Yeni çalışmamız olan AÇIKBLOG projesine katılmak ve nasıl blog yazarı olabileceğinizi öğrenmek için hazırladığımız eğitim videosunu izleyin.

Açık Blog Duyurusu ve Kullanımı

 

BEYİTLERDEN OLUŞAN NAZIM BİÇİMLERİ Kaside - 4.8 out of 5 based on 4 votes

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

BEYİTLERDEN OLUŞAN NAZIM BİÇİMLERİ

Kaside

Kaynakça: 47 Mütercim Asım, Kamus Tercümesi, c.l, s. 1255; Tehânevî. Keşşafa Isnlûlıâsi'TFünûn, c. 3, s. 505; Mecdi Vehbe-Kâmil el-Mühendis, Mıı'cemü'l-Mıısralâhâli'TArabiyye fı'l-Lüga ve'TEdeb, s. 293; Mustafa Sadık er-Râfiî, Târihü Âdâbi'l-Arab, c. 3, s. 27; Şemseddin b. Muhammed b. Kays er Râzî, el-Mu'cemfi Meâyiri Efârı'TAcem, s. 413; Celâleddin Hümâî, Eüııûn-ı Belagat ıc Sınâât-ı Edebî, s. 152; Muallim Naci, htüâhât-ı Edebiyye-Edebiyat Terimler, s. 98; Mehmet Ritat. Mecâıniü'l-Edeb, s. 144; İsmail Habib, Edebiyat Bilgileri, s. 111; Tahirü'l-Mevlevi, Edebiyat Lügati, s. 84; Haluk İpekten, Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Aruz, s,. 28; Mehmet Çavuşoğiu, "Kaside" Türk Dili, s. 17; Hüseyin Elmalı vd. "Kaside" DİA,c. 24, s. 562; Yaşar Aydemir, "Türk Edebiyatında Kaside", Bilig, sayı: 22, s. 133.

 

I.

Kaside kelimesinin asıl anlamı kast etmek, bir şeye yönelmek, doğru yolda bulunmaktır. Bir edebiyat terimi olarak ilk beyti kendi içinde, diğer beyitleri ilk beyitle kafiyeli olmak üzere en az 15 beyit uzunluğunda ve aynı vezinde söylenilmiş nazım biçiminin adıdır. Genellikle 31 beyitten 99 beyte kadar uzunlukta yazılsa da beyit sayısı konusunda kesinlik bulunmamaktadır. Tanımlarda geçen "uzun şiir" ise görece bir niteleme olup terkîb-i bend, tercî-i bend dışındaki nazım şekillerine göre daha uzun yazılmasmdandır (Burada musammatlardan daha kısa yazılan kasidelerin bulunduğu da hatırlanmalıdır!). Kasidenin uzunluğu aslında kafiye bulma zorluğu ile de ilişkilidir Kasideler divanlarda ilk başta yer alırlar

 

Kasidenin kafiye düzeni şu şekildedir: aa, xa, xa, xa, xa, ...

Kasidenin ilk beytine matla, ikinci beytine hüsn-i matla, son beytine makta, sondan bir evvelki beyte {güzel ve etkileyici olmasına özel önem verildiği için) hüsn-i makta, şairin mahlasının bulunduğu beyte tâc beyit, kasidenin en güzel kabul edilen beyitine beytü'l-kasîd, adlan verilir (Hüsn-i matla ve hüsn-i makta terimlerinin farklı anlamlan için Giriş kısmında söylediklerimiz burada da geçerlidir.) Şair kasidenin her hangi bir yerinde yeni bir matla beyit söyleyebilir. Bu durum tecdîd-i matla (yeni bir matla getinnek, matlaı yenilemek) olarak adlandırılır. Bir kasidede birden çok tecdîd-i matla yapılabilir Bu durumda matla beyitlerin ilkine matla-ı evvel, ikincisi matla-ı sânî, üçüncüsü matla-ı sâlis denir. Bu tür kasideler zzV 7-/;?e/â//, zâta 'l-ınetâli olarak isimlendirilir. Kasideciliği ile meşhur olan şairler, kasîde-gııy, kasîde-serâ, kasîde-perdâz olarak nitelenir.

Bu nazım biçimine kaside adının verilişinin sebebi, bu şiirlerin kaside şeklinde daha çok belli bir kişi veya belirli bir maksada yönelik yazılmış olmalarındandır. Dolayısıyla kasîde kelimesi, maksûd anlamındadır.

Kasideler dönemlerine dair diğer şiir türlerine göre daha fazla tarihî ve sosyal bilgi bulundurur. Nevruz, tahta çıkış (cülus), önemli düğünler, fetihler, önemli tarihi binaların yapılışları münasebetiyle yazılan kasidelerde dönemlerine ışık tutabilecek bazı bilgiler yer alır.

Kaside nazım biçiminini kendisine has bir kompozisyonu bulunmaktadır.

En geniş anlamıyla kasidenin bölümleri sırasıyla şöyledir:


 

En geniş anlamıyla kasidenin bölümleri sırasıyla şöyledir:

 

 

 

a)  Nesîb Teşbib: Kasidenin giriş bölümüdür. Nesibin önemi, bu bölümde işlenen konunun bazen kasideye ad olmasından da anlaşılmaktadır. Genellikle 15-20 beyit arası uzunluktadır. Kaside çoğunlukla övgü şiiri olsa da şairler, genellikle asıl maksat olan övgüye doğrudan başlamazlar. Sevgiliye duyulan aşk ve özlem giriş kısmında tasvir edilir. Şair böylece sanki sevgilisi ile arasında bir ilişki kurar, kendisini ona nispet eder. Genellikle, aşk dışında bir tema söz konusu ise bu bölüme teşbîh adı verilir. (Bununla birlikte anlam ve uygulama açısından aslında teşbîbin nesibdcn farkı yoktur.). Kelime anlamı güzelleştirmek, parlaklığı artırmak olana teşbih ile şair, şiirini süslemektedir. Bu tasvir klasik edebiyatın özelliklerini taşır. Bu kısımların bulunmadığı kasideler de yazılır. Nesib-teşbib bölümleri aşka dair duygular, dinî içerikli düşünceler, tabiat tasvirleri, hazan bahar gibi mevsimler, padişahın tahta çıkışı, düğünler gibi sosyal hadiseler, bir yerin fethi, şehir tasvirleri, çiçekler gibi konuları işlerler. (Nesib ile teşbih bölümlerinin arasını yukarıda söylediğimiz şekilde; kasidenin bu giriş kısmı aşıkane duyguları barındınyorsa neaîb. aşkın dışında başkaca konuları işliyorsa le^bîb adını vererek ayıranlar olduğu gibi bunları birbirinin yerinde kullanılan kavramlar olarak kabul edenler de vardır.)

 

 

 

b) Girizgâh (gürizgâh): Şairin medhiye-övgü kısmına geçeceğini haber veren bir iki beyitlik kısımdır. Dolayısıyla aslında ayrı bir bölüm sayılmaz. Nesib ile ınedhiye arasında geçişin şairane bir tarzda yapılması gerekmektedir. Şair bazen bunu hissettirmeden ustalıkla yaparken bazen de birden, üslûpta bir kırılma yaparak doğrudan ifade eder. İran edebiyatında bu kısma hüsn-i lahallus, hüsn-i mahlas ve hiisn-i hurûc adları da verilmiştir.

 

 

 

c)  Medhiyye (maksad, maksûd): Bu bölümde kasidenin sunulduğu kişi övülür Kasidenin asıl yazılış maksadının ifade edildiği bu bölüm şiirin merkezidir. Baştaki ve sondaki bölümler bu kısmı desteklemek durumundadır. Genellikle önemli bir kişinin veya değerli bir varlığın övüldüğü bu kısımda şair sanatkârâne bir tarzda memdûhunu övmektedir. Asıl maksat övgü olmakla birlikte şairin bundaki başarısı; övgüsünde ne kadar ileri gittiğine değil, üslûbundaki sanat yönüne bağlıdır. Bu bölümün dili nesib bölümüne göre daha ağırdır.

 

 

 

d)  Tegazzül: Kaside içinde yazılan bir gazeldir. Kasidedeki yeri tam olarak belirlenmiş değildir. Nesibden hemen sonra gelebileceği gibi medhiye kısmından sonra da yer alabilir. Tegazzül her kasidede görülmez. Bazı kasidelerde de nesib bölümü bulunmaz, doğrudan tegazzül kısmı bulunur sonra da mehdiyeye geçilir. Kaside uzun bir şiir olması dolayısıyla sadece beyit sonlarındaki ses tekrarları ile yetinilmesi, bu uzunluğu yeknesaklığa dönüştünnektedir. Tegazzül kısmı ilk beytinin musarra olması ile bu yeknasaklığı kırar. Şiire bir diğer katkısı da bu uzun şiirde okuyucu için yeni bir pencere açarak şiire olan ilgisinin sürekliliğini sağlamasıdır.

 

 

 

e)  Fahriyye: Şairin kendisini övdüğü bu bölüm aslında sanatkar yönünün muhataba hatırlatılması amacını da taşımaktadır. Fahriye ile şair, üstün niteliklerinden bahsederek övdüğü memduhunun karşısına kendisini -itibara alınacak, nitelikli, sanatkâr yönü bulunan özel bir kişi olarak- koyar. Bu da kasideyi sırf dalkavukluk olarak görülmesinin yanlışlığını ortaya koyan bir husustur. Dalkavukluk olsa sadece bu amaç dile getirilirken şairin kendisini de övmesi uygun düşmezdi.

 

 

 

 

 

f)  Dua: Şairin övdüğü kişi veya varlığa dua ettiği bölümdür. Aynı zamanda bu bölümde kasidenin tamamlanması dolayısıyla Allah tealâ'ya hamd ve şükr edilir. Doğuş zamanında ve ilk örneklerinde görülmemekle birlikte kasideye daha sonra eklenen bir bölümdür. Memdûhun içinde bulunduğu iyi durumun devamı için dua edilir. İran edebiyatında bu kısma şerîta ve mekân'-/ kasîde adlan da verilmiştir.

 


 

Şairin mahlası kasidenin medhiye kısmından sonraki kısımlarda yer alır ve mahlasın bulunduğu beyit tâc beyit adını alır.

 

Kasidenin yukarıda yazılan kompozisyonu her kaside için söz konusu değildir. Hatta kasidelerin çok azında bu kompozisyonun takip edildiğini görürüz. Ayrıca sıralamada da değişiklikler görülür. Bazen tegazzül kısmı farklı yerlerde bulunur. Bazen nesib bölümü yer almaz, bazen doğrudan fahriye ile kasideye başlanır. Bazen de doğrudan medhiye ile şiir başlar ve biter. Tevlıid, na't gibi kasidelerde ise çoğunlukla medhiye ve dua kısımları görülür.

 

Nef'î bunu iki ayrı kasidesinde medhiye kısımlarının sonunda şöyle ifade eder:

 

"Söz âhır oldu ko lâfı bilirsin ey Nefî

 

Tamâm olunca du'âdır kasîdede kânun".

 

 

 

"Kaldır elin eyle du'â buldu kasîden intiha

 

Şimdi du'â etmek sana hem müstehabdır hem ehem".

 

 

 

Teşbîb ve tagazzül bölümlerinin bulunmadığı ve doğrudan asıl yazılış maksadına geçildiği kasidelere mahdiıd, muktedab adları verilir

 

Bazı kasidelerde şiirin ahengine canlılık kazandırmak için tecdîd-i matla, redd-i malla yapılır, yani ikinci defa yeni bir matla getirilir. Bazı kasidelerde de beyitler mısra ortasından bölünerek birinci mısra ile kafıyelendirelecek bir durumda olur. Bu beyitlerin vezinleri ortasından ikiye ayrıldığında aynı tef ileleri tekrarlıyor olmalıdır (Dört mefâîlün, müstet^'ilün gibi). Bu şekildeki kasidelere mmammal kaside adı verilir.

 

Kasideler divanların baş taraflarında yer alırlar Bu durum, şiirlerin divanlarda görece bir şekilde uzun şiirden kısa şiire doğru sıralanmasından ileri gelir. Divan başındaki kasideler kendi içlerinde de ayrı bir şe'- ilde sıralanırlar. İlk önce dinî temaları işleyen şiirler yer alır. Önem sırasına göre Allah teâlâ'nın yüceliğini ve onun birliğini konu alan tevhid ve münacatlar, daha sonra onun peygamberinin övgüsüne, daha sonra onun halifeleri ve diğer din büyüklerinin övgüsüne dair naatler gelir. Bunlardan sonra padişahların, daha sonra sadrazamların, şeyhülislamların, vezirlerin medhiyeleri sıralanır. Dolayısıyla divandaki şiirlerin uzundan kısaya doğru sıralanmasında hacmin yanında önem sırasının da gözetildiği düşünülebilir. Zira kasideler de kendi içlerinde bu açıdan sıralanmaktadır Kasidelerin başlıkları genellikle kalıplaşmış ifadeler ile ve Farsça yazılın

 

Kasidelerin adlandırılmasında aşağıda görüleceği üzere farklı yollar takip edilmiştir:

 

 

 

a) İşlenen konulara göre: Kasideler nesib, teşbib ve medhiye bölümlerinde işlenen konularına göre adlar alırlar. Allahu teala'nm yüceliğini ve birliğini konu alan kasideler levhid. O'na yakarışta bulunan şiirler münacaât, peygamberimiz, onun dört halifesi ve hatta on iki imam için yazılanlar na't adını alır. Bir şahsın ölümü üzerine duyulan üzüntüyü ifade eden kasidelere mersiye, birisinin yergisi söz konusu ise hicviyye'adı verilir. (Burada dikkat edilmesi gereken

 

bu türlerin sadece kaside ile ortaya konulmadığı, meselâ gazel şekli ile naat. terkîb-i bend şekliyle mersiye de yazıldığıdır.). Teşbib bölümünde bahardan bahsedenlerine bahariye, rebîiyye, hazandan bahsedenlerine hazâniyye, kıştan bahsedenlerine şitâiye (kardan bahsediliyorsa berfıyye), ayrıca yazdan ve sıcaktan bahsediyorsa temmûziyye, ramazandan bahsedenleri ramazaniyye, baharın başlangıcı nevruz münasebetiyle yazılanları nevruziyye gibi belli zaman dilimlerine atfedilenleri de bulunmaktadır. Sünbüliyye gibi çiçeğe, rahşiyye gibi ata ve atın güzelliklerine atfedilen kasidelerin bulunması, padişahın tahta çıkışım kutlamak maksadıyla yazılan kasidelere cülûsiye, bir mevkiye gelen kişiye yazılanlara tebrikiyye, hamam ve hamamdaki bir güzeli tasvir edenlere hamâmiyye denmesi kasidelerin bu açıdan serbest bir biçimde adlandırıldığını göstermektedir (Dolayısıyla bu adlandırmaların terim olarak kabul edilmemesi daha yerinde olur.).

 

 

 

b)  Rediflerine göre: Kasidelerin bazıları redif olan kelimeleri ile adlandırılmıştır. Ahmed Paşa'nın "güneş" ve ''kerem" kasideleri, Fuzulî'nin "su" kasidesi bu ad-landınna çeşidinin örneklerindendir. Aynı şekilde "hançer", "tîg", "gül" redifli ünlü kasideler de bulunmaktadır.

 

c) Bazı kasidelerin kafiye (revi) harfine göre adlandırıldıkları görülür. Kaside r harfiyle bitiyorsa râiyye, mim harfiyle bitiyorsa mimiyye olarak adlandırılır. Tabii bu tarz adlandırılan şiirlerin beğeni görmüş ve meşhur bir şiir olması lazımdır. Bu tür adlandınna İran ve Türk edebiyatlarında da görülmekle birlikte Arap edebiyatında daha fazla rastlanır. İbnü'l-Fariz'in Türk edebiyatına da çeşitli şa-irierce çevrilen Mîmiyye ve Tâiyye kasideleri buna örnektir. Aşağıya örnek olarak aldığımız Bakî'nin kasidesi de kafiye harfi dolayısıyla "kaside-i râiyye" olarak adlandırılmıştır.

 

Kasideler uzun şiirlerdir. Beyitler aynı revi harfini tekrar ederler ve bu şair için bir zorluk doğurur. Bazı kasidelerde bundan dolayı şairlerin aynı kelimeyi tekrarlamak durumunda kaldıkları görülür. Bu bir kusurdur (Bu konu "Kafiye" bölümünde geniş olarak ele alınacaktır.). Bu şekildeki kasidelerde tekrarlanan kafiyeler arasında belli sayıda, bazılarına göre yedi beyit kadar bir ara bulunması gözeti İm iştir. Bunda amaç aynı kafiyenin tekrarlandığını okuyucuya his-settirmemektir. Zaten kasideyi en önemli nazım biçimi olarak kabul edenlere göre bu, aynı konuda aynı ve vezin ve kafiyede uzun şiir söylemenin zorluğu dolayısıyladır.

 

Kasidelerin matla bejlıinin bulunması zorunluğu vardır. Matla beyti olmayan kasideler, Arap edebiyatında kıt'a olarak adlandırılır.

 

Bir kişinin övgüsüne dair olan kasideler ya o şahsın bizzat huzuaında okunur, ya da bir vasıta ile o şahsa iletilirdi. Bu kasidelerin sunulduğu padişah ve devlet adamları da kendi konumlan, sanat ve kültürle bağlantıları oranında bu şairlere caize denilen maddi mükâfatlar verirlerdi. Bu mükafatlar bazen altın, mücevher, bazen akar olabilirdi. Şairler nasıl bir gelenek içinde şiirlerini ve sanatlarını icra ediyorlarsa, kendilerine kaside sunulan kişilerin de aynı şekilde bu gelenek çerçevesinde şairleri ödüllendimıeleri gerekiyordu. Fakat bu ödüllendirme şairin sadece onları övmeleri dolayısıyla olmayıp, bu övgüde gösterdikleri sanatkâdıklarımn da bunda payı bulunurdu. Bundan dolayı bazı övgü şiirleri edebî değer bakımından yetersiz görülür ve kabul edilmezdi. Bu durum sunulan kasidelerin bir tenkit süzgecinden geçirildiğini de gösterir.

 

Kasideler, çok çeşitli amaçlarla kaleme alınmıştır. Dolayısıyla kasidenin sadece bir devlet büyüğünün övgüsüne tahsis edilen bir şiir şekli olarak kabul edilmemesi gerekmektedir. Ayrıca yüksek makamlarda bulunan kişilerin övüldüğü şiirlerde bu şahıslara verilen özellikler ile; aslında bu şahıslarda olması gereken cömertlik, adalet gibi vasıflar onlara hatırlatılmakta, onlar bu faziletlere teşvik edilmektedirler. Kasideler zaten belli bir düzeyde yeterliği bulunan devlet görevlilerinin yükseltilmelerinde, sanatkârlık yönlerine de dikkat edildiğini gösterir. Caize aslında sanat ve sanatçıya devletin verdiği önemi gösteren bir husustur. Bu konuda, kasidelerin sunulduğu -padişahından vezirlerine kadar- o dönemin devlet adamlarının şairlik ve sanat yönlerinin bulunduğunu hatırlamalıyız. Çoğu devletin bir kademesinde hizmet veren şairler, yazmış oldukları şiirler ile diğer yeteneklerinin ve özelliklerinin yanı sıra sanatkârlık yönlerini de beğeniye sunmaktadırlar. Ayrıca geleneğe bağlı bu edebiyatta şairin bir güzeli övmesinin kalıpları nasıl belirlenmiş ise, aynı şekilde bir memduhu da nasıl övmesi gerektiği bellidir. Dolayısıyla bu kalıplaşmış övgü üslûbunu bir şairin takip etmesini, onun bir devlet büyüğüne dalkavukluk etmesi şeklinde yorumlamak çoğu zaman doğru değildir. Ayrıca bu medhiye şiirlerinde şairler kendilerini de överler. Böylece karşıdaki muhataba sadece övgüye değer kişinin kendisi olmadığı da dolaylı olarak hatırlatılır. Kaldı ki divan şairleri arasında hiçbir kimse medhinde şiir yazmamış önemli şairler de vardır. Bu hususlar, divan şiirinin kaside nazım biçimi dolayısıyla haksız bir şekilde değerlendirilmesindeki yersizliği ortaya koymaktadır.


ilk olarak Arap edebiyatında ortaya çıkan ve daha sonra İran edebiyatına geçen kasidenin -kelimenin temel anlamlarından olan kasıt, maksat ile de ilişkilendiril-mekle birlikte özellikle- daha sonraki aldığı durum göz önünde tutularak istek ve bağış talep etme şiiri olduğu ileri sürülmüştür. Bu şeklin Arap edebiyatındaki ilk örneklerini koyan şairlerin Mühelhil b. Rebîa'den itibaren, sosyal statü bakımından toplumun ileri gelenlerinden olmaları, bu düşünceyi en azından başlangıç dönemi için doğru kılmamaktadır. Bundan dolayı kaside kelimesinin kastetmek, azmetmek, doğru bir istikamete yönelmek gibi anlamlarından hareket edenler, kaside nazım biçiminin belli bir maksatla söylenilmiş, üzerinde düşünülerek, çalışılarak ortaya konmuş şiir anlamında olduğunu söylerler.

Bu şiirlerin belli başlangıç şekillerinin, kalıplaşmış bölümlerinin ve belli tasvir kısımlarının bulunduğu görülür. Bu da kaside fomıunun, zamanla gelenek içinde şekillenmiş olduğu düşüncesini güçlendinnektedir. İslam öncesi dönemde kasidenin (a) belli bir maksatla farklı konuları işleyen uzun şiirler ile (b) içe doğduğu gibi dile getirilen ve daha basit konulu, ilkine göre kısa şiirler olarak iki farklı kolda örneklerinin bulunduğu görülür. İlk uzun kaside örnekleri Mühelhil b. Rebîa (5. yy.) tarafından yazılan şiirlerdir. Fakat kaside şeklinin gelişmesi ve daha sonra bu konuda asırlar boyu devam ettirilen geleneğin belirlenmesi İmrüü'1-Kays ile olmuştur. Asırlar boyu Arap edebiyatının şahaser şiirlerinden sayılan İmrüül Kays'ın şiiri döneminde çok beğenilmiş olduğundan başkaca şiirler ile Kabe'ye asılmıştır.

Arap şiirinde kasidenin uzunluğu genellikle 30-120 beyit arasındadır. Kaside genellikle üç bölümde yazılmaktaydı. Bu bölümler (a) nesib/teşbib, (b) tasvir ve (c) me-dih/fahr/hiciv'dir. Nesib/teşbib bölümü genellikle aşk ve özlem duygularının ifade edildiği, sevgili ile yaşanmış hatıraların, onun bıraktığı izlerin anılarak göz yaşı döküldüğü bölümdür. (Bu kısma bükâ: ağlama adı verilir). Arap şiiri İran ve Türk şiirlerinin aksine daha gerçekçi tasvirlerle sevgiliyi tanıtır. Medhi konu alan kasidelerde bu nesib kısmı genellikle yer alırken; kabileler arasındaki savaşlara, baskınlara yer veren, hamaset şiirlerinde, ayrıca mersiyelerde bu bölümler -konunun gereği olarak- yer almazlar. Bu bölüm Arapların çöl hayatlarını yansıtması açısından da önemlidir. Şairin sevgilisi ile paylaştığı anıların bulunduğu diyarı terk ederek çöle yaptığı yolculuk dile getirilir. Bu tasvir bölümünde (rahil) şair bineği, çevresi. çöl hayatmının özellikleri, tabiat hadiseleri, yolculuğun tehlikeleri, seyahati esnasındaki eğlence meclisleri anlatılır. Daha sonra şairin memduhunu, yani kasidesini takdim ettiği kişiyi övdüğü bölüm gelir. Tasvirlerin bulunduğu nesib kısımları kasidelerin en etkileyici bölümleri olmasına rağmen maksat bölüm olan medhiye ön plana çıkar. Bu medhiye kısmında bazen medhedilen kişinin veya kabilenin karşıtları hicvediliı-. Fahriye bölümü ile bu kısım tamamlanır.

İslam diniyle birlikte gaza ve kahramanlık şiirleri de kaside formuyla ifade edilir olmuştur. Şehir hayatını benimsemiş şairlerin söyledikleri kasideler çöl hayatının izlerini kuvvetli bir şekilde aksettiren eski tarzdaki kasidelere göre farklı bir üslûpla yazılmıştır. Ayrıca makam mevki sahiplerinin övgüsüne ayrılan ve karşılık beklenen kasideler bu dönemde yaygınlık kazanmıştır. Meşhur şair Ebu Nüvas'ın (ö. 813 ?) şiirleriyle, mekân değişmiş, sevgili farklı bir konuma oturtulmuştur. Çöller, göçen keı-vanların geride bıraktığı izlerden ziyade, şehir hayatı ve sevgilinin yaşadığı debdebeli saraylar onun şiirinde yer alır. Çö\ bitkileri yerini saray bahçelerinde yetişen çiçeklere bırakır. Abbasiler devrinde üç büyük şair Ebu Nüvas (ö. 813), Buhtürî (ö. 897) ve Ebu Temmam (ö. 846) etkisi sürekli ve güçlü şairlerdi. Bunlardan Ebu Temmam bazı yazarlarca -ikna edici şekilde delillendirilmeden-ünlü şairimiz Nabî'ye (ö. 1712) benzetilmektedir. Aynı şekilde Mütenebbi'nin de (ö. 965) Nef'î (ö. 1635) üzerinde etkisi olduğu söylenir.

Arap edebiyatının en meşhur kasideleri Kabe kapısına asılmış olan el-Muallakât-ı Seb 'a adıyla tanınan yedi kasidedir.

Kaside İran edebiyatına geçtiğinde temel özelliklerini korumuştur. Saray muhitlerinde görülen kasidenin -daha önceye uzanmakla birlikte- özellikle Samaniler döneminde geliştiği ve çerçevesi belirlenerek yaygınlık kazandığı kabul edilir. İranlı hükümdarların da -Emeviler ve Abbasiler gibi- saraylarında şair bulundurmaları bu nazım biçiminin yaygınlık kazanmasında ve kasideciliğin gelişmesinde rol oynamıştır.

İran edebiyatında ilk kaside örneklerine Samani döneminin saray şairlerinden Rûdekî'de (ö. 940-41) rastlanır. Daha sonra Gazneliler döneminde şiir üslûbu farklılaşmış, bu noktada kasidelerin de konuları çeşitlenmiştir. Sultan Mahmud'un (ö. 1030) çevresinde bir şairler muhiti oluşmuştur. Bunların başında Unsurî (ö. 1040) gelir. Onun Sultan Mahmud'un övgüsüne dair yazmış olduğu kasideleri meşhurdur. Selçuklular dönemlerinde de kasidecilik tutulan bir şiir meslekiydi. Nef'î'ye de etkisi olduğu söylenilen Enverî (ö. 1189 ?), Hakânî (ö. 1199)), Muizzî (ö.   1126)

Önemli şairlerdendi. Harizmşahlar döneminde de Reşideddin Vatvat (ö. 1177), Zâhirüddin Faryâbî ve hallâk-ı meânî namıyla anılan Kemal-i Isfehanî (ö. 635) de Anadolu sahasında yetişen şairler üzerinde etkili olan'şahsiyetlerdir. Moğollar döneminde Sadî-i Şirazî (Ö.1292), Timurlular dönemlerinde Hocayî Kirmanî (Ö.1352), Selman-ı Savecî (ö. 1376) gibi kaside sahasında da ünlenen bir çok şair yetişmiş, Safeviler döneminde birtakım yenilikler görülmeye başlanmıştır. Moğollar istilası döneminde kasideciliğin önemi bir müddet azalmış, daha sonra Kaçarlar döneminde yeniden itibar kazanmıştır. İran şiirinin en önemli örneklerini veren Hakanî (ö. 1199), Nizamî (Ö.1214 ?) gibi şairlerde de gördüğümüz gibi şiirlerini Farsça yazan Türk asıllı şairler kasideciliğin de gelişmesinde büyük katkı sahibi olmuşlardır.

Kaside Türk edebiyatına geçinceye kadar önemli gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. Fakat kasidede 14. yy.dan önce önemli isimler gönneyiz. Ahmed-i Fakih'in (ö. 1221) ve ŞeyyadHamza'nın(14.yy.) birer kasidesi bu nazım biçiminin ilk örneklerindendir. Ayrıca bir çok türe ilk olarak kendisinin şiirlerinde rastladığımız Âşık Paşa (ö. 1332) ve edebiyatın kuramsal yönü ile de ilgilenen Ahmedî'nin (ö. 1412) şiirleri arasında kasideler de vardır. Divan şiirinin estetik anlayışının daha ileri derecede yansıdığı kasideler ise 15. yy.da Şeyhi (ö. 1431?) ile başlar. Aynı dönemde Ahmed-i Dâî (ö. 142rden sonra) ve Karamanlı Nizamî (ö. 1469-73) de kaside yazan şairlerdendir. Ahmedî'nin, Şeyhî'nin ve Atayî'nin kasidelerini 16. yy. tez-kirecilerinin beğenmediğini görülür. Bundan dolayı da Ahmed Paşa (ö. 1496-97) bizde ilk kaside şairi olarak takdim edilir. Aralarında "güneş", "misk" ve "kerem" redifli ünlü kasidelerin de bulunduğu 40 kadar kaside yazmıştır. Başlarda örnek alınan İran şairlerinin izinden giden Türk şairleri erken dönemlerde Ahmed Paşa'da da gördüğümüz gibi başarılı kasideler yazmışlardır. Fatih Sultan Mehmed'in (ö. 1481) şehzadesi Cem Sultan'ın (ö. 1495) ağabeyi Sultan Bayezid'e (Ö.1512)) alfe-dilme ümidiyle göndenniş olduğu "kerem" redifli kasidesi bu dönemin tarihe ışık tutan edebiyat metinlerindendir.

16. yy.da.İran örneklerini aşma bir amaç halini alır. Gazelde olduğu gibi kaside de orijinal, etkileyici ve değerli pek çok şiir yazılan bu dönemde kaside yazıcılığına önem verilmesini devletin o dönemdeki görkemiyle ilişkilendirmek gerekir. Bakî'nin (ö. 1600) cihan devletinin etkileyici güzellikteki diliyle yazmış olduğu, Fuzulî'nin (ö. 1556) kendisine has üslubuyla kaleme aldığı kasideleri zamanları aşan kalıcı eserlerdir. Bakî'nin kasideleri özellikle bahar tasvirleri ile divan şiiri özelliiclerine uygun olarak tabiatı canlandırmıştır. Kasidelerinin bütün halindeki güzelliğine rağmen, medhiye kısımları o kadar parlak değildir. Araş-tırmacılarca Bakî ile karşılaştırılan, hatta bazen ondan üstün tutulan Hayalî (ö. 1556-57), rind meşreb bir şair olarak kasidelerinde gazelleri kadar başarılı değildir. Nev'î'nin (Ö.1599) kasideleri sayıca fazla ise de, titizlik ve gereğince işleme pek gözükmez. Bağdadh Ruhî'nin (ö. 1605/6) tenkitçi üslûbu kasidelerinde de göze çarpar. Fuzulî (ö. 1556) çeşitli kademelerden pek çok devlet adamına kasideler sunmuştur. Bunlar arasında naatleri ile Kanuni Sultan Süleyman'a (ö. 1566 ) sunduğu "gül" redifli kasidesi ünlüdür.

17.yy.da Nefi (ö. 1635) ile İran kaside yazıcılığının geride bırakıldığı kabul edilmeye başlanır Onun kasideleri sonraki şairler için bir nevi model olmuştur. Ziya Paşa (ö. 1880) onun hakkında;

Ettikçe kasideye serâgâz Tâ ahire dek olur yek-âvâz

demektedir. Nedim de (ö. 1730): "Nef î vadi-i kasâidde suhan perdâzdır" sözüyle onu nitelemektedir. Nef î kasidelerinde kendisini övmeyi o denli sever ki Peygamberimizin övgüsüne dair yazmış olduğu "'sözüm" redifli kasidesinde daha çok kendisini övmüştür. Nef'î'nin Arap şairlerinden Mütenebbî'nin etkisi altında olduğu ileri sürülmüştür. Âli (1600), Şerif Sabri (1645), Nailî (ö. 1666) dönemin kaside yazan şairler arasındadır.

18. yy. da; Yahya Nazîm (ö. 1726-27) divanının büyük kısmı kaside nazım biçimiyle yazılan naatlerden meydana gelmiştir. Nedîm her ne kadar gazelleri ve şarkılarıyla meşhur ise de 3. Ahmed (ö. 1736) ve sadrazamlara sunduğu kasideleri ile payitaht şairi olarak gözükmektedir. Şeyh Gâlib (ö. 1799) yazmış olduğu otuza yakın kasidenin arasında Mevlevi büyükleri ile Sultan 3. Selim (ö. 1808) ve Beyhan Sultan (Ö.1824) için yazm\ş oldukları dikkat çekicidir.

19. yy.da İzzet Molla (ö. 1829), Enderunlu Vasıf (ö. 1824) gibi şairler pek çok kaside yazmış olsalar da artık divan şiirine yöneltilen eleştirilerden en fazla pay alan kaside divan şiiriyle aynı kaderi paylaşmıştır.

Kaside, Divan edebiyatının genel çizgisinde Nedim'e kadar, köklü bir değişikliğe uğramadan devam etmiştir. Nedim'den itibaren kasidelerin özellikle nesib kısımları şairin kendisini rahat bir şekilde ifade etme zemini olmuştur. Bunun neticesinde de karşılıklı konuşma üslubuyla kasideye hareketlilik kazandırılmıştır. Tan-zimattan sonraki Türk edebiyatında kaside gerek iç düzeni ve kompozisyonu gerekse muhteva bakımından değişikliğe uğramıştır. Kasidelerin kompozisyonu bırakılarak sadece nazım birimi ve kafiye düzeni korunmuştur. Bu dönemdeki kasidelerde sözün doğrudan konuya getirildiği ve övgüde daha gerçekçi bir zemine yaslanıldığı, adem-yokluk, hürriyet gibi soyut kavramların övgüsüne dair kasideler yazıldığı görülmektedir. Namık Kemal'in "Hürriyet kasidesi" adıyla tanınan kasidesi buna bir örnektir.

14. yy. sonlarına kadar yazılan kasideler üzerinde yapılan bir araştımıaya göre bu kasidelerin % 72'si (18 adedi) tevhid ve naat türünde, % 28'i (8 adedi) medhiye ve diğer konulardadır. 15. yy. 'da yazılan kasidelerin % 16.7'si (40 adedi) tevhid ve münacaat ve naat, % 78.6'sı (188 adedi) medhiye ve % 4.6'sı (11 adedi) başka konularda yazılmıştır. 16. yy.'da ise % 75'i medhiye, % 11.42'si tevhid, münacaat ve naat, %1.24'ü fahriye, % 0.67'si mersiye, %12.iri nasihat, tasavvuf ve şikayet gibi konulardadır, n.yy'daise % 78.68'i medhiye, % 12.61'i tevhid, münacaat ve naat, % 0.39'u mersiye, % 0.52'si fahriye, %] .44'ü diğer konulardadır. (Y. Aydemir).

 


 

ÖRNEKLER

 

Örnek: 1

 

Ahmed Paşa'nın aşağıdaki kasidesinin üzerinde bölümleri gösterilmiştir.

 

 

 

GÜNEŞ KASİDESİ

 

Nesîb - Teşbîb

 

Taht urup tâk-ı felekte hüsrev-i hâver güneş

 

Geydi nârencî kaba urundu nûr efser güneş

 

 

 

  1. Mesned-i sultân-ı subh oldu serîr-i âsumân

 

Saçtı pîrûze tabaklardan zer ü gevher güneş

 

 

 

i.      Kufl açıp dürc-i zebercedden cevahir döktü kim

 

Hâk küncin eyleye gencîne-i cevher güneş

 

 

 

Örnek: I

 

Doğu hükümdarı olan güneş, felek kemerinde taht kurarak turuncu bir kaftan giydi ve nurdan bir

 

taç takındı.

 

Gökyüzü tahtı sabah sultanının makamı oldu. Güneş firuze tabaklardan altın ve mücevherler saçtı.

 

Güneş toprak bucağını mücevher hazinesine çevirmek için zebercet (zümrüdü andıran kıymetli

 

taş) hokkanın kilidini açıp iksirler döktü.

 

 

 

4.       Kulzüm-i Hindin batırmağa gümüş zevraklarm

 

Bâdbân-ı nûr ila donattı fülk-i zer güneş

 

 

 

5.       Dâne-i encüm derip meh hırmeninde her seher

 

Bâl açıp cevlân eder tâvûs-ı zerrîn-per güneş

 

 

 

6.       Gûyiyâ Nûşirevân-ı subhdur kim adi için

 

Lâciverdi kubbeye zencîr-i zer asar güneş

 

 

 

7.       Yâ felek mısrında sultân oldu bir

 

Yûsuf-cemâl Yâ Zelîhadır tutar nârenc-i zer-peyker güneş

 

 

 

8.       Yâ cemâline cihanın nûr u fer vermek için

 

Rûz rühsânnda açtı anberîn mi'cer güneş

 

 

 

9.       Hak budur kim şâh dîvânın temâşâ kılmağa

 

Düzdü tâk-ı zer-nigâra la'İden manzar güneş

 

 

 

10.     Kendinin hüsn ü cemâlin fikr ederken germ olup

 

Cân diliyle eyledi bu matlaı ezber güneş

 

 

 

Tecdîd-i Matla

 

11.     Subh-dem cevlân edip tâvûs-ı zerrîn-per güneş

 

Bûstânman sipihrin verdi zîb ü fer güneş

 

 

 

12.     Zînet-i bâğ-i İrem tutmağ için gülzâr-ı subh

 

Eyledi gök sebze-zârın pür-gül-i ahmer güneş

 

 

 

4.     Güneş Hint okyanusunun (gece karanlığında parlayan) gümtiş kayıklarını (yıldızları) batırmak için altın bir gemiyi (güneşi) nur yelkeniyle donattı.

 

 

 

5.     Altın kanatlı bir tavusa benzeyen güneş, her seher vakti kanat açıp yıldız tanelerini toplayarak ay harmanında dolaşır.

 

 

 

6.     Güneş sanki adalet için lacivert renkli gök kubbeye altın bir zincir asan sabah vakti (adaleti ile ünlü) Nuşirevan'ıdır (Nuşirevan, sarayının kubbesine bir çan astırmış, ucuna taktığı zinciri de sarayının dışına uzatmıştı. Ülkesinde zulme uğrayanlar bu zinciri çalarlar, Nuşirevan'ı durumdan haberdar ederlerdi.)

 

 

 

7.     Güneş ya felek Mısır'ında sultan olan Yusuf yüzlü bir güzeldir, yahut da elinde allın bir turunç (gibi güneşi) tutan Züleyha'dır.

 

 

 

8.     Yahut da güneş cihanın yüzüne nur vermek için gündüzün yüzünden amber renkli örtüyü açtı.

 

 

 

9.     Doğrusu şu ki, güneş sultan divanının seyretmek için altın işlemeli kemere lâlden bir pencere açmıştır.

 

 

 

10.   Güneş kendisinin güzelliğini düşünürken hararetlenip can diliyle şu matlaı ezberledi:

 

 

 

11.   Altın kanatlı bir tavusa benzeyen güneş, sabah vakti gezinerek gökyüzünün bahçesini süsleyip gü-zelleştirdi.

 

 

 

12.   Sabahın gül bahçesi İrem bağı gibi bezensin diye güneş, gök çimenliğini kırmızı güllerle donattı.

 

 

 

13.     Küze-i yâkût ile pîrûze-gûn dolâbdan

 

Çarh-ı mînâ-rengi sîmâb etti ser-tâ-ser güneş

 

 

 

14.     Bezm-i ayşin Zührenin genu etmeğe sâkî-sıfat

 

Ab-gûn akdâh içinde gezdirir âzer güneş

 

 

 

15.     Geh hamâm-ı mâh-ı tâbâna takar sîmîn cenah

 

Geh düzer sîmurg-ı çarha âteşîn şeh-per güneş

 

 

 

16.     Ayda bir kez kâsesin anberle mâhm doldurur

 

Tâ ki şeh bezminde bir dem gezdire micmer güneş

 

 

 

Girizgâh

 

17.     Zıll-ı Hak Sultan Muhammed Hân ki olmuştur onun

 

Eşiği toprağının her zerresi enver güneş

 

 

 

Tecdîd-i matla ve Medhiyye

 

 

 

18.    Nite kim her dânenin zımnında muzmerdir güneş

 

Zerre-i hâk-ı derinde şöyledir muzmer güneş

 

 

 

19.     Pâdişâh-ı heft iklîm-i saadettir k'anın Hâk-i payı cevherin edindi tâc-ı zer güneş

 

20.     Bir şehenşâh-ı kader-kadr u kazâ-râdır k'olur Bâmma hindü Zuhal der-gâhma çâker güneş

 

21.    Nûr-ı çeşm-i âlem ü çeşm ii çerâğ-ı kâinat Sensin ey şeh kim yüzün nurundan umar fer güneş

 

50   Güneş yakut çömleği ile firuze renkli su dolabından cam renkli çaıhı baştan başa cıva gibi parlattı (cihan güneşin doğmasıyla pırıl pırıl hal aldı).

 

14.   Güneş (müzik ve eğlence sembolü gezegen olan) ZUhre'nin işret meclisini coşturmak için saki gibi şeffaf kadehler içinde ateş (yani şarap) gezdirir.

 

15.   Güneş bazen parlak ay güvercinine gümüşten kanat takar (ay parlaklığını güneşten alır) , bazen de felek ankasma ateşten kanat yapar.

 

16.   Güneş şahın meclisinde bir süre buhurdanlık gezdirmesi için ayda bir kez ayın kâsesini amberle doldurur.

 

17.   Allah'ın (yeryüzüne aks eden) gölgesi Sultan Mehmed'in eşiği toprağının her zerresi parlak bir güneş olmuştur.

 

18.   Nasıl her tohumun içinde bir ağaç gizliyse, onun kapısının toprağının her zerresinde de aynı şekilde bir güneş gizlidir.

 

19.   O yedi mutluluk ülkesinin padişahıdır. Bu yüzden güneş onun ayağı toprağının cevherini baş tacı edindi.

 

20.   O, kader kudretli ve hükmü kaza gibi geçerli olan öyle bir şahlar şahıdır ki, Zühal onun sarayı damında bir Hintli (bekçi), güneş ise kapısında bir hizmetçidir.

 

21.   -'en âlemin gözünün nuru, kâinatın gözü ve ışığı olan öyle bir padişahsın ki, güneş bile senin yüzünün nurundan ışık umar.

 

34

 

M. A. YEKTA SARAÇ

 

22.     Sensin o kim âsumân iklimine sultân iken Gerd-i haylinden urunur anberîn efser güneş

 

23.     Sensin ol kim hirat-i fermân-ı hükmün giymeden Olmadı zer tîg ile sultân-ı bahr u her güneş

 

24.     Sensin ol kim şeh-nişîn-i bezm-gâhında müdâm Yâ Süleyman tahtıdır yâ câm-ı İskender güneş

 

25.     Sâkî-i bezmin ele câm aldığınca der hired Yâ güneş sâgardadır yâ gezdirir sâgar güneş

 

26.     Ey ki bâb-ı rif atinde halka-i sîmîn hilâl

 

Vey ki devr-i kubbe-i izzinde zer çenber güneş

 

27.     Kadrin ordusunda gök bir sâye-bândır güneş kim ona Ser-imâd-ı sîmdir mâh u tınâb-ı zer güneş

 

28.     Ey kim mihrindcn zemîn ü âsumân germ olmağa Şeb sipend olmuştur encüm fülfül ü âzer güneş

 

29.     Ahd-i adlinde yumarlar cümle yıldızlar gözün Girdiğince çeşme-i kâfura bî-mîzer güneş

 

30.     Vermese lutfun eli rahm-i felekte perveriş Mâder-i eyyamdan doğmazdı tâ mahşer güneş

 

3 1.   Nâgehân erse sipihre nâr-ı kahrın zerresi Âsumân dûd-ı siyah olurdu hâkister güneş

 

22   Sen öyle birisin ki güneş gökyüzü ülkesine sultan olduğu halde senin süvarilerinin kaldırdığı tozdan amber rengi taç takınır.

 

23.   Sen öyle birisin ki, güneş senin hükmünün buyruğu hilatini giymeden altın kılıcıyla kara ve denizlerin sultanı olmadı.

 

24.   Sen öyle birisin ki, meclisinin padişahlara lâyık oturma yerinde güneş ya Süleyman tahtıdır yahut da İskender'in kadehidir.

 

2,').  Senin işret meclisinin sakisi eline her kadeh aldığında (bunu gören) akıl: Ya güneş kadehtedir, yahut da güneş kadeh gezdirmededir, der.

 

26.   Ey yüceliğinin kapısında hilal gümüşten bir halka ve izzetinin kubbesinin çevresinde güneş altın bir çember olan (padişah) !

 

27.   Senin şeref ve itibarının ordugâhında gökyüzü, direğinin gümüş başlığı ay ve sırmalı gergi ipleri de güneş olan bir çadırdır.

 

28.   Ey yer ve gökler sevginle yanıp tutuşsun diye gecenin üzeriik tohumu, yıldızların karabiber ve güneşin de ateş olduğu (padişah)!

 

29.   Senin adaletli devrinde güneş, peştemalsiz olarak kâfur gibi suya girdiğinde bütün yıldızlar gözlerini yumariar.

 

30.   Senin lutfunun eli feleğin rahminde büyütmeseydi, güneş ta kıyamete kadar günler anasından doğmazdı.

 

31.   Senin kahrının ateşinin zerresi ansızın göğe erişse gökyüzü siyah duman, gtineş ise kül olurdu.

 

İKLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

 

35

 

32.     Şöyle korkutmuş yüreğin hançerin tîzâbı kim Kanda bir su görse berg-i bîd-veş titrer güneş

 

33.     Mihrinin bâzânna bir vech ile germ oldu kim Kapıdan yüz kez kovarsan bacadan düşer güneş

 

34.     Geh ser-i nîzenle bozulur sevâd-ı rûy-ı mâh Geh gubâr-ı sümm-i esbinden olur ağber güneş

 

35.     Güyiyâ na'l-i semendindir hilâl-i îd-i feth Mîh-ı ahterdir zafer burcunda ne ahter güneş

 

36.     Ömr-i hasmına şebîhün etmek için her gece Gök giyer şâmî zırıh mehten düzer miğfer güneş

 

37.     Düşmenin kanın döküp tîg-ı zer-end(îdun siler K'atlas-ı gerdûnun eyler dâınenin ahmer güneş

 

38.     İsmetin devrânıdır isminde te'nîs olmağın Seyre çıktıkça bürünür nurdan çâder güneş

 

39.     Kankı ikiîme ki pertev salsa adlin sayesi

 

Ol diyar içre görünür zerreden kem-ter güneş

 

40.     Cevher eyler çün kara toprağı lutfun tâbişi Gam değil etmezse ayruk sengden gevher güneş

 

41.    Mâlı-ı râyât-ı celâlinden hacîldir âsumân Sâye-i şebde hayadan gizlenir ekser güneş

 

32    Senin hançerinin kezzabı (hançerin çeliğinin sertleşmesi için daldırıldığı kezzaplı su) güneşin yüreğini öylesine korkutmuş ki, nerede bir su görse söğüt yaprağı gibi titrer.

 

33.   Güneş sevgini kazanmak için öylesine kızıştı ki kapıdan yüz kere kovsan bacadan girer.

 

34.   Bazen ay yüzündeki karalık senin mızrağının ucu (pariaklığı) ile bozulur, bazen de güneş atının toynağının tozlarıyla toz duman içinde kalır.

 

35.   Senin atının nalı sanki fetih bayramının hilâli; o nalın çivisi ise zafer burcundaki yıldızdır...(Hayır) yıldız değil, güneştir.

 

36.   Gökyüzü senin düşmanının ömrüne gece baskını yapmak için her gece Şam işi zırhını giyer, güneş de aydan miğfer takar.

 

37.   Güneş düşmanının kanını döküp altın işlemeli kılıcım siliyor olmalı, zira aüas feleğinin eteğini kıpkırmızı etmiştir.

 

38.   Senin devrin ismet devri olduğundan güneş, isminde -dilbilgisi açısından- dişilik bulunması sebebiyle dolaşmaya çıktığı zamanlarda nurdan bir örtüye bürünür.

 

39.   Senin adalet güneşinin gölgesi hangi ülkeye ışık saçsa o diyarda güneş zerreden bile daha küçük görünür.

 

40.   Güneş artık taştan mücevher yapmazsa gam değil. Çünkü senin lUtfunun parlaklığı kara toprağı cevher eder

 

41.   Gökyüzü senin celâl sancaklarının hilalinden ulanç içnde olduğunda; güneş çok zaman hayadan

 

36

 

42.     Husrev-i rûy-ı zemîn dersem ne fahr olsun sana K'âsumân-ı kasr-ı kadrinde'oldu hâk-i der güneş

 

43.     Kanda benzer kasrına bir âfitâbıyla felek K'anda her bir câm oluptur bir ziyâ-güster güneş

 

44.     Hergiz olmayaydı jenginden küsüfun rû-siyâh Ger sığınsa sayene âyîne-i hâver güneş

 

45.     Âlıtâb-ı rayına olmaz mukabil nice kim Arz ede tabi u alemle nurdan leşker güneş

 

46.     Tîg-ı âteş-bâr-ı rûşen-rûy-ı dîn-ârâymm Kabzasına mâh ahter yüzüne zîver güneş

 

47.     Ger Sikender istese envâr-ı rayından meded Râh-ı zulmette olurdu haylına rehber güneş

 

48.     Şehriyârâ adını minberde yâd etse hatîb

 

Nûr ile mescid dolar fi'1-hâl olur minber güneş

 

49.     Bahr-i cûdundan felek fülkün cevahir doldurup Düzetir şekl-i lıiiâiîden gümüş lenger güneş

 

50.     Şâh bezminde amel olmağa bu kavl-i garîb Ediniptir Zöhre-i zehrâyı hınyâ-ger güneş

 

42   Sana yeryüzü hükümdarı dersem bu senin için övgü olmaz. Çünkü güneş senin yüceliğinin sarayının göğündeki kapı toprağı gibi oldu.

 

43.   Senin sarayındaki her bir cam, ışık saçan bir güneş olmuşken felek bir tek güneşiyle ona nasıl benzeyebilir.

 

44.   Doğunun aynası olan güneş senin gölgene sığmsaydı, asla küsuf pasından (tutulmadan oluşan karanlıktan) dolayı yüzü kara olmazdı.

 

45.   Güneş davul ve alemle ne kadar nurdan askerier gönderirse göndersin senin görüşünün güneşiyle boy ölçüşemez.

 

46.   Senin dini süsleyen o ateş saçıçı ve parlak yüzlü kılıcının kabzasına ay  yıldız, yüzüne de güneş süs olmuştur.

 

47.   Eğer İskender senin tikir ve görüşlerinin ışıklarından yardım isteseydi güneş karanlıklar yolunda onun askerlerine yol gösterici olurdu.

 

48.   Ey padişah! Hatip minberde senin adını andığında cami bir anda nur ile dolar, minber güneş gibi olur.

 

49.   Güneş senin cömerliğinin denizinden felek gemisini mücevherlerie doldurup hilâl şeklinden de gümüş lenger yapar.

 

50.   Güneş şu gazelin sözleri padişahın meclisinde okunsun diye parlak Zühre'yi şarkıcı olarak tutmuştur.

 

Tegazzül

 

51.     Ey arûs-ı hüsnüne âyîne meh zîver güneş Görünür aks-i cemâlinden cihan yekser güneş

 

52.     San ki magribdir saçın k'anda gurûb eyler kamer San ki matla'dır yakan k'anda tulü eyler güneş

 

53.     Tûtî-i ser-sebzdir k'âyînede per gösterir Hatt-ı ruhsârın kim olmuştur ona der-ber güneş

 

54.     Bir gice düşümde sen mâhı der-âgûş eyledim Gördüm olmuş nurdan bâlin kamer bister güneş

 

55.     Kim ki nezzâre kıla hurşîde haddin var iken Nazırın çeşmine hışmından sokar hançer güneş

 

56.     Öykünelden yüzüne hergiz bakılmaz yüzüne Bî-hayâdır k'oldu bu vech ile müstahkar güneş

 

57.     Okudum hattın lebinde kim gubâr-ı müşg ile Çeşme-i cân üzre yazmış sûre-i Kevser güneş

 

58.     Ralcs vurur hengâme-i ışkında bir cânbâzdır Kim olur zerrin resenle asılıp çenber güneş

 

59.     Bahr-i gamda görmedi mihrinden akan göz yaşın Pes neden dermiş Atâyî k'oldu dür-perver güneş

 

60.     Görücek yüzünde zülfün rîsmânın sanırım

 

Nûr ile yazmağa Şeh medhin çeker mıstar güneş

 

51.   Ey güzelliğinin gelinine ayın ayna, güneşin de süs olduğu güzel! Senin güzel yüzünün aksinden cihan baştan başa güneş gibi parlak görünür.

 

52.   Saçın ayın battığı magrib, yakan ise güneşin doğduğu matla (doğuş yeri) gibidir.

 

53.   Yanında güneş gibi yanağının bulunduğu haltın, aynada kanat gösteren yeşil başlı papağan gibidir.

 

54.   Bir gece rüyamda sen ay yüzlü sevgiliyi kucakladığımda kamerin nurdan bir yastık, güneşin de döşek olduğunu gördüm.

 

55.   Yanağın dururken güneşe kim bakarsa güneş bakan kişinin gözüne öfkesinden dolayı hançer sokar.

 

56.   Güneş senin yüzüne özendiğinden beri onun yüzüne asla bakılmaz oldu. Hayasızdır, bu yüzden hor görülür oldu.

 

57.   Güneşin misk tozuyla can çeşmesi üzerine yazdığı Kevser suresi gibi olan hattını dudağında okudum.

 

58.   Güneş senin aşıklarının kalabalığında raks eden, altın bir iple asılıp çember olan bir cambazdır.

 

59.   (2. Bayezid devri şairierinden) Atayî senin aşkından dolayı gam denizinde akan (inci gibi) gözyaşlarını görmemiş; yoksa (yazmış olduğu şiirde): Güneş dür-perver oldu (güneş inci oluşmasını sağladı) der miydi?

 

60.   Yüzünde.saçının iplerini gördüğümde güneşin, padişah methini nur ile yazmak için mıstar çektiğini sanırım (Mıstar çekmek, eskiden kağıdın üzerine yazının düzgün bir çizgide yazılabilmesi için ip aracılığı ile satır çizgisi izi oluşturmaktır.).

 

 

 

Fahriyye

 

61.     Husrevâ medh-i zamîrin filer ederdim dün gece Tâli' oldu maşrık-ı endîşeden enver güneş

 

62.     Ebr-i gam var yoksa medhinde redîf etmek değil Pertev-i zihnimde olurdu yedi kişver güneş

 

63.    Nûr-ı mihrinden suvarıp şahını eş'ânmın Gülşenimde ahter olurdu şüküfe ber güneş

 

Tâc beyit

 

64.     Bir nazar kıl Ahmed'e ey nür-ı çeşm-i kâinat K'âb-ı lutfundan oluptur ebr gibi ter güneş

 

Dııâ

 

65.     Tâ zümüiTüd sebze-zânnda sipihrin her seher Sâgar-ı pîrûzeye döker mey-i asfar güneş

 

66.     Tâ yaza nûrîn kalemle çın seher nakkâş-ı sun' Şemse-i zerrîn-i tâk-ı günbed-i ahzar güneş

 

67.     Tâ Süreyya ıkdm eyler gûşvâr-ı gûş-ı mâh Tâ benâtü'ş-na'şa örter nurdan çâder güneş

 

68.     Çarh dürcünde konulan her muradın gevherin

 

Her gün etsin iıarc edip kapında hâk-i deı-güneş

 

69.     Yazsın âsâr-ı süm-i esbin gubârî hatt ile Mâha tâ hayt-ı şuâ' ile çeker mıstar güneş

 

61.   Ey padişah! Dün gece senin vasıllarının methini düşünürken, düşüncelerin doğuş yerinden son derece parlak bir güneş ortaya çıktı.

 

62.   Gam bulutu olmasaydı senin methinde güneş'i redif etmekle kalmazdım, yedi iklim de zihnimin aydınlığından güneş (gibi apaydın) olurdu.

 

63.   (Eğer o padişah) şiirlerimini fidanını mihrinin nuruyla sulasa gül bahçemdcki her çiçek birer yıldız, meyve de birer güneş halini alırdı.

 

64.   Ey kâinatın gözünün nuru! Ahmed'e bir bak. Zira senin lütfunun suyundan güneş dahi bulut gibi nemlidir.

 

65-68. Güneş her seher gökyüzünün zümrüt çimenliğinde firuze kadehe sarı şarap döktükçe, Çin nakkaşı (süsleme ustası) gibi her sabah nurdan kalemiyle yeşil kümbetin kemerine altın (güneşi andıran süsleme şekilleri olan) şemse çizdikçe Süreyya yıldız dizesini ayın kulağına küpe eyleyip (yine yıldız kümelerinden birisini adı olan) Na'ş kızlan'na nurdan örtü örttükçe; çarh çekmecesine konulan her dilek cevherini döne döne kapına toprak etsin.

 

69. Güneş ışık iplikleriyle ay üzerine mıstar çektikçe senin atının toynağı (çok zor okunacak kadar kü-çük yazılan bir yazı çeşidi olan) gubarî hat ile eserler yazsın.

 

70.    Ömr-i hasmın defterin tümâr-veş dürsün felek

 

Nice k'eczâsından eyyamın düzer defter güneş (Ahmed Paşa)

 

 

 

Örnek: 2

 

Bakî tarafından Ali Paşa'nın övgüsüne dair yazılmış olan aşağıdaki kasidenin bölümleri, şiirin üzerinde gösterilmiştir.

 

Kasîde-i Bahûriyye- Kasîde-i Râiyye Nesîh-Teşbîb

 

1.       Rüh-bahş oldu Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahar Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr

 

2.       Taze cân buldu cihan erdi nebatata hayât. Ellerinde harekât eyleseler serv ü çenâr

 

3.       Döşedi yine çemen nat'-ı zümürrüd-fâmm Sîm-i hâm olmış iken ferş-i harîm-i gül-zâr

 

4.       Yine ferrâş-ı sabâ sahn-ı ribât-ı çemene Geldi bir kafile kondurdu yüki cümle bahar

 

5.       Leşker-i ebr çemen mülküne akm saldı TuiTna yağmada yine niteki yağı Tâtâr

 

6.       Farkına bir nice per takınır altın telli

 

Hayl-i ezhâra meğer zanbak oluptur ser-dâr

 

7.       Dikti leşger-geh-i ezhâra sanavber tûgun Haymeler kurdu yine sahn-ı çemende eşcâr

 

70.   Güneş nasıl günlerin cüzlerinden defter tertip ederse, felek de senin düşmanlarının ömrü defterini öylece tomar gibi dürsün. |Bazı değişikliklerie. A. A. Şentürk, Osmanlı Şiiri Antolojisi, s. 56|

 

Örnek: 2

 

1.     Baharın nefesleri yine İsa Peygamber gibi can bağışlayıcı oldu, çiçekler yokluk uykusundan gözleri açtılar.

 

2.     Cihan taze can buldu, bitkilere hayat geldi. Servi ve çınar ağaçlarının hareket etmeleri ellerindedir.

 

3.     Gülbahçesinin iç yaygısı ham gümüş olmuşken çimenlik yine zümrüt renkli örtüsünü döşedi.

 

4.     Sabâ kahyası geldi ve bahçe kervansarayının içine yine yükü bütünüyle hoş kokulu otlar olan bir kervan kondurdu.

 

5.     Bulut askeri çayır ülkesine akın etti; merhametsi z'fatari ar gibi dumıadan yağma halindedirler.

 

6.     Zambak tepesine bir çok altın telli kanat takınmaktadır; herhalde çiçek ordusuna baş kumandan olmuştur.

 

7.     Fıstık çamı çiçeklerin ordugâhına tuğunu dikti; ağaçlar yine çayırlıkta çadırlar kurdular.

 

8.       Döşedi mihr-i felek yolları dîbâlar ile Etti teşrif çemen mülkünü sultân-ı bahar

 

9.       Subh-dem velvele-i nevbet-i şâhî mi değil Savt-ı murgân-ı hoş-elhân u sadâ-yı kûh-sâr

 

10.    Çemen etfâlinin uykuların uçurdu yine Subh-dem gulgule-i fâhte gül-bâng-i hezâr

 

11.     Dâye-i ebr yine goncaların şeb-nemden Başına akçe dizer niteki etfâl-i sıgâr

 

12.     MevsiiTi-i rezm değildir dem-i bezm erdi diyü Sûsenin hançerini tuttu ser-â-pâ jengâr

 

13.     Semenin sîne-i sîmînin açıp bâd-ı seher Çözdü gülşende gülün düğmelerin nâhun-ı bâr

 

14.     Pîrehen berg-i semen gûy-ı girîbân şeb-nem Gülsitân oldu bu gün bir sanem-i lâle-izâr

 

15.     Zîb ü fer virmek içün rûy-ı arûs-ı çemene Yâsemen şâne sabâ mâşıta âb âyine-dâr

 

16.     Dür ü yâkût ile bir nahi-i murassa sandım Ergavân üzre dökülıtıüş katerât-ı emtâr

 

17.    Şîşe-i çarhta gör bunca murassa' nahli Nice ârâste kılmış yine sun'-ı Cebbar

 

8.     Göğün güneşi yerleri ipeklerle döşedi; bahar sultanı çimen ülkesini şereflendirdi.

 

9.     Dağların yankısı, güzel sesli kuşların sesleri, padişah için çalınan ncvbctin gürültülü sesi değil mi?

 

10.   Sabahleyin üveyk kuşunun feryadı ve bülbüllerin bir ağızdan çıkardıkları sesler yine çemen çocuklarının (çiçeklerinin) uykularını uçurdu (uykularını kaçırdı).

 

11.   Bulut dadısı (küçük çocuklara yapıldığı gibi) yine goncaların basma çiy tanelerinden gümüş paralar dizer.

 

12.   Savaş zamanı değil artık, bir araya gelip yemek içmek ve eğlenmek zamanıdır, diye susam çiçeğinin hançere benzeyen yapraklarını uçtan dibe pas kapladı.

 

13.   Seher yeli yaseminin gümüş gerdanını açtı; dikenin tırnakları gül bahçesinde gülün düğmelerini çözdü.

 

14.   Yasemin gömlek, şebnem yaka düğmesi; gül bahçesi bu gün hale yanaklı bir güzel oldu.

 

15.   Çimenlik gelinin yüzünü bezemek için yasemin tarak, bahar yeli gelin süsleyen kadın, su da aynadır.

 

16.   Erguvan çiçeklerinin üstündeki yağmur damlalarını görünce inci ve yakutla bezenmiş nakil sandım. (Nahıl veya nakil, düğünlerde balmumundan yahut gümüşten yapılarak gelinin önünde götürülen çiçeklerie ve kıymetli taşlarla süslü ağaca denilirdi.)

 

17.   Feleğin şişesinin içindeki bunca süslü nakıla bak da Yüce Tann'nın sanatının nasıl bezediğini gör.

 

18.     Berg-i ezhârı hevâ şöyle çıkardı feleğe Pür-kevâkib görünür günbed-i çarh-ı devvâr

 

19.     Dem-i Isâ dirilir bûy-ı bahûr-ı Meryem Açtı zanbak Yed-i Beyzâyı kef-i Müsâ-vâr

 

20.    Zanbakın goncasıdır bâga gümüş bâzü-bend Za'ferân ile yazılmış ona hatt-ı tümâr

 

21.     Câm-ı zeiTÎni tolu bâde-i gül-reng etmiş

 

. Gül-i ra'nâ seherîkılmağiçin def-i humar

 

22.     Dehen-i gonca-i ter dürlü letâ'if söyler Gülüp açılsa aceb mi gül-i rengîn-ruhsâr

 

23.     Güher-i fursatı aldırma sakın devr-i felek Sîm ü zerle gözünü boyamasın nergis-vâr

 

24.     Câm-i mey katreleri sübha-i mercan olsun Geliniz zerk u riyadan edelim istiğfar

 

25.     Lâle sahrayı bu gün kân-ı Bedahşân etti Jale gül-zâre nisâr eyledi dürr-i şeh-vâr

 

Girizgâh

 

26.     Dâmenin dün- ü cevahirle pür etti gül-i ter Ki ede hâk-i der-i Hazret-i Pâşâya nisâr

 

18.   Çiçek yaprakçılarını rüzgar öylesine semaya çıkardı ki, göğün dönen kubbesi yıldızlarla dolmuş görünür.

 

19.   Meryem ana eli çiçeğinin kokusu Hz. İsa'nın nefesinin yerini almıştır; zanbak Hz. Musa'nın el ayasının yed-i beyza olması gibi açtı. (Yed-i beyzâ, Musa peygamberin mucizelerinden olup, pırıl pırıl parlayan ışık saçan el demektir.)

 

20.   Zanbağm goncası bağın gümüşten kol muskasıdır. Tomarının yazısı safran ile yazılmıştır. (Zanbağın beyaz çiçeği gümüşe, içindeki sarı tomurcuklarda safranla yazılmış yazıya benzetilmiştir.)

 

21.   Gül-i ra'nâ seher vaktinde akşamdan kalmanın verdiği baş ağrısını gidermek için altın kadehi gül renkli kınnızı şarap ile doldurmuş. (Gül-i ra'nâ, sarı kırmızı renkli güle denir.)

 

22.   Taze goncanın ağzı türlü güzellikler söyler, hoş hikayeler anlatır. Al yanaklı gül gülüp açılsa şaşılır mı?

 

23.   Fırsat incisine sakın aldırma; feleğin dönüşü altın ve gümüşle gözlerini boyamasın (seni aldatmasın.)

 

24.   Şarap kadehinin daneleri mercan teşbih olsun; geliniz yaptığımız iki yüzlülükten dolayı Allah'tan bizi bağışlamasını dileyelim.

 

25.   Bu gün lâle, ovayı Bedahşan'ın yakut madenine çevirdi; çiy taneleri çiçek bahçesine iri inciler saçtı.

 

26.   Taze gül. Paşa Hazretlerinin kapısının önüne saçmak için eteğini inci ve kıymetli taşlaria doldurdu.

 

 

 

Medhiyye

 

27.     Sâhib-i tîg u kalem mâlik-i câm u hâtem Âsâf-ı Cem-azamet dâver-i Cemşîd-vekâr

 

28.     Âsmân-pâye iıümâ-sâye Alî Pâşâ kim Eremez tâk-i celâline kemend-i efkâr

 

29.     Şâhı-ı gül neşv ü nema bulsa nem-i lutfundan Ola her gonca-i ter bülbül-i şîrîn-güftâr

 

30.     Âb u gil rnüşg ü gül-âb ola çemen sahnmda Bûy-ı hulkuyla güzâr etse nesîm-i eshâr

 

31.     Tab'-ı vekkâdın eğer âteş-i rahşân görse Kızara ahker-i sûzân nitekim dâne-i nâr

 

32.     Güneşi keff-i zer-efşânına benzer der idim Almasa mâha atâ eylediğin âhir-i kâr

 

33.     Şöyledir keff-i güher-pâşı yemîn etmek olur Ki atâsmdan erer bahre gmâ kâne yesâr

 

34.     Manzar-ı kasr-ı saadetten onun re'yi gibi Rûy göstermedi bir şâhid-i hurrem-dîdâr

 

35.     Bâg-ı cûdunda nihâl-i kereminden derilir Lutf-ı bî-minnetinin rnîvelerinden her bâr

 

36.     Manzar-ı himmetinin küngüre-i rif'atine Eremez sarsar-ı tûfan-ı fena birle gubâr

 

27.   Kılıç ve kalem sahibi, kadeh ve mühür maliki, ululukta Cem gibi olan vezir, ağır başlılıkta Cemşid gibi olan adaletli,

 

28.   Yeri âsumân, gölgesi sema olan Ali Paşa'dır. O ululuğun ziiTesine düşüncenin kemendi erişemez.

 

29.   Gül dalı onun lutfunun nemiyle sulanıp yetiştirilse her taze gonca bir tatlı sözlü bülbül olur.

 

30.   Seher yelleri onun ahlakının kokusunu taşıyarak geçse su, gülsuyu ve toprak da misk olur.

 

31.   Ateşli yaratılışını eğer harlı ateş görse, yakıcı kor nar danesi gibi kızarır.

 

32.   Eğer aya verdiğini ışığını sonunda almasaydı, güneş için onun altın saçan eline benziyor derdim.

 

33.   İnciler saçan eli öyledir ki,onun lutfundan denize bolluk ve maden ocağına zenginlik eriştiğine yemin edilebilir (Beyitteki yemin, hem yemin etmek hem sağ taraf, sağ el, yesâr da hem bolluk bereket hem de sol taraf, sol el anlamlarına gelir).

 

34.   Mutluluk sarayının penceresinden onun düşüncesi ve kararı gibi neşeli içi açıcı bir güzel yüz göstermedi, görünmedi.

 

35.   Cömertliğinin bahçesinde el açıklığının fidanından karşılıksız bağışının meyvelerinden her zaman

 

toplanmaktadır.

 

36.   Onun himmetinin gözetleme yerinin yüce ziı-vesine ölümlülük tufanının kasırgasıyla toz erişemez.

 

37.     Eşiği taşı imiş yüz sürecek hayf diyü Taştan taşa döğer başını şimdi enhâr

 

38.     Serverâ canı mı var devletin eyyamında SünbUlün turrasına el uzada şâh-ı çenâr

 

39.     Eylemez kimse bu gün kimse elinden nâle Bezm-i işrette meğer mutrıb elinden evtâr

 

40.     Şer'a uymaz n'idelüm nâle vü zâr eyler ise Gerçi kânuna uyar zemzeme-i mûsîkâr

 

41.     Geşt ederken çemen-i medh ü senanı hatır Lâyih oldu dile nâ-gâh bu şi'r-i hem-vâr

 

 

 

Tegazzül

 

42.     Gül gibi gülşene kılsan n'ola arz-ı dîdâr Hayli dökildü saçıldı yoluna fasl-ı bahar

 

43.     Reşk-i dendânın ile hançere düştü jale Berg-i sûsende gören etti sanır onu karâr*'

 

44.     Geçemez çenber-i gîsû-yı girih-gîrinden Gerçi kim za'f ile bir kılca kalıptır dil-i zâr

 

45.     Tun-alar milket-i Çîn nâfe-i müşgîn ol hâl Gözün âhû-yı Huten gamzelerindir Tâtâr

 

37.   "Yüz sürecek yer onun eşiğinin toprağı imiş. yazık bilemedik!" diyerek şimdi nehirier başlarını taştan taşa vurmaktadır.

 

38.   Ey efendim! Senin hükmünün yürüdüğü bu zamanlarda çınar dalının canı mı var ki sUnbülün perçeme benzeyen kıvrımlarına el uzatsın!

 

39.   İçki meclisinde çalgıcıların elinde yaylı sazların tellerinden başka, kimse bugün herhangi bir kimseden şikayet edip inlemez.

 

40.   Musikarın terennümü gerçi kanuna uyarsa da inleyip feryat etmesi seriate uymuyor, ne yapalım!

 

41.   Gönül seni öğüp yüceltme çimenlerinde dolaşırken birden bire kalbime bu her beyti ayın güzellikte olan şiir doğdu:

 

42.   Bahar mevsimi senin yoluna bir hayli dökülüp saçıldı; çiçek bahçesine gelip gül gibi yüzünü gös-tersen ne olur?

 

43.   Susam yaprağında çiy danesini gören onu orada eylenip kaldı sanır. Halbuki senin dişini kıskandığından hançere düşmüştür (kendisini hançerin üzerine atıp intihar etmiştir).

 

44.   Perişan gönü gerçi zayıflayarak bir kıl kadar kalmıştır ama, senin kıvrım kıvrım saçının çenberin den geçemez.

 

45.   Peçemler Çin ülkesi, o ben ise göbek miski danesi; gözün Hoten (Türkistan) ahusu, gamzeler de Tatar (Türkistan Türkleri).

 

 

 

46.     Dil-i mecruha şifâ-bahş ruh u la'lindir Gül-be-şekkerle bulur kuvveti tab'-ı bîmâr

 

47.     Değme bir gevheri kirpiğine salındınnaz Göreli la'l-i revân-bahşını çeşm-i hûn-bâr

 

Tac Beyit

 

48.     Koma Bakî kulunu cUr'a-sıfat ayakta Dest-gîr ol ona ey dâver-i âlî-mikdâr

 

Fahriyye

 

49.     Bâg-ı medhinde olur cümleye gâlib tenhâ Bahs için gelse eğer bülbül-i hoş-nagme hezâr

 

50.     Puhtedir gaynlar eş'ân velî puhte piyaz Hâm anberdir eğer hâm ise de bu eş'âr

 

51.     Hâm var ise eğer micmere-i nazmımda Dâmen-i lutfun onu setr eder ey fahr-i kibar

 

Duâ

 

52.     Bahr-i eş'âr yeter urdu sütûr emvâcın Demidür k'ide du'â dürlerini zîb-i kenar

 

53.     Lâlelerle bezene niteki dest ü sahra Nitekim güller ile zeyn ola dest ü destâr

 

54.    Nitekim lâlelere şeb-nem olup üftâde Güllere bülbül-i şeydâ geçine âşık-ı zâr

 

46.   Yaralı gönüle şifa verici olan yanağın ve dudağındır; hasta vücud kuvvetini gülbeşeker yiyerek bulur. (Gülbeşeker, gül yaprağından yapılan reçeldir. Zayıf bünyelilere tavsiye edilirdi.)

 

47.   Kanlar ağlayan göz senin can bağışlayan lal renkli dudağını göreli beri her hangi inci olursa olsun göz ucuyla bakmaz bile.

 

48.   Ey derecesi yüksek olan adaletli vezir! Bakî kulunu tortu gibi yerde bırakma, ona el uzat.

 

49.   Eğer iddia üzere güzel ötüşlü binlerce bülbül boy ölçüşmeye gelse, o senin mehdinin bahçesinde hepsine tek başına galip gelir.

 

50.   Diğer şairlerin şiirleri pişkindir (olgun ve zevk okşayıcıdır). Fakat pişkin soğandır; eğer bu şiirler kasididcki beyitler ham (kusurlu) sayılırsa, ham anberdir (yine de değerlidir.).

 

51.   Eğer şiirinin buhurdanında ham anber varsa bile senin lutfunun eteği onu örtsün, ey büyüklerin kendisiyle iftihar etüği!

 

52.   Satırlar şiir denizinde yeterince dalgalandılar. Şimdi dua incileriyle sahili süslemenin zamanıdır.

 

53.   Ovalar ve yaylalar lâlelerle bezendikçe eller ve sarıklar güller ile süslendikçe,

 

54.   Çiy taneleri lâlelerin düşkünü oldukça inleyen bülbüller güllere deli divane aşık geçindikçe.

 

KLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

 

45

 

55.    Gül gibi hurrem ü handan ola rûy-ı bahtın Sâgar-ı aysın ola lâle-sıfat cevher-dâr   (Bakî)

 

Örnek: 3

 

Aşağıdaki kasidenin tamamı 39 beyit olup sadece ilk 10 beytini buraya alıyoruz. Kaside musammat olduğundan ahengi yukarıdaki diğer şiirlerden daha güçlüdür. / işareti ile mısraların tekrarlanan tefîleleri iki eşit kısma ayrılmaktadır. Bu şekilde her beyitten dört mısra çıkmaktadır.

 

Der Medh-i Sultân Murâd Hân Aleyhi 'r-Rahmetü ve 'l-Gufrân

 

1.       Esdi nesîm-i nevbahâr / açıldı güller subh-dem

 

Açsın bizim de gönlümüz / sâkî meded sun câm-ı Cem

 

2.       Erdi yine ürd-i bihişt / oldı hevâ anber-sirişt Âlem bihişt-ender-bihişt / her güşe bir bâğ-ı İrem

 

3.       Gül devri ayş eyyamıdır / zevk u safa hengâmıdır Âşıkların bayramıdır / bu mevsim-i ferhunde-dem

 

4.       Dönsün yine peymâneler / olsun tehî humhâneler Raks eylesin mestâneler / mutribler ettikçe negam

 

5.       Bu demde kim şâm u seher / meyhane bağa reşk eder Mest olsa dilber sevse ger / ma'zûrdur şeyhu'l-Harem

 

6.       Yâ neylesin bî-çâreler / âlüfteler âvâreler

 

Sâgar sunar meh-pâreler / nüş etmemek olur sitem

 

55.  Bahtının yüzü gül gibi gülüp açılsın, içki kadehin lâle gibi mücevherlerle süslü olsun.|Bazı değişikliklerle, M. Çavuşoğlu, Bakî ve Divanından Örnekler]

 

Örnek: 3 (Sultan Murad Han'ın Övgüsüne Dairdir Allah Ona Merhamet ve Mağfiret Etsin.)

 

1.     Sabah vakti ilkbahar rüzgarı esti ve güller açtı. İçki sunan güzel, meded! Cem'in içki kadehini sun da bizim de gönlümüz açılsın.

 

2.     Yine nisan ayı geldi, bahar mevsimi erişti. Hava anber kokularıyla kokulandı. Alem cennet içinde cennet oldu. Her köşe bir İrem cenneti oluverdi.

 

3.     Gül devri, yaşama, yiyip içme günleri, zevk ve safa zamanıdır. Bu mutluluk mevsimi, aşıkların bayramıdır.

 

4.     Yine şarap kadehleri dönsün, meyhaneler boşalsm. Şarkı okuyanlar şarkı okudukça sarhoşlar kalkıp dans etsinler.

 

5.     Akşam sabah meyhanenin bağı kıskandığı bu zamanda Şeyhülharem (Mekke ve Medine'nin idaresiyle görevli, dini bakımından yüksek dereceli memur) sarhoş olsa, güzel sevse mazurdur.

 

6.     Durum böyle olunca, çaresizler, aşıklar, avareler ne yapsın? Ay parçası gibi güzeller kadeh sunarsa onların sunduklarını içmemek zulüm olur.

 

7.      Yâr ola câm-ı Cem ola / böyle dem-i huırem ola Arif odur bu dem ola / ayş u tarabla mugtenem

 

8.      Zevki o rind eyler taınâm / kim tuta mest ü şâd-kâm Bir elde câm-ı lâle-fâm / bir elde zülf-i ham-be-ham

 

9.      Lutf eyle sâkî nâzı ko / mey sun ki kalmaz böyle bu Dolsun sürâhî vü sebû / boş durmasın peymâne hem

 

10.    Her nev-resîde şâh-ı gül / aldı eline câm-ı mül Lütfet açıl sen dahi gül / ey serv-i kadd-i gonca-fem

 

(Nef'î)

 

7.     Sevgili buluna, Cem'in kadehi ola, mutlul Jk anı yasana; arif işte böyle bir durumda zevk ve safa-yi ganimet bilen kimsedir.

 

8.     Bir elinde lâle renkli kadeh, bir elinde kıvrım kıvrım sevgilinin saçlarını tutarak sarhoş ve pek sevinçli olan rind, zevki tam anlamıyla yaşar.

 

9.     içki sunan saki. lütfet, nazı bırak da şarap sun. Çünkü bu meclis böyle kalmaz. Sürahi ve testi dolsun, kadeh boş kalmasın.

 

10.   Her yeni yetişen gül fidanı(nı andıran), kadehi eline aldı. Ey servi boylu, gonca ağızlı! Lütfet, açıl,sen de gül.


 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile