romanı ile düşsel bir ortamda Ege kıyıla¬rında yaşanan bir aşk öyküsünü anı tadında ve çocuk dünyasından yansıtan Habip Bektaflvn Cennetin Arka Bahçesi romanı dikkate değer çalışmalardır. Sayıları yüzleri aşan bu adların hepsini dilin kullanılışı, üslup, içerik, anlatım tekniği ve kurgu bakımından usta romancı addetmek elbette doğru değil. Ancak niceliksel bakımından dikkati çeken bu yoğunluk çağdaş Türk romanının nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından oldukça anlamlıdır. SONUÇ 1960-2000 yılları, hızlı bir değişim yaşayan Türk toplumunda roman yazarları ba¬kımından verimli yıllar olmuştur. Medyayı da arkasına alan yazarlar/romancılar, öne çıkan gazeteci-yazar kimlikleriyle eserlerinin niteliksel yanını ve romancı kim¬liklerini gölgede bırakırlar. Özellikle 80’li yıllardan itibaren depolitize olan toplum¬sal yapı, gerçeklerden uzakta, tepkisiz ve duyarsız biraz da dönemin nimetlerine boyun eğmiş bir yazar ve okur kitlesi oluşturur. Ancak, bu 40 yıl içerisinde iyi şey¬ler de olmuştur. Ülkenin hızlı bir değişim yaşadığı, ihtilaller, muhtıralar siyasal dal¬galanmalar gördüğü bu dönemde yaşananların pek çoğu, estetik bakımdan düzey- sizliklerine rağmen, romanlarda yankısını bulmakta gecikmemiştir. Tüm kurumla- rıyla ve çatışmalarıyla toplumsal yaşam; toplumdaki değişim süreci ve bu süreçte yaşananlar; Anadolu coğrafyası ve sorunları ile birlikte köy yaşamı; bu yaşamın ye¬rel renkleri, kültürel ve folklorik zenginlikleri; batılılaşma ve çağdaşlaşma serüve¬ninde yaşanan kimlik sorunu, geçiş dönemi bunalımları; eski kurumlarla onların yerini alanlar arasındaki değişim/dönüşüm sancıları/çatışmaları, bozulan değer yargıları ile yeni bir kimlik edinme çabaları; ara rejimler, ihtilaller ve değişen değer yargıları; köylü kimliğinden kentli ve sanayi toplumuna geçiş sürecinde yaşanan¬lar; sanayileşme ile gelen göç, emek-sermaye, işçi-işveren ilişkileri/çatışmaları ay¬rıntılarıyla romanlara yansımıştır. Öte yandan post-modern, modernist, fantastik roman akımları farklı biçim ve anlatım teknikleri denenerek hatta geleneksel anlat¬ma formlarından da yararlanarak romanlarda uygulanmıştır. Bu yüzden romana gösterilen ilgi, öteki edebî türleri geride bırakmış ve niceliksel olarak inanılmaz bo¬yutlara ulaşmıştır. Özet Çağdaş Türk romanındaki gelişmeleri, açılımları ve önemli romancıları değerlendirebilmek 1950’li yıllardan itibaren Türk romancılarının gündemini tutan köy romancılığı 70’li yıllardan itibaren yerini kent romancılığına bırakır. Mo¬dern roman tekniklerini uygulayan genç roman¬cılar, toplumsal sorunlardan bireyin iç dünyasını ve ruhsal çatışmalarını yansıtan romanlara yöne¬lirler. Artık konu kısırlığı çeken ve belli izlekler arasında sıkışıp kalmış Türk romanı, insana yö¬nelmekle zengin bir çeşitlilik kazanır. Türk romanının modernleşmesi yolunda öncü¬lük eden romancıları ve önemli eserlerini listele¬yebilmek Modern anlatım tekniklerinin Türk romanına gi¬rişi 50’li yıllarda Tanpınar’la başlar. Nicelik bakı¬mından Türk romanı büyük bir çeşitlilik ve zen¬ginliği yaşasa da nitelik bakımından çağdaş anla¬tım tekniklerini romanlarına uygulayan ve alışıl¬mışın dışında yeni önerilerle okurun karşısına çı¬kan iki romancı dikkati çeker: Oğuz Atay ve Yu¬suf Atılgan. Çağdaş Türk romanında modern, fantastik ve post-modern eğilimleri ve aralarındaki farklılık¬ları ayırt edebilmek 1980’li yıllardan itibaren biraz da 12 Eylül uygu¬lamaların neden olduğu depolitizasyon, kuşak romancılarını yeni açılımlara yöneltir. Artık, za¬man, mekân, olay, anlatıcı gibi geleneksel biçim anlayışı dışında, yapısalcı dil kuramlarını esas alan yeni roman ögeleri olan simgeler, mitler, yeni imgelerle örülü bir sanat anlayışı, biraz el yordamıyla da olsa, romanda uygulama alanı bul¬maktadır. Romanlarda, anlatılan konudan ziyade nasıl anlatıldığı öne çıkmış, anlatım aracı olan dil, başlı başına romanın temel ögeleri arasında yer almıştır. Bu türde özellikle Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Buket Uzuner, Bil¬ge Karasu, Elif Şafak adları anılmağa değer. P Çağdaş Türk romanının bulunduğu yeri ve gü¬nümüz romancılarını saptayabilmek 1960 sonrası Türk romanını bir bütün olarak de¬ğerlendirecek olursak, hem nicelik hem de nite¬lik bakımından büyük bir atılım yaptığını söyle¬mek mümkün. Özellikle 80’li yıllardan itibaren estetik düzeyi kısmen düşmekle beraber konu, izlek ve anlatım teknikleri bakımından zengin bir çeşitlilik dikkati çekmektedir. Çağdaşlaşma serüveninde yaşanan kimlik bunalımı, çok parti¬li hayatın getirdiği yozlaşma, bütün bu kargaşa ve değişim içinde kendisine yer edinmeye ve bir çıkış yolu bulmaya çalışan aydının ruhsal buna¬lımları... kısaca toplumsal yaşam tüm kurumlan ile ve yeni anlatım formları içinde romanlarda yankısını bulur. Çağdaş roman akımlarının ayırıcı özelliklerini rg açıklayabilmek 2000’li yıllar, Türk romanının niceliksel bakımın¬dan patlamayı yaşadığı yıllardır. Bu zenginliğin nedenlerini birkaç sebebe bağlamak mümkün. Bu dönemde roman yazanlardan edebiyatı içsel bir boşalma olarak gören kimileri çoklukla özya- şamöyküsel bir anlatım yolunu benimserken; kurmaca metinlerde neyin anlatıldığının değil na¬sıl anlatıldığının önem taşıdığı bilincinde olan ki¬mileri de nitelikli romanlarıyla dikkat çekerler. Kendimizi S>nayal>m 1. Konularını yurt dışına çalışmaya giden işçilerin ya¬şamlarından alan yazarlar aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak birlikte verilmiştir? a. Bekir Yıldız - Gülten Dayıoğlu - Adalet Ağaoğlu b. Ferid Edgü -Demir Özlü -Hikmet Erhan Bener c. Kerim Korcan - Yaman Koray - yılmaz Güney d. Burhan Günel - Adalet Ağaoğlu - Yaman Koray e. Gülten Dayıoğlu - Güven Turan - Yılmaz İncesu 2. Aşağıdaki yazar ve onların konu alanları eşleştirme¬lerinden hangisi doğrudur? a. Mehmet Kemal Kurşunoğlu - Tutukevlerindeki tutukluların yaşam öyküleri b. Kerim Korcan - Sosyalist düşünceler temelinde devlet politikalarının karşılaştırılması c. Yılmaz İncesu - Kent insanının sorunları ve iç çatışmaları d. Yaman Koray - 1960 sonrası toplumsal çatışma¬lar e. Yılmaz Güney - Varsıllık - yoksulluk, fabrikatör - işçi gibi sınıf çatışmaları 3. Konularını daha çok yakın çevresinden ve gözlem¬lerinden alan, toplumdaki sıra dışı yaşayışları işleyen ve bu ilişkileri aşk potasında eriten romancı kişiliğe sahip ve ilk romanı Destan Gönüller olan yazar aşağıdakiler- den hangisidir? a. Yılmaz Güney b. Gülten Dayıoğlu c. Selim İleri d. Hulki Aktunç e. Sevgi Soysal 4. Edebiyatın başka alanlarında ün kazanmasına rağ¬men roman yazmada bir iki denemeyle bir yıldız gibi parlayıp sönen yazar aşağıdakilerden hangisidir? a. Selim İleri b. Dursun Akçam c. Ferid Edgü d. Nazım Hikmet e. Gülten Dayıoğlu 5. Aşağıdakilerden hangisi Yusuf Atılgan’ın romancılı¬ğının özelliklerinden biri değildir? a. Geleneksel betimlemelerden, kurgulardan ve anlatma tekniklerinden farklı bir yol izlemesi b. Romanlarında bilinç dışı, iç konuşma, geriye dö¬nüş ve leitmotif gibi zıtlıklardan yararlanması c. Romanlarında Marksist eğilimli düşüncelerden çokça faydalanması d. Dışarıdan duygusuz ve donmuş gibi duran ro¬man kişilerini sürpriz dokunuşlarla canlandı¬rması e. Modern psikoloji ve psikiyatrinin yöntemlerin¬den yararlanarak bilimsel açıklamalar dile getir¬mesi 6. Aşağıda verilen yazar - eser eşleştirmelerinden han¬gisi yanlıştır? a. Alev Alatlı - Or’da Kimse Var mı? b. Gülten Dayıoğlu - Yaseminler Tüter mi Hâlâ c. Yusuf Atılgan - Aylak Adam d. Turgut Özben - Tutunamayanlar e. Nezihe Meriç - Korsan Çıkmazı 7. Aşağıdakilerden hangisi Orhan Pamuk’a ait eserler¬ den biri değildir? a. Kara Kitap b. Cevdet Bey ve Oğulları c. Yeni Hayat d. Sessiz Ev e. Tehlikeli Oyunlar 8. 12 Mart dönemini işleyen romancılar arasında yer alan, 70’li yıllarda Türk toplumunun genel bir tablosu¬nu sunan ve dönemin üst düzey askerden bürokrata, iş adamından avukata farklı dünya görüşlerine sahip tip¬leri romanında bir araya getiren yazar ve eseri aşağıda- kilerden hangisinde verilmiştir? Yukarıda özellikleri verilen eser ve yazarı aşağıdakiler- den hangisidir? a. Orhan Pamuk - Kara Kitap b. Adalet Ağaoğlu - Bir Düğün Gecesi c. Pınar Kür - Asılacak Kadın d. Latife Tekin - Sevgili Arsız Ölüm e. Adalet Ağaoğlu - Ölmeye Yatmak Kendimizi Smayahm Yan>t Anahtarı 9. Yazarın romanında geçen yüzyılın başlarına kadar 1. a Yanıtınız yanlış ise “Köy-Kasabanın Dar Çevre¬ uzanan geniş bir zaman koridoru içinde, yıllar önce sinden Büyük Kentin Geniş Mekânlarına Ya da ABD’ye yerleşmiş Ermeni bir ailenin, ötekinin bakış açı¬ Zamana Açılma, Mekâna Açılma ve İnsana Açıl- sından günümüz Türkiye’sine göndermelerde bulundu¬ ma” konusunu yeniden gözden geçiriniz. ğu eseri ve kim olduğu aşağıdakilerden hangisinde sı¬ 2. e Yanıtınız yanlış ise “Köy-Kasabanın Dar Çevre¬ rasıyla ve birlikte verilmiştir? sinden Büyük Kentin Geniş Mekânlarına Ya da a. Uzun Beyaz Bulut Gelibolu - Buket Uzuner Zamana Açılma, Mekâna Açılma ve İnsana Açıl- b. Baba ve Piç - Elif Şafak ma” konusunu yeniden gözden geçiriniz. c. Kara Kitap - Orhan Pamuk 3. c Yanıtınız yanlış ise “Selim İleri” konusunu yeni- d. Pasifik Günleri - Nazlı Eray den gözden geçiriniz. e. Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar 4. d Yanıtınız yanlış ise “Modernleşme Yolunda Ye¬ni Adımlar Ya da Öncüler” konusunu yeniden 10. Aşağıdakilerden hangisi 2000 sonrası romancıların¬ gözden geçiriniz. dan biri değildir? 5. c Yanıtınız yanlış ise “Yusuf Atılgan” konusunu a. Bilge Karasu yeniden gözden geçiriniz. b. Tahir Abacı 6. b Yanıtınız yanlış ise “Alev Alatlı” konusunuyeni- c. Mehmet Uzun den gözden geçiriniz. d. Handan Öztürk 7. e Yanıtınız yanlış ise “Orhan Pamuk” konusunu e. Kaya Sancar yeniden gözden geçiriniz. 8. b Yanıtınız yanlış ise “Adalet Ağaoğlu” konusunu yeniden gözden geçiriniz. 9. b Yanıtınız yanlış ise “Elif Şafak” konusunu yeni¬den gözden geçiriniz. 10. a Yanıtınız yanlış ise “Bilge Karasu” konusunu yeniden gözden geçiriniz. S>ra Sizde Yan>t Anahtarı Sıra Sizde 1 1970’li yıllara gelindiğinde yaklaşık yirmi yıldan beri Türk romanını işgal eden köy konusu romanlarda göz¬le görülür bir durgunluk görülür. Bunun en büyük ne¬denlerinden biri, konu kısırlığının okuru bıktırır hale gelmesi bir başka nedeni ise köy romanı yazanların köylüyü yani insanı anlatmaktan ziyade köy sorunlarını ön palana çıkararak bir figür olarak gördükleri insanı dışlamalarıdır. Sıra Sizde 2 Genç kuşak romancılar, 196ö’lı yıllardan başlayarak ko¬nu kısırlığı çeken önceki kuşaktan farklı olarak aydın problemi çevresinde ve büyük kentin sorunları arasın¬da ezilen Türk entelektüelinin bunalımlarını, zamanla hesaplaşmasını konu alan romanlara yönelirler. Bu yö¬nelişte insana, zamana ve mekâna açılmalarının ve ye¬ni roman tekniklerini eserlerine uygulamalarının etkili olduğu yadsınamaz. Sıra Sizde 3 Selim İleri’nin romanlarını farklı kılan hususların başın¬da toplumda saygın bir yere sahip olan kadın kahra¬manlarının içsel acılarını ve yalnızlıklarını bilinç akımı ve iç konuşma tekniğiyle eserlerine yansıtmış olmasıdır. Sıra Sizde 4 Alev Alatlı, hemen tüm romanlarında kendi toplumun- dan kopmuş aydınların kendini beğenmişliklerini, men¬subu bulundukları toplumu küçümsediklerinden/so¬runlarına yabancı kaldıklarından çoğu kez Batı karşısın¬da yanılgıya düştüklerini sorunu tanımlamakta yanıl¬dıkları gibi hedefte de yanıldıklarını işler ve romanların sonunda aydını bekleyen tehlikelere işaret eder. Sıra Sizde 5 1970’li yıllara gelindiğinde Türk romanında birtakım kı¬pırdanmalar dikkati çeker. Özellikle Tanpınar’ın 1950’li yıllarda kurgu ve anlatım teknikleri bakımından öykü ve romanda açmış olduğu çığır, ancak 1970’li yıllara ge¬lindiğinde takipçisini bulur: Oğuz Atay ve Yusuf Atıl¬gan. Bu romancılar, modern anlatım teknikleriyle, post¬modern romanın anımsatan kurgularıyla ve psikolojiyi romana sokmalarıyla dikkati çekerler. Sıra Sizde 6 Sorunlu kişilerinin “yalnızlık, kurtuluş umudu, hayal kırıklığı” bakımından ortak noktalar tespit eden Berna Moran’a göre Anayurt Otelinin Aylak Adamdan ve kla¬sik kurgulu romanlardan ayrılan özelliğini, “yaşamın anlamsızlığını” yansıttığı “biçiminde” aramak gerekir Sıra Sizde 7 Bu konuda farklı değerlendirmeler olsa da post-mo¬dern romanın en belirgin özelliklerini şöyle sıralamak mümkün: • Klasik romanda her şeyi bilen yol gösterici aydının yerini bu anlatıda bilgi sınırları dar bir anlatıcıya bırakılır. • Okuyucu bilinmezlik ve belirsizlik içine sürükle¬nerek çözümden kaçınılır. • Üst kültür ve alt kültür ayırımına karşı çıkılarak her ikisi bir arada verilir. • Esere sadece kurmaca bir metin yazarın elindekile- re ise malzeme olarak bakılır. • Zaman zaman gerçeğin sınırları zorlanır. • Sanat ile gerçek yaşam arasındaki bağlar ortadan kaldırılır. • Kurmaca olaylar ile birlikte romanın yazılış serüve¬ni birlikte yürütülür. • Okur eserin içine çekilerek romanın sonucunu kur¬gulamaya ortak edilir. Kimi zaman okur ile diyalo¬ga girişilir. • Dili geleneksel anlatıma karşı kullanarak okur met¬ne yabancılaştırılır. • Metinlerarası ilişkiler bağlamında başka metinler bir malzeme olarak kullanılır ve sık sık başka me¬tinlere gönderme yapılır. • Alışılmışın dışında farklı anlatım tekniklerine yer verilir. • Tek bir doğru yerine bilinenlere aykırı olsada ço¬ğulcu bir doğruluk anlayışı benimsenir. • Bu maddeye bağlı olarak tarih yeniden ve bilinen¬lerden farklı olarak yorumlanır. Yararlan>lan Kaynaklar Altkitap. “Can Eryümlü ile ‘Son Antlaşma’ Üzerine Bir Söyleşi” Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.. Anar, İhsan Oktay. (2007). Suskunlar. İstanbul: İleti¬şim Yayınları. Atılgan, Yusuf. (2000). Aylak Adam. 6.Basım, İstanbul: YKY. Ecevit, Yıldız. (2001). Türk Romanında Poıstmodern Açılımlar. İstanbul: İletişim Yayıncılık. Gündüz, Osman. (2009). İhsan Oktay Anar’ın Kurgu Dünyası. Ankara: Vizyon Yayınevi. Gündüz, Osman. (2008). “60 Sonrası Türk Romanı”, Türk Edebiyatı Tarihi 4. İstanbul: KTB Yayınları. Gündüz, Osman. (2008). “Romanlarımız ve Romancıla¬rımız”, TYB Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı 2008. 184-203. Ankara: TYB Yayınları. İleri, Selim. (2006). Her Gece Bodrum. İstanbul: Do¬ğan Kitap Yayınları. Kolcu, Ali İhsan. (2003). Yusuf Atılgan’ın Roman Dünyası. İstanbul: Toroslu Kitaplığı. Korat, Gürsel. (1998). “1960’tan 1998’e Romanda Yeni Yönelişler”, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı Sempoz¬yumu. 22-22 Kasım 1998. Ankara: Edebiyatçılar Der¬neği. Kutlu, Ayla. (1998). “Roman ve Öykünün Konu Alanın¬daki Genişlemeler”, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı Sempozyumu. 22-22 Kasım 1998. Anka¬ra: Edebiyatçılar Derneği. Todorov, Tzvetan. (2004). Fantastik: Edebi Türe Ya¬pısal Bir Yaklaşım. İstanbul: Metis Eleştiri. Türkeş, A. Ömer. (Şubat 2008). “Roman 2007”, Virgül. 2 (115), 14-16. Yalçın, Alemdar. (2003). “Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından” Cumhuriyet Dönemi Çağdaş Türk Ro¬manı 1946-2000. Ankara: Akçağ Yayınları. Sözlük A Abdülhak fiinasi Hisar: Titiz roman işçiliğiyle tanınan Hisar, konularını daha çok çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yakın çevresinde tanık olduğu olaylardan ve bu çevre¬deki insanların yaşam öykülerinden alır. Abdülhamit Düşerken: Nahit Sırrı Örik'in 1976 yılında bası¬lan ve Abdülhamit saltanatının yıkılış sürecini anlatan romanıdır. Adalet Ağaoğlu: (d.1929) Ölmeye Yatmak( 1973)Fikrimin İn¬ce Gülü(1976) Bir Düğün Gecesi(1979) Yazsonu(1980)Üç Beş Kişi(1984)Hayır...(1987)Ruh Üşümesi(1991)Roman- tik Bir Viyana Yazı gibi romanların yazarıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar: îç konuşma, bilinç akımı gibi yeni ve modern anlatım tekniklerini kullanması, zaman ve terkip bakımından getirdiği teklifleri, bir uygarlığa özgü değerleri vermesi ve şiirsel üslûbu ile Türk romanında çığır açan bir romancıdır. Angaje romanlar: Yazınsal metnin varlık sebebi olan sanat¬sal işlevini öteleyen ve belli bir ideoloji ya da felsefi dü¬şüncenin benimsetilmesini öne çıkaran/amaç edinen ro¬manlardır. Attilâ İlhan: (15 haziran 1925- 11 ekim 2005), Türk şair, ro¬mancı, denemeci gazeteci ve eleştirmen Kurtlar sofrası (1963) Aynanın İçindekiler Serisi Bıçağın Ucu(1973)Sırt- lan Payı (1974)Yaraya Tuz Basmak(1978) Dersaadet'te Sabah Ezanları(1981), O Karanlıkta Biz(1988). Allah'ın Süngüleri: Reis Paşa(2002), Gazi Paşa(2006), Fena Halde Leman (1980), Haco Hanım Vay(1984) gibi ro¬manları vardır. Şairliğinin yanı sıra romanlar da yazmıştır. Ayşe Kulin: (d.1941-) Adi: Aylin, Babama, Bir Gün, Foto Sa¬bah Resimleri, Füreya, Gece Sesleri, Geniş Zamanlar, Güneşe Dön Yüzünü, İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Karde¬lenler, Köprü, Nefes Nefese, Sevdalinka gibi eserlerin yazarıdır. Cumhuriyet sonrasındaki kadın yazarlarımız- dandır. Veda: Esir Şehirde Bir Konak : Ayşe Kulin'in 2007'de yayımlanan, İstanbul'un işgali yıllarında, bir ko¬nağı ve konakta yaşananları anlattığı romanıdır. B Beşir Ayvazoğlu (1953-): Şair Yahya Kemal Beyatlı’nın ha¬yatını anlatan Bozgunda Fetih Rüyası (2001) adlı biyog¬rafik romanın yazarıdır. Betimleme: Herhangi bir varlık, yer, kişi ya da nesnenin dış görünüşü ve özelliklerinin okuyucunun zihninde can- landırabileceği biçimde ayrıntılı olarak anlatılmasıdır. Sözcüklerle resim çizmek olarak tanımlanabilir. Tasvir sözcüğüyle eş anlamlıdır. Bilim-kurgu romanlar: Bilim ve teknik alandaki buluşlar¬dan ve bu yoldaki varsayımlardan yola çıkarak gelecek¬te ya da bilinmeyen bir zamanda, dünyada ya da uzay¬daki düşsel evrenlerde yaşanabilecek olayları, “eğer böy¬le olsaydı” mantığına göre işleyen romanlardır. Bir Düğün Gecesi: Adalet Ağaoğlu'nun 1979 yılında basılan romanıdır. Bir düğün gecesinde halkın değişik kesimle¬rinden insanlar sunulur. Biyografi: Bir yazarın, sanatçının ya da ünlü bir kişinin ger¬çek hayat hikâyesini anlatan yazı ya da kitaplara denir. Yaşam öyküsü ile aynı anlamdadır. Eski dilde karşılığı “tercümeihâl”dir. Biyografik roman: Öyküleme ve betimleme tekniklerini kul¬lanarak gerçek kişileri roman kurgusu içinde anlatan metinlere biyografik roman denir. C-Ç Cevat Şakir Kabaağaçli: Konularını, yapmacıklıktan uzak, renkli ve şiirsel bir üslubuyla Bodrum civarında geçim¬lerini balıkçılıktan ve süngercilikten kazanan sahil kasa¬ba ve köylülerin yaşam serüvenlerinden alır. Romanla¬rında Anadolu, farklı din ve kültürlere bağlı milletleri kan bağına yakın bir kaynaşmayla bir araya getirmiş bir mekândır. Ciğerdelen: Safiye Erol'un 1947 yılında yayımladığı, konusu¬nu Türk tarihinden alan romanıdır. Çağdaş roman akımları: 1930 sonrası ortaya çıkan toplum¬sal kimlikleri reddeden ve uygarlığın getirdiklerini sor¬gulayan Franz Kafka, Samuel Beckett ve Bertold Brecht’in temsil ettikleri dışavurumculuk; 1940’lı yıllar¬dan itibaren görülen Jean Paul Sartre’ın, Simone de Be- auvoir’ın, Albert Camus’nün öncülüğünü yaptıkları va¬roluşçuluk; 1950’li yıllardan sonra ortaya çıkan ve gele¬neksel romanın temel ögelerini ortadan kaldıran Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Virginia Wo¬olf gibi romancıların temsil ettikleri yeni roman; moder- nizm sonrası/ötesi anlamına gelen ve geleneksel roman¬la ilgili tüm kuralları öteleyen post-modernizm; gerçek ile gerçek üstü arasında bir çizgide duran fantastik ro¬manlar, çağdaş romanın öne çıkan akımlarıdır. Çağdaş Türk Romanı: 1960’lı yıllardan başlayarak günü¬müze kadar uzanan bir dönemi kapsar. Romancılar, birtakım yeni roman tekniklerini uyguladıkları bu dö¬nemde, aydın problemi çevresinde ve büyük kentin sorunları arasında ezilen Türk entelektüelinin bunalım¬larını, zamanla hesaplaşmasını konu alan romanlara yönelirler. Çağına tanıklık eden romanlar: 12 Mart muhtırası ve 12 Ey¬lül darbesi öncesi ve sonrasında yaşanan olayları kahra¬manların yaşam öyküleri çevresinde ele alan ve bir dö¬nemi yargılayan romanlardır. Çoklu bakış açısı: Gerçekliği kahramanın/ yazarın tekelin¬den kurtaran, gerçeklik düzlemlerini çoğaltan, farklı oku¬malara da imkan sağlayan postmodern teknik. D Dersaadet’te Sabah Ezanları: Attila Ilhan'ın 1981 yılında ba¬sılan 1919 İzmir'in işgal sürecini anlatan romanıdır. Devlet Ana: Kemal Tahir'in Osmanlı Devleti'nin hemen kurulmadan önceki durumunu anlattığı meşhur romanı¬dır. 1967’de basılmıştır. Dinî değerler: Dinin kutsal alanına giren inanç ve ibadet gi¬bi başlıklar altında gruplandırılabilecek değerlerdir. E Edebiyat ve ideoloji: Hayatı etkileyen ve biçimlendiren siya¬sal, kültürel ve ekonomik anlayışların sistemli bir düşün¬ce hareketi olarak edebiyatla ilişkisi. F Fantastik romanlar: Kendi içinde tutarlı bir yapıya sahip olan fantastik roman gerçek ile gerçek üstünün buluştu¬ğu noktada yer alır. Fantastik roman yazarının amacı, dış dünyaya alternatif simgesel bir dünya kurmaktır. Bu dün¬ya, bilinenlerin boşluklarına yerleştirilmiş kişileri farklı yaşam biçimleri, birbirleriyle ilişkileri bakımından bili¬nenlerden farklı bir dünyadır. Fantastik gerçeklik adını verdiğimiz bu dünyaya ait olayların bir ucu masal ve bi- lim-kurgu ile sınırlı kalırken, öteki ucu gerçeğe ulaşma¬yı amaç edinen polisiyeye uzanır. Fatma Âliye Hanım: (1862-1924) ilk Türk kadın romancımız. Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın kızıdır. Başlıca eserleri: Nisvan-ı Islâm(1892), Muhadarat(1892), Refet(1898), Udî(1899) Teracim-i Ahval-i Felâsife(1900), Ahmet Cev¬det Paşa ve Zamanı(1916). Feminist Söylem: Feminizm yanlısı söyleyiş, ifade. Feminiz¬mi savunan ifadeler. Feminizm: Toplumda kadının haklarını çoğaltma, erkeğinki- ler düzeyine çıkarma, eşitlik sağlama amacını güden dü¬şünce akımı, kadın hareketi. Aynı seviyede olma duru¬mu, eşitlik, yani emansipasyon”dan anlaşılan (kadın ve erkek gibi) toplumsal gruplar arasındaki hayat koşulla¬rındaki eşitsizliğin asimile edilmesidir. Fiksiyon: Kurgu, kurgusal, kurgulama. Hayalî olanı kur¬gulayarak gerçek izlenimi vermek. Yazarın hayal dünya¬sında oluşturduğu, gerçekte var olmayan olaylar dizisi. G Gelenek: Türkçe Sözlük’te “Bir toplumda, bir toplulukta eski¬den kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan, kültürel kalıntılar, alışkanlıklar” biçiminde tanımlanır. “Anane” sözcüğüyle eş anlamlıdır. Gelenekçi roman: Toplumun kültürel değerlerini kurmaca- nın dünyasına taşıyan romanlara denir. Din, tarih, milli¬yet, kültür, aile ve aile içi değerleri yücelten bir anlayışı temsil eder. Gelenekçi: “Geleneklere bağlı kimse” anlamındadır. Toplu¬ma ait tarihî, dinî ve kültürel ögeleri içine alır. Her top¬lumun ayırıcı özelliklerini oluşturur. Yaşama tarzına yan¬sır. Sanat yoluyla kendini ifade eder. H Halide Edip Adıvar : (1884-1964) Milli Edebiyat'ımızın en ünlü kadın romancılarındandır.Seviye Talip(1909), Ra- ik'in Annesi(1910), Handan(1912), Yeni Turan(1912), Ateşten Gömlek(1922), Vurun Kahpeye(1926), Sinekli Bakkal(1936) gibi meşhur romanların yazarıdır. Hasan Kayıhan (1949-): Yoklar (1975), Zincir (1977), Uyan¬mak (1977), Acı Su (1978), Gurbet Ölümleri (1982), Beyler Aman (1984), Sultan/Köln’de Bir Kız (2006), Dö¬nüş (2006) romanlarıyla gelenekçi roman yazarları ara¬sındadır. Hıfzı Topuz (1923-): Meyyâle (1999), Taif’te Ölüm (1999), Paris’te Paris’te Son Osmanlılar-Mediha Sultan ve Damat Ferit (1999), Gazi ve Fikriye (2001), Abdülmecit (2009), Hava Kurşun Gibi Ağır (2011) gibi romanlarıyla tanınan ve günümüz Türk edebiyatının en fazla biyografik ro¬man yazan ismidir. i Islami roman: İçerik bakımından îslami inanç, duygu, ibadet ve kurallar üzerine kurgulanmış romanlardır. İttihat ve Terakki Dönemi: Osmanlı împaratorluğu'nda İkinci Meşrutiyet'in ilânına önayak olan ve 1889 yılında kurulup 1908-1918 yılları arasında kısa kesintilerle dev¬let yönetimine hakim olan siyasî örgüt. K Kemal Tahir: (d.13 Mart 1910- ö.21 Nisan 1973)Türk düşü¬nür ve roman yazarı. Sağırdere, Esir Şehrin İnsanları, Kö¬yün Kamburu, Yorgun Savaşçı, Devlet Ana, Kurt Kanu¬nu, Yol Ayrımı, Bozkırdaki Çekirdek, Hür Şehrin İnsan¬ları gibi romanların yazarıdır. Eserlerinde Türk tarihin¬den kesitler sunmuştur. Kurmaca: Gerçek olmadığı hâlde, gerçekmiş gibi anlatılan ve okuyucuda yaşanmış ya da yaşanabilir izlenimi bırakan olay eksenli metinlerdir. Fictif (fiktif), “itibarî” sözcükleri ile aynı anlamdadır. Masal, hikâye, roman, destan, efsa¬ne, halk hikâyesi gibi türlerde karşımıza çıkar. Küçük Ağa: Tarık Buğra'nın 1964 yılında basılan ve Millî Mü¬cadele dönemini anlattığı eseridir. Kültür: Fransızca bir kelimedir. İncelmiş bir zevk, genel bil¬gilere sahip olma, diğer insanlarla ilişkilerinde zarif, an¬layışlı ve kibar olma gibi anlamlara gelir. İkinci anlamıy¬la bir insan topluluğunun birlikte yaşamasını sağlayan temel değerlerdir. Bu ikinci anlamıyla kültür, insanın sosyal çevresine ve tabiata uyumunu sağlayan araçların ve düşünce tarzlarının bütününe verilen addır. L Latife Tekin: (d.1957)Sevgili Arsız Ölüm(1983)Berci Kristin Çöp Masalları(1984) Gece Dersleri (1986) Buzdan Kılıç- lar(1989) Aşk İşaretleri(1995)Ormanda Ölüm Yok- mufl(2001) Unutma Bahçesi(2004) Muinar gibi eserlerin yazarıdır. M Metinlerarasılık: “Hiçbir metin salt kendini doğuran veya kendini temsil eden bir metin değildir” ilkesine bağlı olarak bir metnin, kendinden önceki metinlerle açık ve¬ya örtülü bir biçimde ilişkilendirilmesi. Millî değerler: Dil, vatan, millet, bayrak, hilâl, tarih, şehitlik, gazilik gibi kutsal nitelikte değerlerdir. Milli Mücadele Dönemi :1. Dünya Savaşı'ndan yenik çı¬kan Osmanlı İmparatorluğu'nunîtilaf Devletleri'nce işga¬ li sonucunda Misak-ı Millî sınırları içinde ülke bütünlü¬ğünü korumak için girişilen çok cepheli siyasi ve askeri mücadele. 1919-1922 yılları arasında gerçekleşmiş ve11 Ekim 1922'de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile res¬men sona eren dönemdir. Modern romanlar: Mimetik kurgudan farklı olarak biçim ve içeriğin dışında romana yeni işlevler yükleyen romanla¬rın genel adı. Yeni anlatım tekniklere, politik eğilimlere ve felsefi kuramlara yer verilen modern romanlarda amaç tek doğruyu ve gerçeği anlatmak yerine çoklu bir ger¬çekliği vermektir. Mütareke Dönemi: 1918-1921 yılları arasındaki dönem. N Nahit Sim Örik: ( 1894-1960) Hikâyeci ve romancı. Kırmızı ve Siyah(1929), Sanatkârlar( 1932), Sultan Hamid Düşer- ken(1957), Eski Zaman Kadınları Arasında(1958), Abdül¬hamit Düşerken( 1976) gibi eserlerin yazarıdır. Nazan Bekiroğlu: (d. 3 Mayıs 1957), Türk yazar ve akade- misyen.Nun Masalları (Öykü; Dergâh Yayınları, 1997) ,fiair Nigar Hanım(İnceleme; İletişim Yayınları, 1998) Halide Edip Adıvar (İnceleme; Şule Yayınları, 1999),Mor Mürekkep (Deneme; İyiadam Yayınları, 1999) ,Yûsuf İle Züleyha / Kalbin Üzerine Titreyen Hü¬zün (Şark Mesnevîsi, Timaş Yayınları, 2000) ,Mavi Lâ¬le, Yitik Lâle (Deneme, İyiadam Yayınları, 2001,İsimle Ateş Arasında (Roman, Timaş Yayınları, 2002) ,Cümle Kapısı (Deneme, Timaş Yayınları, 2003)(TYB 2003 Yı¬lı Deneme Ödülü) ,Cam Irmağı Taş Gemi (Hikâye, Ti¬maş Yayınları, 2006) (TYB 2006 Yılı Hikâye Ödülü) Lâ Sonsuzluk Hecesi (Roman-Mesnevi, Timaş Yayınları, 2008) ,Yol Hali (Deneme, Timaş Yayınları, 2010) gibi eserler vermiştir. Nesnellik: Kişisel duygu, düşünce, gözlem ve izlenimlere yer vermeksizin, herkesin kabul edebileceği genelgeçer yak¬laşım biçimidir. Batı dillerindeki karşılığı “objektivite”dir. Bilimsel bilgiler bu gruba girer. O-Ö Oğuz Atay (1934-1977): Tutunamayanlar adlı romanıyla ta¬nınmış, 1975’te yazdığı Bir Bilim Adamının Romanı-Mus- tafa İnan adlı eserle Türkiye’de biyografik roman türü¬nün en iyi örneklerinden birini vermiş ünlü yazar. Oktay Akbal: Daha çok öykü ve denemeleriyle ünlenen Ak- bal, 1950 sonrası kentleşme sorunlarının fon olarak kul¬landığı romanlarında mutlu çocukluk ve ilk gençlik yıl¬larının aşklarını, serüvenlerini anı tadında öyküleştirir. Öyküleme: Olay ya da olay örgüsü çevresinde gerçekleştiri¬len bir anlatım tekniğidir. Olay için kişilere ihtiyaç var¬dır. Kişilerin başından geçen olayı, anlatıcı öyküleme yo¬luyla okura aktarır. “Öyküleme” karşılığı olarak “tahki¬ye” sözcüğü de kullanılır. Öznellik: Kişisel duygu, düşünce, gözlem ve izlenimlerin kaynaklık ettiği yaklaşım biçimidir. Beğeniler, sempatiler ya da antipatiler üzerinden yargılara ulaşma anlamı taşır. “Sübjektivite” sözcüğünün Türkçedeki karşılığıdır. P Polisiye romanlar: Gizem ve entrika üzerine kurulan cina¬yet, suç ve bunların çözümünü konu alan roman türü¬dür. Agatha Christie’den başlayan ve günümüze kadar sürekli okur bulan bu tür, kim, neden, nasıl, nerede ve ne şekilde sorularından yola çıkarak okuru cinayetin çö¬zümüne ortak eden eğlendirici oluşu yanında gizemli yapısıyla düşündüren bir niteliğe de sahiptir. Popüler Kadın Romancılar: Popüler tarzda, halkın beğeni¬sini esas alarak, ilgi çekici konuları öne çıkararak eser veren kadın romancılar. Popüler Tarih Romanları: Halkın beğenisini esas alarak, çok satmak üzere yazılmış tarih romanlarıdır. Postmodern edebiyat: Postmodern süreçte ortaya çıkan bi¬limsel ve sanatsal kuramların ilkelerine bağlı olarak veya bu ilkelerden etkilenmiş olarak üretilen edebiyat. Postmodern roman: Postmodern süreçte ortaya çıkan bilim¬sel ve sanatsal kuramların ilkelerine bağlı olarak veya bu ilkelerden etkilenmiş olarak üretilen; yeni bir gerçeklik düzleminde, özellikle üstkurmacaya, metinlerarasılığa ve çoklu bakış açısına yaslanılarak üretilen roman. Postmodernizm: Kavram, “modern sonrası dönem”, “bir dü¬şünce sistemi”, “modernizmin içinde yeni bir bakış açı¬sı”, “modern değerlerin eleştirisi”, “siyasaldan sanatsala kadar uzanan bütün alanların yeni bir üslubu” anlamla¬rında kullanılmaktadır. Kavramın, felsefeden ekonomi¬ye, sosyolojiden teolojiye, siyasetten poetikaya kadar her bilim alanında, çoğulculuk, demokrasi, yerel ve ev¬rensel kültürler, ulusal ve uluslar arası ekonomiler gibi konularda yeni öneriler içerdiği söylenilmektedir. R Roman: Anlatma esasına bağlı kurmaca metinlerin en uzun soluklu türüdür. Olay örgüsü, kişiler, zaman ve yer (me¬kân) çevresinde kurgulanır. Metin, yazarın görevlendir¬diği anlatıcı ya da anlatıcılar tarafından okura sunulur. Gerçek hayatta benzerleri gösterilebilecek kişi, olay ya da durumların anlatıldığı, okuyucuda yaşanmış ya da ya¬şanabilir duygusu/izlenimi bırakan eserlerdir. S Safiye Erol (1900-1964): Romancı, Keşan'da doğdu. Alman¬ya'da öğrenim gördü, felsefe doktorası yaptıjstanbul'da öldü. Başlıca romanları: Kadıköy'ün romanı(1939), Ülker Fırtınası(1944), Ciğerdelen(1947). Samiha Ayverdi (1906-1993): Aşk Bu İmiş (1939), Batmayan Gün (1939), Ateş Ağacı (1941), Yaşayan Ölü (1942), İnsan ve Şeytan (1942), Son Menzil (1943), Yolcu Nereye Gidi¬yorsun (1944), Mesihpaşa İmamı (1944), İbrahim Efendi Konağı (1965) romanlarıyla tanınan gelenekçi roman tü¬rünün 20. yüzyıl Türk edebiyatındaki temsilcilerindendir. Sevgi Soysal (1936-1976): Hikâyeci ve romancı,Tutkulu Per- çemTante Rosa, Yürümek , Yenişehir'de Bir Öğle Vakti, Barış Adlı Çocuk ,Şafak ,Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu ,Bakmak , Hoş Geldin Ölüm başlıca eserlerindendir. Sevinç Çokum (1943-): Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984), Onlardan Kalan (1987), Rozalya Ana (1995), Gece Kuşu Uzun Öter (2001), Evle¬rinin Önü (2002), Beyaz Bir Kıyı (2009) gibi hikâye kitap¬ları yanında Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilâl Görü¬nünce (1984), Ağustos Başağı (1989), Gülyüzlüm (1989), Çırpıntılar (1991), Karanlığa Direnen Yıldız (1996), Deli Zamanlar (2000) ve Tren Buradan Geçmiyor (2007) gibi romanlarıyla geleneğe yaslanan bir tavır sergiler. T Tarık Buğra (1918-1994): Romanlarının konularını büyük ölçüde Cumhuriyetle birlikte ve aydın problemi çevre¬sinde Anadolu kent ve kasabalarında yaşanan sosyal dal¬galanmalardan, çelişkilerden, yanlış yapılanmalardan, ahlâkî kirlenmeden ve sosyal yapıda yerleşmiş birtakım kavramların yıkılışından alır. Tarihsel romanlarında ise bilinenlerden farklı olarak halk önderlerini öne çıkaran öyle değil böyle bakışı egemendir. Tarık Dursun K.: Romanlarının konularını Anadolu sahil ka¬sabalarında ya da büyük kentin varoşlarında yaşayan çe¬şitli mesleklere mensup yoksul insanlarının yaşam kav¬galarını, aşklarını ve dostluğa dayalı sıcak ilişkilerini ye¬ni anlatım teknikleriyle ama daha çok Marksist bir söy¬lemle romanlaştırır. Tarih: Milletlerin, insan topluluklarının geçmişi, hafızasıdır. Tarihî roman: Konusunu tarihten alan romanlardır. Toplumcu Gerçekçi Edebiyat (Sosyal Realizm-Sosyalist Gerçekçilik): Toplumsal tasvirlerinin, önermelerinin ve eleştirilerinin kaynağı düşünsel ve siyasal bağlamda Marksizm ve/veya Sosyalizm olan edebiyat. Türk Romanı ve Toplumcu Gerçekçilik: Türk romanında, Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın bakış açısının ve ilkeleri¬nin tarihsel gelişimi; Türkiye’de Köy Romanı, İşçi Roma¬nı ve Soyut Sosyalist roman olarak gelişen romanın Top¬lumcu Gerçekçilikle ilişkilerini konu almak. Ü Üstkurmaca: Çok genel anlamıyla, romandaki evrenin kur¬maca olduğunun, metinsel bir gerçeklik olduğunun ve her kurmacanın da esasen başka bir kurmacanın parçası olduğunun vurgulanmasıdır. 12 Eylül Romanları: 12 Eylül 1980 askeri darbesine zemin hazırlayan gençlik hareketlerini, kutuplaşmaları ve son¬rasında yaşanan ve kahramanların anılarından beslenen tutukluluk dönemlerini, sıkıyönetim mahkemeleri süreci içinde yaşanan iç hesaplaşmalarını ve toplumdan dışla- nışlarını konu alan romanlardır. 12 Mart romanları: 1970’li yıllardan başlayarak gittikçe artan gençlik hareketlerini, kutuplaşmaları, 12 askeri muhtıra¬sı ile yaşanan işkence ve acılarla dolu hapishane hayatı¬nı, bir takım kırılmaları, içsel hesaplaşmaları ve erozyo¬na uğrayan ahlaki çözülmeleri konu alır. 1930-1980 Arası Türk Romanı: Belirtilen tarihler arasında Türk romanının siyasal, düşünsel ve yapısal kaynakları¬nı, birbirinden farklı olan bu kaynaklara bağlı olarak ge¬lişen ve çeşitlenen romanları tasnif etmeyi konu almak 1950 Sonrası Türk Romanı: Türk romanının dönüm nokta¬larından biri sayılan 1950 yılı, aynı zamanda çok partili hayata geçişin da başlangıcıdır. Bu zamana kadar aydın bakışının ve aydınlatmanın egemen olduğu roman anla¬yışı, 1950 sonrası romanlarda yerini insanı tanıma ve iç dünyasına nüfuz etme anlayışına bırakır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile