Yeni çalışmamız olan AÇIKBLOG projesine katılmak ve nasıl blog yazarı olabileceğinizi öğrenmek için hazırladığımız eğitim videosunu izleyin.

Açık Blog Duyurusu ve Kullanımı

 

"Nereye gidersen git bulacağın aydınlık
Zihninin aydınlığı kadardır"

  • Ana Sayfa
    Ana Sayfa Sitedeki tüm blog iletilerine buradan bakabilirsiniz.
  • Kategoriler
    Kategoriler Bu blogda kullanılan kategorilerin listesini görüntüler.
  • Etiketler
    Etiketler Blog içinde kullanılmış etiketleri görüntüler.
  • Blog Yazarları
    Blog Yazarları Sitede beğendiğiniz blog yazarlarını arayın.
  • Takım Blogları
    Takım Blogları Beğendiğiniz takım bloglarını buradan arayın.
  • Oturum Aç
    Oturum Açın Oturum açma formu
yazar:
121
Aşk Üçlemesi – Atilla Birkiye, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Aralık 2002 Bugün kütüphanemde bir kitap ararken, bende çok hoş bir anısı olan Atilla Birkiye’nin “Aşk Üçlemesi” adlı romanıyla karşılaştım. Bu kitap beni alıp, dört sene öncesine götürdü. O zamanlar henüz bankada gişe memuru olarak çalışıyordum. Bankaya servisle gidip geldiğimden, yolda okumak üzere yanımda sürekli kitap taşıyordum. Ne zamandır aradığım roman henüz yayınlanmıştı. Daha önce üç ayrı kitap olarak piyasadaydı ancak ben sadece bir tanesini bulabilmiştim. Diğer ikisini de çok merak ediyordum. Yeni basımında bu üç kitap tek kitap haline getirilmişti. Bir akşamüstüydü, banka kapanmak üzereydi. Bankoya bir bey yaklaştı işlem yaptırmak için. Çok kitap okuyan biri olarak, arka kapakta resmi dahi olsa, yazarları...
Devamını oku
Son Yorumlar - Tüm yorumları göster
  • esra
    esra diyor #
    anı kelimesinin an'lardan geldiğinin ne güzel bir kanıtı bu böyle...Çok güzelmiş Gözdecim iyiki yazıya döküp bizimle paylaşmışsın.
  • Benav
    Benav diyor #
    çok güzel bir anı olmuş.kaçımız sevdiğimiz bir yazarla ve o yazarın kitabını okurken karşılaşabiliriz.çok etkilendim ve bu kitabı
  • Gözde Sayınsoy
    Gözde Sayınsoy diyor #
    Çok teşekkür ederim. Benim için de unutulmaz bir anıdır, hayat küçük sürprizlerle dolu...
yazar:
80
"Eski hat levhalarında rastladığımız "Edep yâ Hû!" ibaresi, aslen tarikat adabına aykırı bir hareketi olan dervişe hitaben, mürşit ağzından söylenir. Ancak zamanla yalnızca tasavvuf çevreleriyle sınırlı kalmayıp bütün bir Türk-İslam kültürünü kaplayacak şekilde yaygınlanmıştır.  "Edep yâ Hû!" hatlarının en yaygın olanı bir Mesnevi sikkesini sembolize eden şeklidir ve genellikle de sikkenin çevresinde şu beyit yer alır:           Ehl-i irfân arasında aradım kıldım taleb           Her hüner makbûl imiş illâ edeb illâ edeb İslam, elbette bir edep dinidir; ancak tasavvufta edebin apayrı bir yeri vardır. Sufi, canlı olsun cansız olsun -ki onlara göre her yaratılmışın canı olduğu farz edilir- her şeye ve herkese karşı edebini...
Devamını oku
yazar:
152
Köşede öylece duruyordu, sessizce...Kimileri göz göze gelip başını çevirdi; kimileri karşısına geçip bakakaldı. Bazısı parmakla gösterip diğerlerine, alay edercesine gülüşüp durdu. O ise, sabırla bekliyordu olduğu yerde... Öyle masum, öyle çaresiz bir hali vardı ki...Kimileri merak etti; nereye gittiğini, nerede kaldığını, ölüp ölmediğini...Çeşit çeşit duyguları harmanladılar da gönüllerinde, bir türlü ona dokunmadılar, dokunamadılar. Hayatın acımasız kalabalığında, umursamadılar çoğu zaman, yanından geçip gitmeyi marifet sayarak... Kimimiz için vardı aslında, ama unutuldu zamanla...İnkar ettik unuttuğumuzu, herkes birbirini suçladı. Suçu işleyenlere nefretle baktık da, sadece bakmakla kaldık, sessiz protestolarımızla...Kılımız kıpırdamadı... Birçoğumuz da bilerek görmezden geldi onu; hiç varolmamışçasına yok saydık, hiç tanışılmamış gibi yabancı... Oysa içimizde bir yerlerde, en derinlerde sakladığımız bu günahın altında...
Devamını oku
Son Yorumlar - Tüm yorumları göster
  • Ahmet Yasin
    Ahmet Yasin diyor #
    güzel bi metin.
  • ARZU
    ARZU diyor #
    eline sağlık canım
  • Gözde Sayınsoy
    Gözde Sayınsoy diyor #
    Çok çok teşekkürler...
16
Önce bir sessizlik çöktü etrafa…Doğa, sanki olacakları biliyormuşçasına suskunlaştı. Böcekler ses çıkarmaz oldu, yapraklar bile hışırdamayı bıraktı. Uzaklarda, çok uzaklarda gök kızgınlığını hissettirmeye başladı yavaş yavaş… Gecenin karanlığında, bulutların arasında çakan şimşekler gökyüzü tuvalini mor, pembe, turuncu, beyaz renklere boyayarak haber veriyordu yaklaşan fırtınayı. Ara ara aydınlanırken bu eşsiz tablo; deniz gergin bir çarşaf gibi, dalgalarını kıyıya vurmaya korkar olmuştu. Aniden göğün öfkeli sesi bütün bu sessizliğin üzerine bomba gibi düştü. Bunu işaret olarak algılayan rüzgar, olanca gücüyle esmeye başladı; önüne ne gelirse katıp götürerek…Zaten çıplak kalmaya yüz tutmuş ağaçlar yalvarmak için eğildi; bir kısmı sadece kalan tek tük yaprağını değil; elini, kolunu kaptırdı bu yakarış anında. Deniz de katıldı bu kızgınlığa,...
Devamını oku
0
170
 Mahallemizin bekçisi Rıza’nın ezelden beri Polis olma hayali vardır fakat Bu hayali bir türlü gerçekleşememektedir. Polis olmasa bile hafiyelik onun için hobiden öte bir yaşam felsefesidir. Sherlock holmes kitaplarıyla tamamlamıştır tüm gelişim evrelerini. Mahallede her akşam rutin hala gelen hırsızlık olaylarını çözse, hırsızı yakalasa Emniyet Amirinin gözüne girebilirdi ve polisliğe terfi edebilirdi. İlk milli kahramanlığını yaşamanın zamanı gelip geçiyordu bile.  Hemen bu akşam başlamalıydı işe. Bu akşam gözüne uyku girmeyecek, herhangi bir dükkan önünde piniklemeyecek, gözünü dört açacaktı. Akşam ezanına yakın görevi devraldı Bekçi Rıza, her zamankinden daha dikkatli, daha heyecanlıydı. Hiç girmediği mahalle aralarına bile giriyordu bu akşam. Ortayaşlı bir kadın silüeti belirdi mahalle arasında. Bekçi Rıza, hanımlara karşı kullandığı...
Devamını oku
Son Yorumlar - Tüm yorumları göster
  • Benav
    Benav diyor #
    ben deçok beğendim ama en çok,kaba sesinden dolayı dayak yiyen kadına güldüm.ellerine sağlık
  • kitaplik
    kitaplik diyor #
    teşekkür ederim esra
  • esra
    esra diyor #
    Yok estağfurullah saçma olur mu hiç. Gayet de güzel bir mizah anlayışıyla yazmışsın...
278
(Yine de merhaba hayat. Akıp gitsede zaman hergeçen güne özlem duyasada insan)   Bir tabiat olayı varsay sevdamızı,anılarımızı,hayatlarımızı var say ki yağmur yağdı ve bir yağmurda ıslattık düşlerimizi. Bir kırlangıç başka bir iklime ,bir yaz sıcaklığına alıp götürdü umutlarımızı. Bir savaşta yitirdik bütün masumiyetimizi. Karasal bir iklimde geçiyor ömrümüz ; Yazları sıcak ve ölümlü kışları soğuk ve hükümlü. Anladım ki bir bahar ayında bile bulur insanı hüzün. Bir uğurböceğine uğur dilemek kalır tebessümlü yüzün. Bir mart ayında karşılarsın baharı. Ama bitmez kapında bu ölüm,  bu zulum,  bu cürüm! Ve böyle suspus olmuş bir akşam çöker içine Bir Ahmet Haşim dizesi mırıldanır şair denize: ‘’Akşam, yine akşam, yine akşam Bir sırma kemerdir...
Devamını oku
Son Yorumlar - Tüm yorumları göster
  • kitaplik
    kitaplik diyor #
    Necip Teşekkür ederim. Esra, evet insanın içinde hep bir umut vardır, yaşam olduğu sürece umut vardır
  • esra
    esra diyor #
    ''Umut hiç bitmeyen bahar mevsimidir. içine kar da yağar fırtına da kopar ; ama çiçekler hep açar.''
  • Necip
    Necip diyor #
    Tebrik ederim. Söz cambazlığını konuşturmuşsun. Onca kelime yükünü ipten düşmeden karşıya aktarabilmek büyük hüner ister.
232
Bu roman, Samim'in, Meral'in, Besim'in, Mefharet'in, Selmin'in ve Ferhat'ın romanıdır. Ama en az bunlar kadar Simeranya'nın da romanıdır. Peyami Safa'nın, zamanının çok ötesine geçerek kaleme aldığı bu eser, çarpıcı ruh çözümlemelerinin, altının defalarca çizilmesi gereken hayata dair sözlerin birleşimidir.  Roman, üç bölümden oluşur. Mirasyedi bir ailenin ahlaki sorunları ve onların işleniş şekli, ilk bölüme damgasını vurur. Samim, Besim ve Mefharet üç kardeştir, Mefharet'in kızı Selmin de onlarla birlikte yaşamaktadır. Selmin'in aşk hayatı ve bunun yansımaları, annesinin hezeyanları, dayısı Besim'in bu konuya ve genel olarak hayata hedonist ve alaycı bakışı işlenir bu bölümde. Bütün bunların yanına büyük ağabey Samim'in kendisinden yaşça epey küçük bir kız olan Meral'e duyduğu aşk da eklenir. Samim'in...
Devamını oku
Son Yorumlar - Tüm yorumları göster
  • Solmaz
    Solmaz diyor #
    Gözdecim: Oldukça iyi hazırlanmış bir çözümleme. Kesin ve vurgulu cümlelerle tanıtım yapmışsın. Romanı hiç okumamış bir kişi olara
  • Gözde Sayınsoy
    Gözde Sayınsoy diyor #
    Solmazcığım, çok teşekkür ederim. Gerçekten kesinlikle tavsiye ederim, eline aldığında kolay kolay bırakamıyorsun...
186
Masumlara kıyana alemi gûristân idelim Birlikte bu dünyayı bahr-i gülistân idelim (cansel)...
Devamını oku
0
       '' Tolstoy'u yakından tanımak gerekiyor. Onun karakterindeki, düşüncelerindeki, tespitlerindeki birçok özellik bizi şaşırtıyor, cezbediyor, düşündürüyor. Tolstoy bize çok yakın. Eserlerindeki kültür motifleri, duygu yoğunluğu ve pırıltılı inanç izleri bizi, onun sanki bizimle yaşadığı şaşırtmacasına sürüklüyor.''    Tolstoy'u okurken, gerçekten de eski dönem İslam coğrafyasının yazar ya da şairlerini okuyor gibi oluyoruz. Onlardaki mecaz anlamları, sembolik ifadeleri, yumuşak söyleyişi Tolstoy'da da hissetmek mümkün oluyor. İnsana dair ince betimlemelerin, merak uyandıran gözlemlerin içine dalıyoruz, dalıyor ve her dalışta nice inciler devşiriyoruz.    ''İnsan Ne İle Yaşar?'' , dört hikayeden oluşuyor. Ancak farklı hikayeler üzerinden tek bir noktaya parmak basıyor. Arka kapak yazısı bu konuda bize fikir verebilir;     '' Anladım ki; insanların...
Devamını oku
302

Yıllar önce, iş bulmak ümidiyle terk ettiği ülkesine geri dönüşün hikayesi.Murathan Mungan'ın umutumutsuzluk, mutluluk,mutsuzluk ve yoksunluk üzerine yazılmış eşsiz bir yapıtı.Roman kahramanı Akhbar'In yıllar sonra savaş ve devrimin artıklarında yakınlarını arayışın hikayesi.

Devamını oku
Bu iletideki son yorum - Tüm yorumları göster
  • zülal
    zülal diyor #
    Ben de bu kitabi okurken cok keyifli zamanlar gecirdim
327
          Mustafa Kutlu kaleminden çıkan bir hikaye kitabı SIR. Sekiz ayrı hikayenin ortak bir bağ kurularak tek bir hikayeyi tamamlaması, okuyucunun, hikayeyi soluksuz okumasının en etkili sebebi. Sade ve akıcı bir dil, başarılı karakter analizi ve  parçaları birleştirmeye dönük düşündürücü kurgusuyla kendinizi bir yap-bozu tamamlarken buluyorsunuz.           Yazarın ''Efendi'' olarak adlandırdığı karakterin postuna oturan yeni ''Efendi'' ve bu karakterle, farklı şekillerde ilişki kuran, farklı amaçlara sahip farklı farklı hayatlar; siyaset, basın, mürit, elit insan...Hikayelerin ana eksenini modernleşme, şehrin maddiyatçılığı, materyalizm ile hesaplaşma düşüncesi oluşturuyor.            ''Bilmek ile bulmak'ın aynı kökten geldiğini söyleyenler var. O çok şey ''biliyordu'' ve çok şey...
Devamını oku
Bu iletideki son yorum - Tüm yorumları göster
  • zülal
    zülal diyor #
    Hangi yayın evinden çıkmış
186
      ''Su gibi aziz ol!'' ya da  '' su gibi duru...'' , '' sular seller gibi oku.'' , '' su gibi git gel.'' Su üstüne ne kadar çok deyimimiz, atasözümüz var. Suya sevgili, suya hürmetli bir milletiz. Suyun değerini biliriz ve ona saygısızlık yapılmasını da hoş görmeyiz ya sevdiklerimizi de suya benzetiriz çoklukla.       İşte suyu bu kadar önemseyen, seven bu kültür içinde yetişen birinin de Sevgiliyi, en Sevgiliyi suya benzetmesi doğal karşılanabilir elbette.     '' Naat, şairlerin Efendiler Efendisi'ne olan sevgisini anlattığı, samimi duygularla yazdığı şiir türüdür. Bu yüzden şairler naat yazma konusunda hiç ilmalkar davranmamış, bilakis içlerinden Na'ti ( naat yazıcısı ) mahlasını kullanarak naat mecmuaları oluşturanlar da çıkmıştır.''...
Devamını oku
Son Yorumlar - Tüm yorumları göster
  • zas
    zas diyor #
    Bu kitabı askerdeyken yoksunluktan okumuştum. Ama iyiki de okumuşum. Benim için önyargıların kırıldığı bir an oldu. Kitaptaki şu s
  • berfin
    berfin diyor #
    Güzel bir yazı olmuş. Su ile kurulan ilişkiye farklı bir bakış açısı. Bir de yanlış hatırlamıyorsam İskender Pala bu kitapta sukas
940
Enderunlu Fâzıl Akka'da doğmuş, İstanbul'a getirilerek enderunda yetiştirilmiştir. Asıl adı Hüseyin'dir. Saray okulu olan enderunda çok iyi bir öğrenim gö­rerek yetişen Fâzıl, zevk ve eğlenceye .aşırı düşkünlüğü, çapkınlığı yü­zünden bir süre sonra saraydan çıkarılmıştır. Bundan sonra kendini kapıp koyuveren şair, 12 yıl kadar derbeder bir hayat yaşamış; sonunda bu du­rumunu anlatan kasideleriyle dönemin padişahı 111. Selim'in dikkatini çekmeyi başarmış ve kendisine Rodos'taki vakıfların idaresiyle ilgili bir görev verilmiştir. Ardından görevli olarak Halep ve Erzurum'da bulun­muştur. Şiirlerinde hemen daima kendi hayatını anlatan şair, Erzurum ve çevresinde başından geçenleri iki kasidesinde dile getirmiştir. Ömrünün daha sonraki günlerini de sıkıntılı ve maceralı geçiren Fâzıl, 1810 yılında İstanbul'da ölmüştür. Bu düzensiz, sıkıntılı ve maceralı hayatına...
Devamını oku
1437
Şeyh Gâlip Mehmet Esad Gâlip 1757 yılında İstanbul'da doğmuştur. Babası, dönemin bazı vezirlerinin Divan katipliğini yapmış, tanınmış Mevlevi'­lerden Mustafa Reşit Efendi'dir. Gâlip ilk öğrenimini babasından almış, Tuhfe-i Şahidi yi okumuş ve değişik hocalardan Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Ancak, düzenli ve sü­rekli bir öğrenim göremeyen Gâlip kendini, kişisel çabası ve yeteneği ile yetiştirmiştir. Eğitiminde özellikle Farsça öğrenmesinde ve Fars edebi­yatını tanımasında Hoca Neş'et'in çok yardımını görmüştür. Genç yaşta şiir söylemeye başlayan Galib'e övgü dolu bir mahlas-nâme ile Esad mahlasını veren de Hoca Neş'et'tir. Gâlip 1780 yılında Divan kâtibi olarak devlet hizmetinde görev al­mış, ancak bu görevde uzun süre kalmamıştır. Bu sırada bir yandan da devrin şiir ve musiki okulu sayılan Mevlevihane sohbetlerine...
Devamını oku
Son Yorumlar - Tüm yorumları göster
  • gül
    gül diyor #
    Buda benden olsun sevgili zas
  • gül
    gül diyor #
    Ey nihâl-i işve bir nevres fidânımsın benim Gördüğüm günden beri hâtır-nişânımsın benim Ben ne hâcet kim diyem rûh-i revânımsın
1327
4.2. Ethem Pertev Paşa (1824-1873) Erzurum'da doğmuştur. Söylemezoğullarından Mehmet Efendinin oğludur. 20 yaşma kadar babasıyla birlikte Anadolu'nun çeşitli yerlerini gezmiş, burada rastladığı kimselerden doğu kültürüne ve edebiyat kültü­rüne katmıştır. Babasının ölümü üzerine Trabzon valisi Abdullah Paşa tarafından himaye edilerek divan katibi olmuş bilahare mektupçuluğa tayin edilmiş, sonra Paşa ile birlikte 7 yıl çeşitli şehirlerde bulunmuş ve buralarda Fransızca öğrenmeye başlamıştır. Sonra elçilik katibi olarak Berlin'e gitmiş burada 3 yıl kalarak Almanca öğrenmiştir. İstanbul'a dönünce tercüme odasında çalışmış daha sonra çeşitli yerlerde kayma­kamlık, mutasarrıflık, maliye ve gümrük işlerinde sonra da seraskerlik müsteşarlığında bulunmuştur. Ali Paşanın ölümü üzerine Sadrazam olan Nedim Paşa tarafından İstanbul'dan uzaklaştırılmış Kastamonu'da ölmüş­tür. Doğu kültürü ile yetişen, Fransızca'yı sonradan öğrenen Ethem...
Devamını oku
1920
1787-1811 yılları arasında yaşamış, şiiri Namık Kemal tarafından " Alimane" şiir diye nitelendirilen; nesrindeki fikir doğruluğu ve ifade açıklığı ile Akif Paşa bu devrin, mühim bir divan şairi ve bilhassa kuvvet­li bir nesir yazıcısıdır. Yanlış anlaşılarak, Avrupai Türk edebiyatının ( Tan.ed) bir müjdecisi sayılan Akif Paşa hakikatte Türk divan edebiyatı­nın olgunluğu içinde yetişmiş bir edebi şahsiyet ve bu devrin son temsil­cisidir. Akif Paşa Yozgat'ta doğmuştur. Doğu kültürü ile yetişmiş İstanbul'a geldiğinde amcasının yardımı ile Divan-ı Hümayun Kalemine girmiş, memurluk mesleğinde hızla ilerleyerek reis-ül küttablık görevine atan­mıştır. Bu memurluğun adı hariciye nezareti adına çevrilince, Akif Paşa Osmanlı devletinin ilk hariciye nazırı olur. Ceride-i Havadis gazetesinin sahibi Churchill adlı bir İngiliz'in avla­nırken...
Devamını oku

yazar:
439
Aynî Gaziantep doğumlu olan Aynî'nin asıl adı Hasan'dır, Hakkındaki bazı bilgileri Nazmü'l-Cevâhir adlı kendi eserinden öğreniyoruz. Bu eserde verdiği bilgiye göre 1790 yılında İstanbul'a gelerek şairler arasında kendini göstermiş ve Nakşibendi tarikatına girmiştir. Tezkirelerden ba­zıları (Ârif Hikmet ve Fatin Tezkireleri) ise Aynî'nin çeşitli devlet görev­lerinde bulunduktan sonra İstanbul'da öldüğünü bildirirler. Eserleri ve Edebi Kişiliği Dîvân: Aynî'nin hacimli bir divanı vardır. Eser İstanbul'da 1258'de basılmıştır. Dîvârtd&ki şiirler arasında manzum tarihlerin sayıca çokluğu dikkat çekicidir. Sâkî-nâme: Dîvârila. birlikte basılan Sâkî-nâme, 1500 beyitlik bir mesnevidir. İçinde değişik nazım şekilleri de kullanılmıştır. Eserin başın­da dönemin bazı şairlerinin esere ilişkin görüşlerini belirttikleri manzum takrizler vardır. Nazmü'l-Cevâhir: Aynî'nin 1820 yılında tamamladığı bu eser, mes­nevi biçiminde yazılmış bir...
Devamını oku
1027
Keçecizâde İzzet Molla İstanbul'da doğmuş, babasının ölümü üzerine akrabalarının yar­dımlarıyla öğrenimini tamamlamıştır. Çeşitli devlet görevlerinde bulun­duktan sonra Osmanlı-Rus Savaşı aleyhtarı olduğu için sürgüne gönde­rildiği Sivas'ta ölmüştür. Eserleri ve Edebi Kişiliği Gülşen-i Aşk: Yaklaşık 300 beyitlik kısa bir mesnevi olan bu eseri­ni İzzet Molla Galib'in Hüsn ü Aşk1mdan etkilenerek yazmıştır. Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşkı gibi alegorik olan bu eserin de, olay kahramanları sembolik kişilerdir. Tasavvufı konulu olan Gülşen-i Aşk1 ta da ilahi aşka ulaşma çabası işlenmektedir. İzzet Molla'nın 1812 yılında tamamladığı Gülşen-i Aşk, şairinin ölümün den soma basılmıştır. Söz konusu mesne­viden İzzet Molla'nın Mevlevi olduğu anlaşılmaktadır. Mihnet-Keşân: Şairin Keşan'a sürgün olarak gönderilişini ve çekti­ği sıkıntıları dile getiren uzun bir mesnevidir....
Devamını oku
898
ABASIYANIK, SAİT FAİK Yazar. 22 Kasım I906'da Adapazan'nda doğdu. Abasızoğullarından kereste tüccarı Mehmet Faik'in oğludur. Adapazarı Rehbcr-i Terakki Mektebi'ni, Bursa Lisesi'ni bitirdi. Bir süre İst. Üniversitesi Edebiyat Fakültesine devam etli. 1931'de İsviçre'ye iktisat öğrenimi yapmaya gitti. Oradan Fransa'nın Grenoble kentine geçerek, yabancı öğrenciler için açılan kurslara katıldı. (1933-34) 1935'te yurda dönerek bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. Babasının desteğiyle ticaret yapmaya çalıştı. Başarılı olamadı, ayrıldı. Haber gazetesinde bir ay süren muhabirlikten (1942) sonra başka bir iş yapmadı; babasının bıraktığı gelirle İstanbul'da, Burgaz adasında yaşadı. Yakalandığı siroz hastalığından öldü. (11 Mayıs 1954) Mezarı Zincirlikuyu Mezarlığı'ndadır. Ölümünden sonra, anısını yaşatmak için annesi tarafından "Sait Faik Hikâye Armağanı" kuruldu. Yazarlığa şiir yazarak başladı. Bursa Lisesi'nde...
Devamını oku
5962
İkinci Yeni'nin büyük üstadı Cemal Süreya tarık Buğra'yı şöyle tanımlıyor:  "Tarık Buğra mukaddesatçı da değil, ırkçı da değil. Nasıl bir sağcı? Konyalı kişi, kendi ilini Selçukya olarak görür; yalnız Cumhuriyeti değil, Osmanlıyı da tanımaz. Şöyle tanımlayalım isterseniz: Osmanlı katılığını özleyen kadife Seçluklu. En şair iki öykücü var: Sait Faik, Tarık Buğra. Yeni ve daha iyi bir Reşat Nuri ile Kemal Tahiri yan yana düşünün" Buğra, 1918 Akşehir doğumludur. Bir süre İstanbul Üniversitesi Tıp, Hukuk ve Edebiyat fakültelerine devam ettikten sonra, yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Akşehirde Nasrettin Hoca gazetesini çıkararak başladığı gazetecilik yaşamını sürdürdü. ¥Gazetesinin açtığı yarışmada "Oğlumuz" adlı öyküsüyle ikincilik ödülünü aldı. Daha sonraki öykü kitapları; Yarın Diye Birşey Yoktur (1952),...
Devamını oku
Powered by EasyBlog for Joomla!